| Gökkuşağı |
|
|
| Ezgi Öğütcen | ||||
|
“Saçmalık!” diyerek kitabı sertçe masaya bıraktı. “Peri masallarının mutlu sonları içimi daraltıyor. Her masala sonunun mutlu biteceğini bilerek başlıyorsun. Bir süre sonra işler öyle karışıyor ki, ‘Tamam, artık kimsenin mutlu olması mümkün değil, her şey kördüğüm oldu’ deyiveriyorsun. Ama o da ne, kitabın bitmesine en fazla iki sayfa kala tüm dertler sabun köpüğü gibi dağılıveriyor ve kendini hastalıklı bir mutluluğun ortasında buluyorsun. Biraz neşelenmek için eline aldığın kitap sana umutsuzluktan başka bir şey vermiyor” Gris, bir organizasyon şirketinde hostes olarak çalışıyordu. İyi bir üniversitenin halkla ilişkiler bölümünü, ailesiyle olan sorunları yüzünden üçüncü yılında bırakmak zorunda kalmıştı. Şimdi bunu yaptığına o kadar pişmandı ki... Aksi ve huysuz patronunun yerinde şimdi o olabilirdi. Ama bunun için elinde ne diploması, ne de kendi şirketini kuracak kadar parası vardı. Aldığı maaşla geçinebiliyordu, fakat Gris için bu yeterli değildi. Kendi fikirlerini hayata geçirebileceği, özgürce hareket edebileceği, kimsenin emirlerine boyun eğmek zorunda kalmayacağı bir meslek hayal etmişti. Üniversiteyi bıraktığı zaman hedeflerine ulaşmak için atacağı adımlara sadece bir yıl kalmıştı. Şimdi ise hayallerinden 12 yıl kadar uzaktaydı... Geçmişindeki anlık bir kararın sonuçlarına bir ömür katlanıyordu. Gris koltuğundan kalkıp mutfağa yöneldi. Saat altı olmuştu ve hava hala kararmamıştı. Bahara alışması uzun sürecekti. Kendine çay yapmaya karar verdi. Yanına da iş dönüşü aldığı fındıklı kurabiyelerden birazcık koydu, bir tanesinin kenarından ufak bir ısırık aldı. “Mmm... alacağım kiloları düşündürmeyecek kadar lezzetliler.” Paketin içine baktı, üç tane daha koydu tabağına. Salona geçip televizyonu açtı. Herzamanki saçma sapan programlar ve bitmek bilmeyen reklamlar dışında pek bir şey yok gibiydi. Rastgele bir kanal açıp reklamların bitmesini bekledi. Çıkan program ilginç görünüyordu. Aztek tarihi hakkında bir belgeseldi. Kumandayı elinden bırakıp belgeseli izlemeye başladı. İnsanların canlı canlı kurban edildiği ayinler anlatılmaya başlanınca koyu kırmızı çayı midesi almadı. “Bu kadar insan kurban etmişlerse imparatorluğun çöküşüne şaşmamak gerek” diye düşündü. Ağzındaki çay tadı yerini demirimsi bir tada bırakmıştı. Tiksintiyle çayı elinden bıraktı. Yavaş yavaş uykusu da gelmişti ama merakı baskın çıktı ve programın sonuna kadar dayandı. Belgesel bitince yatmaya gitti. “Sabah Lia’yı arayayım, uygunsa yarın akşam görüşürüz” diye düşündü. Bir süre sonra uykuya daldı. Sabah kalktığında hava güneşliydi. Kahvaltıdan sonra parkta yürüyüş yapmaya karar verdi. Şehrin bunaltıcı havasından biraz olsun kurtulmak, yeşilliklerin ortasında huzurlu bir gün geçirmek istiyordu. Birkaç saati parkta yürüyerek geçirdi. İyice yorulunca bir ağacın altına oturup sandvicini yedi, artan ekmeğiyle kuşları besledi. Havalar iyice ısınmaya başlamıştı; çimler yeşermiş, çiçekler açmıştı. Çiçek kokusunu içine iyice çekti. Bu, en sevdiği kokulardan biriydi. Gözlerini kapayıp bir daha kokladı havayı, derin derin. Gözlerini açınca çiçeklerin üzerinde hafif bir parıltı görür gibi oldu, sanki üzerlerine pul serpiştirilmiş gibiydi. Gözlerini kırpıştırınca biraz başı döndü. “Fazla oksijendendir” diye geçirdi içinden. Çiçeklerdeki parıltı da, başının dönmesi de kısa bir süre sonra geçmişti. “Bu kadar temiz hava yeter, eve gidip hazırlanayım, Lia işten erken gelir” dedi. Eve