| Ayna ve Görüntü |
|
|
| Cindi Onur | ||||
|
„Ayna özü itibariyle objektiftir, görüntüsünün şekli şemali umurunda değil. Makam sahibi mi, etkileyici düzeyde gelişkin bir düşünsel yapıya mı sahip, onu hiç bağlamıyor. Zengin, fakir ya da ahmak olduğu keza öyle... Tek cümleyle ifade edilecekse; ayna, katı ve sonuna kadar görevine sadık bir yargıç olarak adlandırılmalı“ Böyle diyordu. En iyi arkadaşı, acımasız eleştirmeni, zor günlerinde güç veren can dostu... Bunların hepsi, zaman zaman saatlerce beraber olduğu aynasıydı. Sık sık karşısına geçer, anlatır, dertleşir, daha çok da hesaplaşırdı onunla. Bu tutumu, kendi kendine yarattığı sorunlara ve mutsuzluğuna rağmen ayakta durmasına yardımcı oluyor, yıkılmamasını sağlıyordu. Bu gün özel önem taşıyan bir günüydü, dolayısıyla aynasına içini dökecek, anlatacaktı. Gurur duyduğu özelliklerinin yanısıra kızdığı yanlarını da... Yani iyi kötü aklına gelen ne varsa onu. Dert ortağı sırdaşına kendinden anlatmanın zamanıydı artık, onun tarafından tasdik edilmek istiyordu. „Ayna, sana söylüyorum. Duyan duysun, isteyen anlamaya çalışsın. Hem günahım hem sevabımla!... Hayatımda önemli güçlüklerle karşılaştım, ama pes etmek aklımdan geçmedi. Sürekli arayış içinde olmak, bildim bileli adetim oldu. Çoğunlukla ne olduğunu tam bilmezsem de arayıp durdum. Arayışımı iki noktada yoğunlaştırdım. Birincisi; zaman zaman bulmak zorunda olduğum bende kaybolan kendimi. İkincisi de akla müracaat etsem de duygularımın ağırlıklı rol oynadığı, isim vermekte zorlandığım bir şeyleri... Sonuçta hep arayış içinde oldum ya, bu; karamsar durumda bile beni mücadeleye bir yönüyle zorladı. Kendimi güçlü hissetmemi sağladı. Dahası bu güç beni aydınlığa çıkardı. Hep yeniden başlamanın motoru oldu” Kendisiyle ilgili olunca, örnek sayılabilir açıklamalarda bile huzursuzdu. Bir şeyleri sakladığı belliydi. Kendini müdafaa etme ihtiyacını hissediyordu. Bu tutumu hayatında belirleyici rol alan özellikleriyle çelişiyordu. Çaresiz ve güçsüzdü. Yaşamını, ne olduğunu, daha çok ne olabileceğini aklından geçirirken karma karışık olan ruh haliyle sarsıntılar geçiriyordu. Öyleki bazen dokunsan yıkılacak kadar zayıf, bazen bütün dünyanın yükünü sırtında taşıyormuşçasına yorgundu. Konuşması sırasında tavrından oldukça emin görünümü aldatmacaydı. Dikkat edildiğinde huzursuzluğu bir an için bile gözden kaçmıyordu. Bir dünyasını yitirmiş, yenisiyle barışık olmaya çalışıyordu. Detaylı anlattığı kişide kendini arıyor, ama bulamıyordu. Kendini müdafaa ihtiyacını duyuyordu. Ama nasıl!... Güzel olmayanı ne görmek ne de kabul etmek isteyen optimist, yenilgiye tahammülü olmayan idealist şaşkındı. Güzeli ömrünce hayal edip durdu. Mutluluğu, onun delidolu yaşamında kendi kendine ettiği yalanlar üzerine kuruluydu. Bu konudaki gerçekliği zifiri karanlıklarda saklıydı. Ancak kimsenin görmediği, gördüğünde müdahaleci olamadığı ortamlarda ortaya çıkardı. Her ne pahasına olursa olsun, başkasına karşı mükemmel kişi olmada diretirken kendine karşı olan tutumu hep hovarda ve hep yıpratıcı olarak kaldı. Bu konumu bir türlü değişmedi. Bir anlamıyla iyiyi bulma, güzeli yakalama adına kendini aldatma hastalığı benliğinin bir parçası gibi yaşamında sürüp gidiyordu. An olur, dünyayı yıkıp