| Hastane Koridorlarında Tanrı Dolaşmaz |
|
|
| Derya Cebecioğlu | ||||
|
Sanırım üç dört yaşlarındaymışım, annem hep anlatırdı. Arabamızla Akdeniz'e doğru bir yolculuğa çıkmışız. Yol kenarında küçük bir kaplumbağa görüp alalım diye ağlamaya başlamışım. Nasıl yaptılarsa "aldık, bagaja koyduk" diye kandırmışlar beni. Bir lokantada akşam yemeğimizi yerken, aklıma yoldan aldığımızı sandığım kaplumbağa düşmüş. "Kaplumbağama yemek vermedik." diye ortalığı birbirine katınca, annem beni susturmak için ona biraz önce bir sürü ekmek götürdüğünü söylemiş. Yanımızdan geçmekte olan garson da hayretler içinde anneme bakıp "Ama hanımefendi, kaplumbağalar ekmek yemez. Söyleseydiniz biraz ot hazırlardık." demez mi! Annem kaş göz işaretleri ile garsonu zor uzaklaştırmış. Hâlâ bir yolculuğa çıktığımda, yoldan hayvanları toplayıp kendiyle beraber seyahatlere götüren, kendisi yemek yerken onlara da yemek verdirtmek için lokantayı birbirine katan küçük kızı düşlüyorum. Bütün bunlar nerden çıktı diyor musunuz şimdi? Bilmem. Çıktı işte. Biliyor musunuz benim babam çok hastaydı. Benim babam umutsuz hastaydı. Bütün o tahliller, filmler ve nihayet operasyondan sonra doktorlar bize onun çok az zamanı kaldığını söylemişlerdi. Birkaç seans radyoterapi, birkaç seans da kemoterapi olabildi. Sonra, faydasız, dolayısıyla anlamsız olduğu gerekçesiyle bu tedaviler de kesildi. Tıp tükenmişti. Tıp iflas etmişti. Babam hergün sağlığına, ihtiyarlığına, umutlarına, torunlarına değil ölümüne yaklaşıyordu. Yaşayan bilir çaresizliğin insanı nerelere sürükleyebileceğini. Sevdiği bir insan söz konusu olunca kimse ellerini kavuşturup öylece bekleyemez. Bir yanı yaprak yaprak solmaya, kurumaya başlasa da, umut, yeşermeye hazır bir tomurcuk buluverir kıyısında köşesinde yüreğin! Hep yapacak bir şeyleri vardır insanın. İnansa da inanmasa da. İşe yarasa da yaramasa da, akılcı bulsa da bulmasa da, 'denemek' adına, 'belki' adına, ‘ya doğruysa' adına, kaktüsler arasında kendine yer açıveren, o yeşile hevesli tomurcuk ümit adına, duyduğun, gördüğün, bildiğin herşeye tutunuverirsin. Önce Tanrı'ya, dualara, sonra rivayetlere, halk kültürü denilen reçetelere. Artık herşey, aldığın nefes, içirdiğin su dahil herşey şifa niyetinedir. Dut pekmezi, ısırgan tohumu, arı sütü, çiçek poleni, yosun tabletleri, tavşan eti ve, maalesef ve, kaplumbağa kanı. -Bir mucizeydi vallahi. -İki kere içirdik ayağa kalktı. -Doktorlar üç yıl sonra hâlâ yaşadığını görünce şoke oldular. -Sanki o insan bir ay önce yatak döşek yatan insan değildi. -Bir toparladı, bir şişmanladı, inanılacak gibi değildi vallahi. -İnanın kanserin ilacını bundan yapacaklar.
Diyorum ya, inansan da inanmasan da, işe yarasa da yaramasa da, akılcı bulsan da bulmasan da denersin. Her ne pahasına olursa olsun denersin. Benim babam çok hastaydı. Çok. Ve denemek zorundaydım.