gelmeden önce markete uğrayıp, arkadaşının sevdiği şaraptan bir şişe aldı. Aksam için büyük bir kase salata ve peynir tabağı hazırlamayı düşünüyordu. Gris et yemezdi, Lia da öyle kaprisli bir misafir değildi. Ne de olsa çok sık görüşemeyen iki yakın dostlardı; oturup biraz dertleşmek için çeşit çeşit yemeğe de gerek yoktu. Saatine baktı, daha 4’tü. Banyosunu yaptıktan sonra salatayı hazırlamaya koyuldu. Henüz mutfakta işini bitirmemişti ki kapı çaldı. Lia elinde bir şişe meyve şarabıyla gelmişti. Gris de aldığı şarabı gösterdi. Gülüştüler. İkisi uzun ve keyifli bir akşam geçirdiler. Epeydir böyle keyifle sohbet etmeye fırsat bulamamışlardı. Saat gece yarısına geldiğinde iki şişe şarabı da bitirmişlerdi. Lia ayrıldıktan sonra Gris önce mutfağa, sonra yatak odasına baktı ve “mutfağı yarın toplarım” diye düşünüp yatağına yöneldi. Sabaha karşı uyandı. Onca şaraptan sonra susamıştı. Odasından çıkıp karanlık koridorda ilerledi. Mutfağa geldiğinde masanın üzerinde bir şey parlıyordu. Ayın yansımasına hiç de benzemeyen şeyin ne olduğunu görebilmek icin Gris ışığı açtı. Pirinç bir şamdanda ufak, pembe bir mum vardı. Ne şamdanı ne de mumu daha önce görmüştü. Kendisinin değildi ve nereden geldiğini bilmiyordu. Lia da bırakmıs olamazdı. Elinde böyle bir şeyle gelse hatırlardı. Ayrıca neden buraya garip bir şamdanla gelsindi ki? Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Yo, o kadar fazla şarap içmemişti. Gördüğü şey gerçekti ve ne su bardağıydı, ne de başka bir şey. Yatak odasına gidip gözlüğünü aldı. Şamdanı yakından inceleyince üzerinin minik çiçek işlemeleriyle bezeli olduğunu farketti. Mum ise pembe görünmesine rağmen sanki içinde gökkuşağının tüm renklerini barındırıyormuş gibi hafifçe parlıyordu. Gris, içindeki sese uyarak mumu yaktı. Garip. Kendisi gibi, ışığı da pembeydi mumun. Işığa bakmaya devam etti, büyüleyici bir rengi vardı. Dalıp gitmiş, dağınık bıraktığı mutfağın derli toplu olduğunu bile fark etmemişti. Birden eline damlayan mum ile irkildi. Hayır, eli yanmamıştı. Bu garip mum sıcak değildi. Mumun aydınlattığı daireye dikkatle baktı; mutfağın görüntüsü, yerini yavasça bulanık, pembemsi bir sise bıraktı. Mutfak tamamen sise dönüştükten kısa bir süre sonra sis hafif hafif dağılmaya başladı ve Gris sisin arkasındaki bahçeyi gördü. Artık kendi mutfağında değil, çok büyük bir bahçedeydi. Elindeki şamdan yok olmuştu. Gözünün alabildiğine uzanan, kocaman yemyeşil bir yerdeydi. Yerde yeni biçilmişcesine düzgün bir çim örtüsü, heryeri kaplayan milyonlarca, rengarenk, mis kokulu çiçekler, etrafa serpiştirilmiş ağaçlar… Kendisi dışında bahçedeki her şey kusursuz görünüyordu. Gris gözlerini bile kırpmadan, büyülenmişcesine bahçeyi izlediğini hafif bir vızıltı duyunca fark etti. Birkaç metre ötede kendisine doğru yaklaşan, normal boyutlarının neredeyse beş misli büyüklüğünde bir bal arısı vardı. Gris hafif bir mırıldanma duydu: “Hoşgeldin! Ben de seni bekliyordum.” Etrafta sesin kaynağı olabilecek tek şey havada sağa sola salınan şu kocaman arıydı ve bunun olabileceğini hiç sanmıyordu. “Offff.... Her seferinde aynı tepki ve ben hala yok sayılmaya alışamadım...” Gris arının konuştuğuna emindi. Biraz endişeyle: “Gene rüya görüyorum” dedi kendi kendine. “Bazen onca insan içinden yetişkin birini seçmenin pek de akıllıca olmadığını düşünüyorum. Şu anda karşımda beş yasında bir çocuk olsaydı hiç de garipsenmeden karşılanırdım. Ne yapalım, seçmiş bulundum işte seni...Tekrardan hoşgeldin!”