yeniden yaratacak, yeryüzünde nefes alan tüm mahlukatları elem ve kederden kurtaracak kadar güçlü olduğunu düşünse de hiç de öyle iddia ettiği gibi değildi. Gerçekte hayalciliğinden kaynaklanan çaresizliğe mahkum kendinin yalancısı olmaktan ileri gidemedi. Hataları söz konusu olduğunda, hem yargıcı hem de hakimi kendinden başkası olmadı. Kendini yargılama ve mahkum etme yetkisini kendisi üstlenirdi. Bu görevi başkasına vermek zoruna giderdi. Ömrünce, “Beni anlamak kadar basit bir şey yoktur” derken bile anlaşılmayan biri olarak kaldı. Bazen etkilendiği olaylar içine sürüklendiğinde akıl almaz çabalar harcadı. İşin kötüsü, çabaları yaşamaya değil de çile çekmeye yaradı. Mutlu anları da yok değildi, fakat bunlar hayal gücünün ürünü olmaktan ileri gitmedi. Pes etmemek adına gerçekleşmesi zor olanı, yada mümkün olmayanı hayalinde inatla yaşattı. Hayal kurmakta üstüne yoktu. Bu tutumundan dolayı hep aşırı uçlarda oldu. Hayalciliğinden doğan umutları onu mutlu eder, aradığını bulduğuna inandığı için neşesinden uçacak gibi olurdu. Deyim yerindeyse, zevkinden dört köşeydi. Abartmak, başarılı olduğu alanlardan biri olduğundan, bazen kendini mükemmel biçimde yarattığını düşünmekten geri kalmazdı. Yaşamını bir anlamda kurtardığı inancına kapılır, kendiyle gurur duyardı. Hayali de olsa bu tür duygulara sahip olmak hoştu tabi, fakat sonuçta hayaldi ve fazla uzun sürmüyordu. Kısa süre sonra kafa üstü yere düşer, bayılır, kendinden geçerdi. Ayıldığında, aklı başına gelir, bu sefer de yepyeni bir dünyada, her şeye yeniden başlama zorunluluğunu üzülerek, ama hırslanarak fark ederdi. Acılar içinde kıvransa bile ne uslanır, ne de hayal kurmaktan vazgeçerdi. Dik kafalılığı hep sürüp gitti. Yanılgısı provokatörceydi. Bir anlamda kendini yanılmaya zorlardı. Sonuçta başarıda ısrarlı olduğu halde başarısızlık tapulu malıydı sanki. Bu onun saf hayallerinden mi, yoksa başka nedenleri mi vardı, pek bilinmez. Bir sırrı olarak kalmakta devam etti. Tüm olumsuz yanlar bir yana, yaşadığı sürece arayışçı özelliğine sadık kalacağı kesin gibiydi. Ve işte bu sevindiriyordu onu. Zira, böylesi bir tutum eninde sonunda kişiyi doğruya ulaştırır, başarıyı kalıcı ve emin kılardı. Bunu iyi biliyordu. Ama sonrasında durum ne olacak, o ne olacaktı, bilmiyordu. Kendini tanımaya çalışıyordu. „Herkes kendini tanır ve bilirse hayat denilen karmaşık olay basit ve kaliteli olur” diyordu. Böyle işte, anlaşılmaz bir alemin kahramanı gibi bir şey!... Bu gün sadık dostu bildiği aynaya kendini anlaması için çok yük yükledi. Başlı başına bir kitap konusunu bazen bir satıra sığdırarak anlattı. Anlatırken hep birilerinin sözünü keseceği ve onu anlatmaktan menedeceği korkusunu yaşamıştı. Ama sonuçta memnundu, planı gereği kısmen de olsa içini dökmesini başardığını düşünüyordu. Şimdi de onu özellikle son zamanlarında çok meşgul eden can alıcı bir konudaydı sıra. Hiristiyanlarda “Günah çıkarma” diye bir olay var. Kişi pişmanlık duyduğu bir olayını kilise mensubuna olduğu gibi, bütün gerçekliği ile anlatır ve böylece huzur bulur. O da bunun benzeri bir yaklaşımla aynaya yöneldi. Her aklına geldiğinde onu rahatsız, huzursuz eden olayını anlatacaktı. ................................................! Bir an