Arkadaşım bulmuş, getirdi bir gece. Tam beş taneydiler bez torbanın içinde. Beş tane. Ürkek, hareketsiz, kabuklarına sığınmış öylece duruyorlardı. Seyahatlere götürmek, ekmekler yedirmek ama hepsinden çok gidip arabanın bagajına kitlemek geldi içimden. Ve anahtarları çok uzağa atmak. Bir tanesini çıkarıp yere bıraktık. Bir süre öylece kaldı hiç kıpırdamadan. Sonra başını azıcık dışarı uzatıp çevresini kolaçan etti. Derken önce bacaklarını, bir süre daha bekledikten sonra da - sanırım tehlike olmadığından emin olmak istiyordu - başını çıkarttı. Etrafına bakınıp ağır ağır yürümeye başladı. Şu ünlü masalı hatırladım birden. Hani tavşanla yarışmışlar da, kaplumbağa birinci olmuş ya. Bu hızla bu hayvanın yarışı birinci bitirebilmesi için tavşanın kış uykusuna yatmış olması gerek. Yoksa masalda bile imkansız böylesi. Hepimiz susmuş, hayvanın yürüyüşünü izliyorduk. Bir süre sonra arkadaşım "hadi" dedi. "Hadi, bitsin şu iş..." İtiraf etmeliyim ki kolay bir iş değildi. Ona dokunduğumuz an kabuğunun içine saklanıyor, ulaşmamız mümkün olmuyordu. (Babam içerde yatıyor. Çok hasta. Ölmesini istemiyorum.) Arkadaşım bir formül buldu sonunda. Bir süre hayvanı rahat bırakacağız. O kendini güvende hissedip başını çıkarınca, arkadaşım tam başının üstünde tuttuğu maşa gibi bir şeyle kafasını yakalayacak. Ben bir bez yardımıyla gövdesini, o da elindeki maşa ile kafasını çekecek. Yeterince gerdirdiğimizde arkadaşım boynunu kesecek. Kanı bardağa akıtıp, üstüne meyve suyu doldurup babama içireceğiz. (Babam çok hasta. Tıp iflas etti. Babam içerde yatıyor ve acı çekiyor. Ben hergün, her saat Tanrı'ya yaşaması için dua ediyorum. O artık umutlarını yitirdi. İyileşmek için dua etmek yerine, "kurtuluşum ölümse, öleyim." diyor.) Arkadaşım başını yakalamayı başardı. Gövdesini kavradım. Çekiyorum. Gözlerimdeki yaşlar buğuladı görüşümü. Netlik kayboldu. Titremek gücümü kesiyor. Arkadaşım hayvanın başını çekince, kaplumbağayla beraber ona doğru gidiyoruz. "Sıkı tut şunu." (Benim babam çok hasta. Tıp iflas etti. Babam içerde yatıyor ve acı çekiyor. Çoktan teslim oldu, "öleyim bari..." diyor. Ben yaşaması için dua ediyorum.) "Sıkı tut şunu." Sıkı tutacağım. Sımsıkı tutacağım. Babam ölmeyecek. Arkadaşım başını kesti. Kanın bardağa akmasını beklerken bezin altından ayaklarını hissettim. Kaplumbağa çırpınıyordu. O, ayakları ile ellerimi itmeye çalışırken ben onu daha da sıkı tutuyordum. Kaplumbağa umutsuzca çırpınıyordu ellerimde. Bunun asırlar süreceğinden korktum, ama bitti. Sonunda bitti. Ben de onunla öldüm sandım bir süre. Hareket edemiyordum. Annem bardağı alıp meyve suyunu koydu ve babama içirdi. Arkadaşım öldürdüğümüz kaplumbağayı bahçelerine gömmeğe götürdü. Ben öylece oturdum. Kanı babamda, gövdesi arkadaşımın bahçesinde, çırpınışları ellerimde kaldı hayvanın. Babam inliyordu. Ben öylece hiç kıpırdamadan oturdum. Beş gün sürdü bu işkence. Beş gün, beş küçük can aldık. Beş gün, beş kaplumbağacık ellerimden kurtulmaya çalışarak, gözlerimin önünde çırpına çırpına can verdi. Hem de koskoca bir hiç uğruna. Küçücük bir umut için ama aslında koskoca bir hiç uğruna. Denemek zorundaydık ve denedik. Babam çok hastaydı. Tıp tükenmişti. Biz tükenmiştik. Babam içerde yatıyor ve acı çekiyordu. Ölmesini istemiyordum. Ölmesini öldürmeyi göze alacak kadar istemiyordum. O benim babamdı. Onu kaplumbağalardan biraz daha çok sevmem affedilmez bir suç olabilir mi? Belki de… Beş gün beş kaplumbağayı, bu iğrenç, bu kahrolası ellerden kurtulmaya çalışarak, gözlerimin önünde çırpına çırpına can verirken