Gris kaşlarını kaldırıp arıya baktı. Görünüşe göre kocaman şişko bir arıyla konuşması gerekiyordu: “Sen de nesin?” “Ben, elinde yıldızlı bir asa taşıyan, sırma saçlı, pembe giysilere bürünmüş, havada narince süzülen dişi bir insan şeklinde olması gerektiğini düşündüğün periyim. Biliyorum, ‘havada süzülme’ kısmı dışında herkes hayalkırıklığı yaşıyor ama karşında, hayatlarında daha önce peri görmemiş insanların kafasında yarattığı peri simgesini karşılayamadığı için aşağılık kompleksine girmesine az kalmış bir peri var.” “Kafamdaki perinin konuşma tarzına sahip olmadığın bir gerçek. Neden bana neler olduğunu anlatmıyorsun? Az önce evimdeydim, ama şu anda daha once hiç görmedigim bir bahçede tombul ve geveze bir arıyla konuşuyorum” “Peri! Ses benzerliğine de mi dikkat etmedin? Arı-peri. Peri-arı. Bak, ne kadar benziyorlar... Tamam belki de pek benzemiyorlar. Neyse, sana şöyle açıklayayım. Biz periler, yani senin deyiminle ‘tombul arılar’ insanların inancıyla hayatta kalırız. Bir çeşit ‘inançla beslenme” klişesi anlayacağın. Çocukluğundan beri perilere inanan, peri masallarıyla büyüyen, içlerinde o umudu ve sevgiyi taşıyan insanlar bizim icin çok değerlidir. Sen de onlardan biriydin. Ne yazik ki son zamanlarda içindeki o parıltıyı kaybettiğini görüyorum. O yüzden sana bu şansı vermem gerektiğini düşündüm. Peri konseyine bu önerimi sundum ve kabul edildiği anda da buraya gelebilmen için sana, görevini yerine getirdikten sonra elinden birdenbire kaybolan şamdanla mumu gönderdim.” “Peri konseyi mi?” “Bir saniye bir saniye... Anlattığım onca şeyden sonra bana bunu mu soracaksın yani?!” “Pardon... biraz şaşırdım da. Gerçekten hala bunun gerçek olduğuna inanmıyorum.” “Sen bilirsin. Sana olan biteni anlattım. İnanıp inanmamak senin elinde. Gerçi şu anda bambaşka bir boyutta bambaşka bir zamanda etrafında görebildiğin ve konuşabileceğin tek şey ben iken bana inanmayıp da ne yapacaksın onu bilmiyorum” “Yani ben şu anda peri diyarındayım, öyle mi?” “Evet! Senin için çok heyecanlı bir deneyim olmalı. Ben artık alıştığım için o kadar büyüleyici gelmiyor. Sonuçta burada doğup burada büyüdüm. Hayat hikayemi dinlemek istemiyorsan sana dileklerinden bahsetmek istiyorum.” “Masallardaki gibi 3 dilek mi dileyeceğim yani?” “Şu masallarda 3 sayısına neden bu kadar taktılar anlamış değilim. Hayır. 3 tane değil. Belki daha çok, belki daha az. Hmm.. yok yok. 3’ten az değil. Son yasa düzenlemesiyle alt limit 5 dilek oldu.” “Peri konseyi, yasalar, dilek alt limiti... Kulağa hiç de masalsı gelmiyor.” “Ne yazık ki buranın da düzenlemelere ihtiyacı var. Her peri her istediğini kafasına göre yapamıyor” “Peki, öncelikle bir şey sormak istiyorum. Böyle inanılmaz bir şansı tepiyor gibi görünmek istemem ama... Neden ben? Mesela neden yan komşumun küçük kızı değil? O, perilere benden daha çok inanıyor. Ben perilere inanmayı işin doğrusu yıllar önce bıraktım...” “Etrafına bir bak. Ne görüyorsun?” “Kocaman bir bahçe” “Peri diyarı” diye düzeltti peri, Gris’e sorgulayan gözlerle bakmaya devam etti. Gris omzunu bilmiyorum anlamında silkti. Arının ondan ne beklediğini anlamamıştı. “Çiçek çiçek... Bunca çiçeği nasıl görmezden gelip de ‘bahçe’ diye kestirip attın anlamıyorum.” “Görmezden gelir miyim, hepsi o kadar canlı, o kadar güzel ki... inan ne diyeceğimi bilemedim.” Gris kendisini periye karşı biraz mahcup hissetti. “Her neyse, gördüğün ya da görmezden geldiğin her çiçek bir insanı temsil ediyor. Ve bu bahçe senin görebildiğinden çok daha büyük. Durum böyleyken benden her çiçeğin önünde durup düşünüp öyle karar vermemi bekleyemezsin. Tabii bu seçimde senin içinde bulunduğun karamsar ruh halin ve inancını yitirmek üzere olman da rol oynamadı değil.” “Nasıl dilek dileyeceğim peki?” Önemli olan tek bir sey var, o da hiçbir dileğini düşünmeden dileme: İstediğin her şeyin gerçekleşebileceğini düşünerek karar ver. O yüzden, dileğinin sonuçlarını çok iyi düşünüp Athumlarını ona göre kullanmalısın.” “Athum mu?” “Athum dilek çekirdeğidir. Dileklerini ancak onlarla dileyebilirsin. Senin için cebine birazcık koymuştum...” Arı Gris’in sağ cebine doğru yöneldi ve cebin hemen üzerine kondu. Gris elini ürkekce cebine soktu. Cebinin en dibinden birsürü minicik, simsiyah küre çıktı. Gris Athumları güneşe tutup inceledi. Sert ve parlaklardı. Minyatür misketlere benziyorlardı. “Peki bunlarla ne yapmam gerekiyor” “Dileğini kafanda oluştur. En ufak ayrıntısına kadar dikkatle düşün. Ne istediğini gözünde canlandır ve Athumu başının üzerinden arkaya doğru at. Hepsi bu” Gris arıya baktı. Daha yarım saat önce odasında uyuyordu, şimdi ise konuşan bir arının talimatlarıyla dilek dilemek üzereydi. Çok heyecanlanmıştı. Evet, hala rüyada olduğunu düşünmesine rağmen bunu deneyecekti. Emin olmak için ufak bir dilekle başlamak istedi. Gerçekleşmezse peri masallarına dair son hayalleri de kırılacaktı. Ama gerçekleşirse...