sustu. Etrafına bakındı. Yanında birilerinin olup olmadığını kontrol eder gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordu. Sesi kısıldı. Gözleri uzak yerlere takılmış halde hareketsizdi. Takıldığı nokta aşılması güç gerektiren bir sınırdı sanki. Hareket etme gereği duydu. Oturduğu yerden ayağa kalktı. Üstünü başını silkelerken üzerinden atmak zorunda olduğu bir şeylerin varlığını hisseder gibiydi. Alnında hafif ter kabarcıkları belirdi. Utandı... Mahcup bir eda ile anlatmaya karar verdi. „Sahibi olmaktan menedildiğim malımı mülkümü, benimdir diyerek savunamadım. Erkeklikten, yiğitlikten, mertlikten, onurdan anlatırken, tüm bunların gerçek anlamını kavrama becerisini gösteremedim. Hiçbir zaman sahibi olamadığım halde ‚Onurlu yaşam’ havalarını attım. Oysa tam da bu değerlere sahip olmak gerekirken, ben korkmuştum. Korkum hayatımı yitirmektendi. Gerçekte ‚Onur’ dan başka her şey olan rezil bir yaşama ‚Hayat’ demiştim. ‚Onurlu yaşam’ demiştim. Rezil bir yaşam ‚Hayat’ olarak adlandırılamazdı. Yaşam rezilken ‚Onur’dan bahsetmek tuhaf değil miydi! Yüzyıllardan beri köleyken, en önemli değerlerim benim olmaktan çıkarılmışken, nerede benim onurlu hayatım? Onur ne ile ölçülür diye sormazlar mı adama! Onurum ayaklar altında zorla tutuldu, hala da tutuluyor. Zorla alınanı istemenin, yada yeniden sahip olmak için sessiz hayal kurmanın, veya dilenmenin bir çare olmadığı aşikar değil miydi? Onlar ki yalanla, dolanla, kalleşlikle, her neyse, el koymuşlar. Gerçek sahipleri olmadıkları halde kaybetmemek için ölümüne savunuyorlar. Ya ben? Ben gerçek sahibi olarak sahip çıkamadım. Onur sayılabilecek her şeyime el konulmuşken çok basit çıkarlarımı korumakla meşgul oldum. Basit ucuz duygulara beni ben edecek değerleri feda ettim. Direnmek varken korkaklar gibi kaçtım.“ Hayatında bildiği en kırıcı sözcükleri kendine layık görmüş, aynaçı aracılığıyla haykırmıştı. Güzel dostu ayna aracılığıyla kendine ettiği önemli tavsiyeler sık sık olurdu. Bu şekildeki tavır ve tutumuyla kendi kendisinin eğiticisiydi. Ama yeri geldiğinde, çok katı davranıp, kendini yerden yere vurmaktan da kaçınmazdı. Bu gün misali… Yine de çok olumsuz olan duygularına, içine düştüğü umutsuzluğa rağmen yaşamdaki rolünün ne olması gerektiğini iyi biliyordu. Ve ilk fırsatta bu rolüne sadık kalarak yaşamını düzenlemekte kararlıydı. Parolası, ölüme inat yok sayılmaya isyan olmalıydı. „Ben ancak böyle yapmakla kendime layık gördüğüm güveni sağlar ve yaşamımı sürdürebilirim. Onurluca.. Ölüme izin yok. Ölüm diye adlandırılan her olayda yeniden doğmak gerek. Ben öyle yapacağım“ diyordu. Ve yeniden sustu. Rahatladığını hissetti. Ama korkak bir kaçak olduğunu kabullenmek ve bunu hazmetmek her şeye rağmen zoruna gidiyordu. Sonunda kendisiyle ilgili yargı ve karar noktasına geldi. Aynaya daha bir dikkatle baktı. Hayatında yeni sayfa açmanın zamanıydı. „Seni gelecek adına affediyorum” dedi
Görüntüleme sayısı: 366 | Yazdır | E-Posta
1. 30-05-2008 11:56 çok cesurca nedenini tam olarak bilmiyorum ama ben bu öyküden pek etkilendim. Belki de, insanın kendisiyle böylesine açık bir şekilde yüzleşmesinin en büyük cesaret olduğunu hissettirdiği içindir. Teşekkürler Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