izledim. Tıpkı bir süre sonra babamı, hem de aynı şekilde, çırpına çırpına can verirken izlediğim gibi. O gün bugün rüyalarımdan, babamdan çok, o kaplumbağaları görerek fırlıyorum. Ama uyandığımda gözlerimde bulduğum yaşların, kaplumbağalardan çok babama olduğunu biliyorum. Ve bundan utandığımı da sanmayın. Çünkü bunca yıldır etkisinden kurtulamasam da, şu an bile ellerimde çırpınan ayakların varlığını kalemim kadar somut hissetsem de, ben o beş kaplumbağayı yaşam için, sevgi için, umut için öldürdüm. Ben o beş kaplumbağayı babam için öldürdüm. Ya senin insanları, babaları, anneleri, evlatları öldürmek için iyi bir sebebin var mı yüce Tanrı? Ben hayvanları çok seviyorum. Ben hayvanları küçüklüğümden beri çok severim. Ölene kadar da çok seveceğim. Peki sen insanları, hiç değilse benim kaplumbağaları sevdiğim kadar sevemez miydin yüce Tanrı? Görüntüleme sayısı: 446 | Yazdır | E-Posta
1. 23-06-2008 23:58 kutlu olsun Babalar günü kutlu olsun arkadaşlarım. Yitikler günü kutlu olsun. Misafir 2. 23-06-2008 23:59 Baba Hastahane koridorlarını hiç sevmedim Derya. Bir de siyasi şube koridorlarını. İkisinde de \"Allah\" değil azrail kol gezer hep. Babalar günü de hiç kutlamadım, biliyor musun? Babamın ölümünü aylar sonra öğrendim, mezarını tanımam. Neden yazdım bunları? Baban için bir kaplumbağa kesebilmek... Hem de hayvanları çok severken yapabilmek bunu..Baban bilseydi..Azarlardı seni kuşkusuz. Baban için suç işledin, az şey mi? Tanrı orada olsaydı, günah yazar mıydı acaba? Misafir 3. 29-06-2008 20:37 Baba? Baba uğruna ne yapılmaz ki? Keşke ben de babam uğruna birşey yapabilseydim. Ama elimden bişey gelmedi. Hasta olsaydı belki alışmak daha kolay olacaktı gideceğine. Ama birgün işe gitti ve bir daha dönmedi.Dönüş yolunda trafik kazası geçirmiş. Sonradan anlattılar bize... Babam birgün işe gitti....Ve oralarda kaldı, eve dönemedi... Babamla çok zaman geçiremedik ama, kaliteli tüketmişiz zamanı. Zamanla onu tanımak uğruna okuduğu kitapları, sevdiği yazarları ,şairleri incelerken BEN oluvermişim. Hep onun sayesinde yokluğunda bile sırtımda elini hissediyorum Aslında biz hala onlarlayız Babalarımıza sonsuz teşekkürler Saygılarımla Aydan Seylan Misafir 4. 18-07-2008 02:02 Baba? Belki çok tartışılacak bir konu o nedenle bence dememde yarar var sanırım. İnsan dünyadaki en değerli varlıktır. Diğer canlı- lardan da yaşaması için faydala- nır. Bu çok somut gerçekliği çok değer verdiğimiz insanların yaşa ması için hayata geçirmişsek se- çimimizi bundan yana kullanmış-sak aklın yolu birdir derim.Ölme den ölmek bitki bitki yaşamak, acıyla yaşayakalmak gibi seçenek lerdense ölüm (benim için) düğün dür bayramdır. Kalanlarda sanma- sınlar ki sonsuzca burayı mes- ken edindiler. Başın sağolsun sevdiklerinle ömrün uzun olsun canım arkadaşım. Misafir 5. 05-01-2010 23:36 ... Bir insan sevgisini ancak bu kadar güzel ifade edebilir diye düşünüyorum....anlaşıldı bu gece beni ağlatmaya kararlısın...her zaman yanında olduğumu sakın unutma...seni çok seviyorum... Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Ben
hayvanları çok severim. Hayvanları küçüklüğümden
beri çok severim. Çocukken yolda gördüğüm
bütün hayvanları alıp eve getirmek isterdim. Hatta bir
kısmını gerçekten getirirdim de.
Ama sonra, annemin çığlıkları yüzünden, hepsini
sokağa geri götürmek zorunda kalırdım.
Bu, gerçekten de, benim hayvan sevgisi ile dolu yüreğimi
çok incitirdi. Sanırdım ki, orada burada gördüğüm
bütün zavallı hayvanları toplayıp sonsuza dek evimde
ağırlayabilsem dünyanın en işe yarar insanı olacağım.