Bir an ne dileyeceğini bilemedi. Masallardaki kahramanlar bu durumda hiç düşünmeden bir dilek bulurlardı hep, ama Gris’in aklına hiçbir şey gelmiyordu. Çaresizce arıya döndü: “İyi de, ne dileyeceğimi bilemiyorum” Arı şaşırdı. “İstersen sana dilek kataloğunu getireyim. İster misin?” “Kataloğunuz mu var?” “Ah tabii ki de yok, saçmalama! Dilek kataloğu da neymis. Biliyor musun, şimdiye kadar birbirinin aynı dileklerde bulunan iki insan olmadı henüz. Olacağını da sanmıyorum. Herkesin ne kadar değişik dileklerde bulunduğunu bilsen şaşar, dilek kataloğu gibi saçma bir şakaya da kanmazdın” “Çok alaycısın, ben sadece durumun garipliğinden biraz şaşırdım o kadar...” “Çok mükemmel bir şey olması gerekmiyor, herhangi bir şey dile işte... amaaan ben ne bileyim, dilek senin dileğin” Gris biraz düşündükten sonra kafasında kocaman, yemyeşil, sulu bir elma canlandırdı. Kulağa saçma geliyordu ama denemek için aklına ilk bu gelmişti. “Zararsız bir dilek” diye geçirdi içinden. Zihninde iyice canlandırdıktan sonra elindeki Athumu geriye fırlattı. Gözlerini açtığında yerde aynen zihninde canlandırdığı elmayı, ve elmanın üzerinde oturan arıyı gördü. Arının yüzünde garip bir ifade vardı. “Fazla tokgözlü bir dilek... Acıktıysan söyleyebilirdin. Burada karnını doyurabileceğin birçok şey var.” Gris yanaklarının pembeleştiğini hissetti, utanarak cevap verdi: “Sadece gerçek olup olmadığını denemek istemiştim, seni kırdıysam özür dilerim” Arı daha fazla dayanamayıp gülmeye başladı: “Ehehehehee.... Kırılmadım merak etme. Sadece eheh... çok komik geldi... ehehehehee” Arı elmanın üzerinde sağa sola uçuyor, bir yandan da kahkahalarını bastırmaya çalışıyordu. “Ehm..güldüğüm için kusura bakma... pfffhhh..... yeşil bir elma! ehehhehe” “Tamam kabul ediyorum böyle bir vaad sonrasında elma dilemek komikti ama her gün dilek dilemiyorum ya, alışkın değilim” “Eh, madem diledin tadına bak bari” Gris elmayı eline aldı, lezzetli görünüyordu. Arıya bakıp kocaman bir ısırık aldı, çiğnemeye başladı. Tadı mükemmeldi. Şimdiye kadar yediği en güzel elmaydı bu! Ne de olsa kendi “dilediği” bir elmaydı.
“Hayatımdaki en heyecan verici deneyimdi bu. Çok teşekkür ederim!” Arı gülümsedi: “Haydi, şimdi gene dene. Bu sefer de çikolatalı kek isteme lüften” “Hmm... kulağa hoş geliyor aslında” “Eh.... sen bilirsin, sonra bana Athumlarım bitti diye dert yanma” Gris cebindeki Athumlara baktı. Onlarca, belki yüzlerce vardı. Arı güldü: “Sadece şaka yapmıştım, meraklanma, daha çoook elmalar, pastalar, börekler dileyebilirsin. Ehehehe” Gris gene kızardı: “Benimle dalga geçmeyi kesersen dileğimi dilemek istiyorum.” Gris Athumları cebine geri koydu, sadece bir tanesini avucunda sakladı. Bu sefer daha büyük bir şey deneyecekti. 6 yaşından beri gözlük takıyordu. Lensler ilk çıktığı zaman çok heveslenmiş, ama gözleri çok hassas olduğu için kullanamamıştı. “Neden olmasın?” diye düşündü. Gözlerini kapadı ve gözlerini açtığında artık gözlüklerine ihtiyacı olmadığını hayal etti. Ne birbirine giren harfler, ne bulanık görüntüler, ne çektiği baş ağrıları... hepsinin geride kaldığını hayal etti. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmeye o kadar sabırsızlanıyordu ki, az kalsın Athumunu atmayı unutuyordu. Son bir kez zihninde gözlüksüz halini canlandırdı ve Athumu geriye doğru bıraktı. Yavasca gözlerini açtığında etraf bulanıktı. Önce şaşırdı, sonra gözlüklerinin hala yerinde olduğunu farkedip sevinç çığlıkları atmaya başladı. Hayatında ilk defa etrafı bulanık gördüğüne bu kadar seviniyordu! Gözlüklerini çıkartıp gözlerini kırpıştırdı. Her şey o kadar netti ki, sanki yıllardır ağaç diye gördüğü şeyler aslında bambaşka şeylermiş gibi geldi bir an. Arının yüzündeki kocaman gülümseme, bahçenin pırıltısı... hepsi çok güzeldi. Gris gözlüklerini hırkasının cebine koydu. Artık onlara ihtiyacı kalmamıştı. Arıya baktı, az önce üzerine konmuş olduğu çiçeğin üzerinde göremedi, tam seslenecekti ki, arı burnunun dibinde bitiverdi: “Heeey gözlerin yeşilmiş senin” “Evet, gözlüklerimi taktığım zaman belli olmuyordu pek” “Bazen sizleri kıskanıyorum. Dileyecek ne güzel şeyleriniz var. Hayatınızda bir şeylerin eksik olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunun farkında bile değilsiniz. Düşünsene istediğin her şeye sahip olduğunu; şimdi sahip olduğun şeylerden birer tane daha diliyor olurdun. Ne sıkıcı...” “Sanırım insanlar için ‘istediği her şeye sahip olmak’ diye bir şey yok. Hep daha fazlasını istiyoruz çünkü. Ben öyle olmadığımı düşünüyorum, ama eminim çok zengin olsam şu anki eksiklerimden çok daha fazla eksiğim, çok daha fazla sahip olmak istediğim şey olurdu. İnkar etmemek gerek, insanların hepsi açgözlü.” “Haklısın, bazen anlam veremiyorum insanların beklentilerine. Bir peri olarak, diğer insanların dileklerini sana söylemem yasak, ama inanılmaz dileklerle karşılaştım. Bazı insanlara dileklerin de bir sınırı olduğunu anlatmak çok zor.” “Dileklerin sınırları mı var yani?” “Evet, tabii ki de var. ‘Dile benden ne dilersen’ derken aslında hiçbir peri onu kastetmiyor. Sanırım buna bir düzenleme getirilmeli, hmmm.. bir sonraki toplantıda bunu tekrar gündeme getirmeliyim. Neyse, ne diyordum, sınırlar. Sana tek tek kuralları okumamı inan ki istemezsin, biz eğitimimizin büyük bir kısmını bu kuralları okuyarak geçiriyoruz.” Arı fısıldayarak ekledi: “Ve emin ol, hiç de eğlenceli bir şey değil.” “Desene hukuk fakültesi gibi bir şey bu peri eğitimi hahahaha” “Bu sadece bir kısmı. Aman boşversene peri eğitim sistemini sen. Sanki sizin peri meslek okulunuz var da kayıt yaptırmak için önbilgi alıyorsun. Sana kurallardan bahsediyordum ama bir türlü dinlemiyorsun” “Off amma da aksisin. Konuyu değiştiren sendin, ben değil, Periler genelde iyi yürekli ve sevecen olurlar.” “İyi iyi, ben huysuz bir bal arısıyım aslında. Seni kandırdım. Şimdiye kadar gördüklerinin hepsi göz yanılsamasıydı zaten. Şimdi izninle bal yapmak için şu ilerideki çiçeklere gidiyorum” Arı bunu dedikten sonra birkaç saniye Gris’in tepki vermesini bekledi. Gris arıya bakmaya devam etti; arı da arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Gris güldü: “Cidden kaprisli bir periye çattım galiba” dedi ve arkasından bağırdı: “Tamaam! Geri dön, özür dilerim! Sen çok iyi bir perisin” Arı yavaşladı. Bir süre sonra durdu. Arkası hala Gris’e dönüktü. Gris ekledi: “Çok da sevimlisin. Ben arıları çok severim. İyi ki karşıma pembe elbiseli, yıldızlı değnekli bir kadın çıkmadı ‘ben periyim’ diye” Arı yavaşça arkasını döndü. Yüzünde şüpheci bir ifade vardı. Tek kelime etmedi. Gris derin bir iç çekti: “Tamam, seni incittiysem özür dilerim. Ben sadece şaka yapıyordum” “Şaka mı? Yani hala pembe elbiseli periyi mi tercih ediyorsun?” “Ahaha hayır, onlar gerçekti, ondan önce söylediklerim şakaydı.” “Ben çok iyi bir periyim?” “Hayır!” “Ehehheheehe. Tamam tamam kızma, seni kızdırmak çok eğlenceli, biraz eğleniriz demiştim” “Bir dilek daha dileyebilir miyim? Aklıma bir şey geldi.” “Tabii ki.” Gris bu sefer kendisi için değil, ailesi için bir şey isteyecekti. Bir süre ailesiyle problemler yaşamıştı, evden ayrılıp uzun bir süre onlarla görüşmemişti. Şimdi bu davranışından çok pişmandı, geriye dönse bir daha asla yapmazdı. Çocukça davranmıştı. Şimdi aradan uzun yıllar geçmiş, eskiler unutulmuştu ama Gris hala içinde bir utanç duyuyordu ailesine karşı. Onlar hiçbir zaman Gris’in iyiliği dışında bir şey istememişlerdi. Belki Gris’in beklediği şekilde ona destek olamamişlardı ama gene de hep onun yanındalardı. Gris’in gözleri doldu. Onlar için güzel bir şey isteyecekti. Gris’in ailesi çiçekcilik yapıyordu. Büyük çiçekcilerden aldıkları çiçekleri, kiraladıkları küçük dükkanda satarak geçimlerini sağlıyorlardı. İkisi de her zaman kocaman bahçeli bir ev istemişlerdi. Bahçelerinde kendi yetiştirdikleri çiçekleri satmanın hayalini kurmuşlardı. Tabii bu hayallerini çiçekcilikten kazandıkları az miktar parayla gerçekleştirmeleri neredeyse imkansızdı. Gris’in de onlara yardım edecek maddi gücü yoktu. Tam karar vermişken duraksadı: “Kurallar!” Başkaları için dilek dileyip dileyemeyeceğini bilmiyordu. Arıya sordu: “Kuralları söylemeyi unuttun” Arı gözlerini kocaman açtı: “Çok mu garip bir şey dileyeceksin de benden onay bekliyorsun?” “Hayır, sadece ailem için bir şey isteyecektim, ama başkaları için de bir şey dileyip dileyemeyeceğimi bilmiyorum” “Ah, tabii ki ailen için bir şeyler dileyebilirsin. Dileklerin başka birine zarar vermedikçe, doğaya karşı koymadıkça yerine getirilebilir. Mesela ‘patronumun kafasına saksı düşsün, şu dere akmasın da üzerinden yol geçsin, yeryüzündeki tüm böcekler ölsün, Elvis hayata geri dönsün, bir daha yağmur yağmasın’ gibi şeyler dileyemezsin.” “Ahahaha her perinin seninki gibi geniş bir hayal gücü var mı merak ediyorum” “Ömrünü dilek gerçekleştirmeye adarsan senin de hayal gücün benimki gibi geniş olur” “Tamam, şimdi izninle dileğimi dilemek istiyorum” “Mesajını aldım, susuyorum” Arı gene bir çiçeğin üzerine kondu, Gris’in dileğini bekledi. Gris gözlerini kapadı. Bu seferki büyük bir dilekti ve dileyeceği evi her ayrıntısına kadar düşünmek istedi. Odalar, mutfak, yerdeki döşemeler, eşyalar, bahçe çitleri, bahçedeki çiçeklere kadar her şeyi ince ince düşündü. Athumu geriye attıktan sonra gözlerini açtı. Hiçbir değişiklik sezmedi. Tabii ki bu dileğinin gerçekleşip gerçekleşmediğini anlaması şu anda imkansızdı. Tam o sırada peri Gris’in içini okumuşcasına: “Merak etme, ben her dileğin gerçekleşip gerçekleşmediğini görebiliyorum. Şu çiçeklerin üzerindeki gökkuşağını görüyor musun?” dedi. Gris çiçeklerin üzerine doğru baktı, bir şey göremedi. “Ben bir şey görmüyorum” “Hmm... Ben görüyorum ama. Demek ki sadece periler görebiliyor bu gökkuşağını. Onu gördüğümüz zaman dilenen dileğin gerçekleştiğini anlıyoruz. Bu arada, tebrik ederim, şimdiye kadar dünyaya perilere inanacak olan 3 insan getirdin.” “Nasıl yani?” “Athumları kullanmanın bir amacı var. Bu bahçeye atılan her Athum’dan bir çiçek, yani sizin dünyanızda bizlere inanan bir insan doğar. Sana dileklerle beslendiğimizi söylemiştim” “İnsanların inancıyla beslendiğini söyledin” “Aman her neyse, ikisi de aynı şey zaten, niye ayrıntılara takılıyorsun anlamıyorum. Burada kelime oyunlarını ben yaparım” Peri gene huysuz bir arıya dönmüştü. Gris üzerine gitmektense gülümsemeyi tercih etti. Demek dileklerinin yanısıra bir de dünyaya 3 insan getirmişti! ”Bu çok güzel bir şey. Sizin adınıza da, doğacak olan insanlar adına da çok sevindim.” “Sevindiğine sevindim. Tüm periler adına sana teşekkür ederim.” Peri, Gris’in omzuna kondu. Gris bir sonraki dileğine de karar vermişti: Kendi işini kurmak istiyordu. Bu dileğini gözünün önünde uzun uzun canlandırmasına gerek yoktu, çünkü zaten sık sık düşünüp hayalini kurduğu bir şeydi bu. Bu sefer kendinden emin, ne dileyeceğini tamamen bilerek dileğini diledi. Gözleri gene gökkuşağını aradı ama bu sefer de göremedi. Arı omzunun üzerinden seslendi: “Geri döndüğünde bambaşka bir hayata başlayacaksın. Senin için sabırsızlanıyorum.” “Bambaşka bir hayata seninle tanıştıktan sonra başladım bile. Şu dilekler olmasa bile benim için çok güzel bir şey burada bulunmak. Bir periyle tanıştım, dahası var mı!” “Çok naziksin. Benim için de cok keyifliydi emin ol.” Gris bir an endişelendi: “Peki sonra ne olacak, dünyama ne zaman döneceğim, döndükten sonra buraya tekrar gelebilecek miyim, seni ziyaret edebilir miyim, ya da sen benim yanıma gelemez misin?” “Ah, merak etme, birgün tekrar karşılaşırız. Şimdi bunları kafana takman yersiz, boşuna endişeleniyorsun.” “Dünyaya döndüğümde seni çok özleyeceğimi bilmeni isterim. Umarım dediğin gibi tekrar görüşebiliriz. Bir arı... pardon, bir periyle dertleşmek bambaşka bir şeymiş doğrusu.” “Beni görmek istediğinde kendi dünyandaki arılara seslen, onlar bana selamını iletirler. Ne de olsa aynı vücuttayiz, bir iyilik yapıversinler!” “Ahaha, onlara da böyle kapris yaparsan sana selamımı yollarlar mı pek emin değilim” “Hah! Sen peri kaprisi görmemişsin. Ben içlerinde en uyumlusu, en yumuşakbaşlısıyım bir kere!” “Hi-hi... eminim. Ahahaha” “Gül sen gül...” Gris’in aklına çok güzel bir fikir geldi. Bu sefer sanırım dileklerinin en büyüğünü dileyecekti. Yaşamının peri masalları gibi mutlu geçmesini, hayatının sonuna kadar perilere inanarak yaşamayı dileyecekti. Gözlerini kapadı. Hayatına dair, yılların alıp götüremediği her ayrıntıyı gözünün önünden geçirmeye çalıştı. Anılarını, şimdiki hayatını, geleceğinin nasıl olmasını istediğini, hepsini bir bir, yavaş yavaş düşündü. Şimdiye kadar inandığı peri masallarını düşündü. Arıyı düşündü. Onu hayatı boyunca unutmayacağını, yüzünde hep mutlu bir gülümsemeyle hatırlayacağını düşündü... Dileğini diledi. Avucundaki Athumu hafifçe okşayıp başının üzerinden tüm gücüyle geriye doğru fırlattı. Biraz bekledi, yavaş yavaş gözlerini açtı... Etraf griydi. İçinde bulunduğu bahçenin üzerini gri bir sis kaplamış, çıkan rüzgarla birlikte çiçekler boynunu bükmüş, bazıları ise soluvermişti. Arı etrafta görünmüyordu. Gris arıya seslenmek istedi ama sesi çıkmadı. Rüzgar çok kuvvetliydi. Gris üşüdüğünü hissetti. Bahçe artık gözüne ıslak bir tabloymuş gibi görünüyordu. Rüzgarla birlikte tablonun boyaları akmaya, resim iyice karışmaya başladı. Etraf bulanıklaşıyordu. Sanki her şey rüzgarla birlikte siliniyordu. Az önce uçsuz bucaksızmış gibi görünen bahçe şimdi büyük bir hızla küçülüp yok oluyordu. Bir süre sonra bahçe tamamen kayboldu ve Gris kendini kocaman kasvetli bir boşluğun ortasında buluverdi. Hiçbir şey göremiyordu. Boşluktaki tek varlık kendisiydi. Gris vücudunun git gide hafiflediğini hissetti. Bedeni sanki bir sis gibi yok oluyordu. Ne kımıldayabiliyor, ne konuşabiliyor ne de herhangi bir şey düşünebiliyordu. Çok korkmuştu. Gris sıçrayarak yatağından kalktı. Ter içinde kalmıştı. Bahçe, arı, dilekleri... zihninde o kadar nettiler ki, rüya olmadığına inanmak istiyordu. Etrafına bakındı, odasındaydı. Hava aydınlanmıştı. Saate baktı. 10.30. İşe geç kalmıştı ve canı hiç de gitmek istemiyordu. Kendisini o kadar kötü hissediyordu ki, ayağa zar zor kalkabildi. Başı ağrıyordu. “Sanırım üşüttüm” dedi. Açık pencereye baktı, dışarıda rüzgar vardı. Anlık bir dürtüyle elini cebine daldırdı; cebinde kurumuş toprak topakları vardı. Gris büyük bir öfkeyle avcundakileri camdan dışarı fırlattı. Az önceki rüyadan uyanarak yaşadığı hayalkırıklığından sonra daha fazla saçmalığa tahammül edemeyecekti. Camı kapadı ve ofisi arayıp bugün gelemeyeceğini söylemek için telefonu eline aldı. Hızla numarayı çevirdi. Telefondan hiç ses gelmiyordu. Numarayı tekrar çevirirken elleri titriyordu. Kısa bir sessizlikten sonra karşıdan “aradığınız numara kullanılmamaktadır” ses kaydı duyuldu. “Nasıl olur, yıllardır ezbere bildiğim numarayı unutmuş olamam” dedi, telefon rehberine uzandı. Numarayı buldu, dikkatlice tekrar çevirdi. Aynı ses. Telefonu elinden bıraktı. Gözleri kapanıyordu. 5 dakika ayağa kalkmak bile aşırı yormuştu Gris’i. “Gerekirse ofisten ararlar beni, hiçbir şey düşünecek durumda değilim” diye mırıldanıp mutfağa girdi, ilaç dolabından birer tane ağrı kesiciyle ateş düşürücü alıp yatağına geri döndü. Kalktığında kendini biraz dinlenmiş buldu. Hava kararmak üzereydi, dışarıdan çiseleyen yağmurun sesi geliyordu. Karnı acıkmıştı. Hiç yemek yapacak hali yoktu. Su ısıtıcısında ısıttığı suyu ve hazır çorba paketini büyük bir kaseye boşalttı, mutfak masasına geçip sessizce çorbasını içti. Normalde hasta olduğunda yanında kendisine bakacak birisini isterdi ama morali gördüğü o rüyadan sonra o kadar bozuktu ki, kimseyi yanında istemiyordu. Biraz yalnız kalmak en iyisiydi. Çorbasını içtikten sonra tekrar ilaçlarını alıp oturma odasına geçti, televizyonu açtı. Kanalların birinde siyah beyaz bir film buldu, battaniyesine sarılıp onu izlemeye başladı. Dışarıdaki yağmur şiddetlenmişti. Çok geçmeden ilaçların da etkisiyle gözleri kapanmaya başladı. Gece hafif bir ürpermeyle uyandı. Battaniyesi üzerinden sıyrılmıştı, cam aralığından içeri rüzgar giriyordu. Gris pencereleri ve perdeleri iyice kapadı. Dışarıda korkunç bir fırtına vardı. Yağmur daha da fazlalaşmış, rüzgar daha da kuvvetli esmeye başlamıştı. Battaniyesini yerden alıp yatak odasına gitti. Pencereleri tekrar kontrol edip fazladan battaniyeyi de üzerine örtüp yatağına yattı. Sabah olduğunda Gris kendini gayet iyi hissediyordu. Çok garipti; dün olanlar hiç olmamışcasına iyi ve sağlıklıydı şu anda. Gözü pencereye takıldı, kapalı perdelere rağmen içeri güneş giriyordu. “Sanırım yağmur dindi, hava güzel görünüyor” diye mırıldandı. Ayağa kalkıp pencereye yöneldi ve perdeyi araladı. Dün geceki fırtınadan eser kalmamıştı. Güneş ışıldıyor, bahçesindeki çimler yemyeşil parlıyordu. Sıcacık bir bahar havası vardı. Gris yüzünde ufak bir tebessümle camı açtı, taptaze bahar havasını içine çekti. Odanın içini çiçek kokusu doldurmuştu. Gris bahçesine baktı. Camın hemen dibinde gökkuşağı renginde birsürü çiçek açmıştı! Gris hayretle çiçeklere baktı. Bu sene bahçesine henüz çiçek ekmemişti... Birden zihninde bir şeyler canlandı ve elini cebine götürdü. Parmak uçlarının gözlüğünün camına değdiğini hissetti ve gözlerini kapayıp gülümsedi. Arının da ona gülümsediğini hissedebiliyordu.
Görüntüleme sayısı: 959 | Yazdır | E-Posta
1. 10-05-2008 13:07 bi daha yaz bu öykü-masalı okumak nasıl keyifliydi, nasıl mutlu oldum anlatamam. elini sıkıp, yanaklarından öpüp, çok çok teşekkür ediyorum. Misafir 2. 11-05-2008 00:10 Arı peri Çok güzel bir öykü olmuş. Özellikle Arı Peri'yi ya da Peri Arı'yı çok sevdim. Emeğinize sağlık. Misafir 3. 11-05-2008 03:36 Anneler Gunu... Minik annem anneler gunun kutlu olsun, seni cok seviyorum! Misafir 4. 11-05-2008 22:20 Güzel yürekler Cebimdeki athumlardan birini annesine anneler günü hediyesi olarak bir öykü yazan güzel yüreğin her zaman mutlu olmasını dilemek için kullanacağım. Diğerini de bunu hakeden anne için. İkinizi de çok seviyorum sevgili ailem. Misafir 5. 11-05-2008 22:24 işte bu işte okumak istediğim yazılar bunlar benim. Böyle güzel, umutlu, büyülü masallar... Çok özendim, ben de o şişko arıyı görebilir miyim birgün? Gerçeklerden sakınıp kendimi, masallara yeterince inanmayı becerirsem; olabilir mi acaba? Misafir 6. 15-05-2008 23:57 ben de arı peri görmek istiyorum Çok güzel bir öyküydü.İnsanda yaşama sevinci uyandırıyor. Şimdi arı-periyi görmek umuduyla yatıyorum.Ellerine sağlık... Misafir 7. 27-11-2008 19:37 ben de arı peri görmek istiyorum hıkayelerde olmasa yaşam ne kadar sıkıcı olurdu olsun birazcıkta olsa umut bağlıyor bu kahrolası yaşama .güzel olan her şey seninle olsun sen buna layıksn Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



“...Ve
sonsuza dek mutlu yaşadılar”
