| Adam Ve Eva |
|
|
| A. Kadir Konuk | ||||
|
Caddenin bir başka caddeyle birleştiği köşede, ışıkları hala yanan büfenin duvarına sırtını yaslamış, uyuklayan adam, oturduğu yerde, uykusunda döndü. Yağmur sadece dizlerine kadar ıslatabilmişti onu. Büfenin saçağı engellemişti bütün bedeninin ıslanmasını. Adamın boynunda küçük bir bira fıçısı asılıydı. Bira fıçısının iyi kapatılmamış musluğundan damla damla bira, paltosunun üzerine akıyordu. Adamın sağ elindeki bardak yarısına kadar bira doluydu ve o bardağındaki biranın tamamını içemeden, ama gece boyunca da bir tek damlasını dökmeden sızıp kalmıştı büfenin yanında. Sol elinin bileğine bir kayış bağlıydı ve kayışın ucu paltosunun altında kayboluyordu. Büfenin arka tarafında, yine saçağın altında, yere uzanmış bir kadın, gece soğuktan iyice katılaşmış vücudunu hareket ettirdi. Gözlerini aniden açtı ve bulunduğu yeri saptamak istercesine çevresini süzdü. Geceden anımsayabildiği tek şey gürültü ve gene gürültüydü. Beyninin ortasında kahredici bir orkestra, bir tek notasını bile bilmediği gürültülü bir müzik çalıyordu. Islak giysilerine baktı kadın. Her yanı çamur içindeydi, ama betonun ve asfaltın işgali altındaki bu kentte giysilerinin nasıl çamurlandığını düşünecek durumda değildi. Etrafında bir şeyler arandı, içinde sadece sosyal yardım bürosunun verdiği kağıtların, kimliğinin ve bir kaç feniğin bulunduğu çantayı boynunda asılı görünce rahat bir nefes alarak, ağır ağır kalktı yerinden. Ayakta güçlükle duruyordu kadın. Büfenin duvarına yaslandı. Bir çalı süpürgesi kadar karışık saçlarını parmaklarıyla taramaya çalıştı. Sarı, sapsarı saçlar parmaklara karşı direnince „ehh...“ diyerek çekti ellerini saçlarından. O sırada ayakkabısının sağ tekinin ayağında olmadığının ayırdına vardı. Topuğu çıkmış ayakkabı az ileride, suların içindeydi. Ayakkabıyı eline alıp bir süre içindeki sulara baktı ve ayakkabının içindeki suları dökmeden geçirdi ayağına. ‚orapları zaten yeterince ıslak ve çamurluydu. Sarı saçlı kadın büfenin ön tarafında, sırtını büfeye yaslamış, uyuyan adamı görünce bir süre baktı ona. Bir şeyleri anımsayarak gülümsedi ve ayağının ucuyla adamı dürtükledi. Biraz hızlı mı vurmuştu ne, adam sıçrayarak korku ile gözlerini açtı, ama istemesine karşın yerinden doğrulamadı. „Günaydın, sabah olmuş, kalk bakalım“ dedi kadın sarhoş kelimelerle. İnce, çığlığa benzeyen bir sesi vardı. Adam gözlerini oğuşturmak için ellerini gözlerine doğru kaldırdı ve anında durdu. Sağ elindeki bira bardağına baktı, gülümsemeye çalışırken birasını yudumladı. Sol elinin bileğinde sallanan kayışı görünce, ateşe basmış gibi birden yerinden fırladı ve „Monic, hey Monic“ diye bağırdı. Onun ayağa kalkmasıyla paltonun altından sıyrılıp yere düşen küçük bir köpek „ne var“ der gibi, esneyerek baktı adama. Adam onu incitmemeye çalışarak kucağına aldı ve okşamaya başladı. Kulaklarını, burnunu öptü, köpeğin ağzının kenarındaki salyayı eliyle sildi, kendisini izleyen kadına göz kırparak „Monic bu, benim arkadaşım“ dedi. Monic ismi söylenince ince ince havladı ve „Beni yine paltonun içine alsana, dışarısı çok soğuk“ dercesine adamın bacaklarına süründü. „Dün gece tanışmıştık Monic’le, unuttun mu“ dedi kadın yine o tiz, sarhoş sesiyle. Göz altları mor halkalarla süslüydü kadının. Göz akları kanlıydı. Adam kadının çamur içindeki giysilerine bakarak uzun uzun güldü. Kadın ona doğru uzandı, yer yer kırlaşmış sakallarını okşadı, „Gülme, ne var gülecek“ dercesine başını adamın omuzuna dayadı ve birlikte sallanarak yürümeye başladılar. Yağmur yeniden ve gece hiç yağmamış gibi birden bindirdi. Sanki bu kente ilk kez yağıyormuş, sanki kent altından kaçıp gidecekmiş gibi aceleyle iniyordu iri damlalar yere. Ama adam ve kadın yürüyüşlerini hiç bozmadılar. Adam boynuna asılı duran küçük bira fıçısına parmaklarının uçlarıyla vurarak bir yürüyüş temposu tuttururken „Bir evimiz olsaydı“ dedi kadına. „Bok yabancılar“ dedi kadın, „Gelip ülkenin her tarafına doluştular. Onların yüzünden ev bile bulunmuyor.“ „Yok“ dedi adam, „onların yüzünden değil bizim evsiz oluşumuz.“ „Onlar olmasa biz ev bulabilirdik“ dedi kadın ısrarla. „Daha önce evin yok muydu“ diye sordu adam. „Vardı. Kocam da vardı. Ama şimdi yok.“ „Neden?“ „Off“ dedi kadın, „Uzun hikaye.“ Yağmur iri damlalar halinde tekdüze yağmaya devam ediyordu. Her damla kırbaç gibi, adamla kadının yüzlerine vuruyor, onları daha hızlı yürümeye çağırıyordu. Ama onlar yağmurdan inatçıydılar, hiç bir şeye aldırmadan tramvay durağına doğru yürüdüler. Monic de gidecekleri yeri iyi biliyormuşcasına önlerinden, boynundaki kemerin izin verdiği ölçüde koşuyordu. O sırada tramvay durağına doğru ilerleyen yaşlı bir kadının yanındaki iri buldog, yaşlı kadını arkasından sürükleyerek Monic’e yaklaştı ve hemen onun kuyrukaltını koklamaya başladı. Yaşlı kadın telaşlandı, köpeğin boynundaki tasmaya bağlı kayışı çekti, ama buldogun aniden Monic’in üzerine sıçramasını engelleyemedi. Yaşlı kadın bir yandan Monic’in tipsiz sahibinden özür diliyor, içinden böyle bir özür dilemeye neden olduğu için buldoga küfrediyor, öte yandan „Yapma Max, yapma Max“ diyerek köpeğini azarlıyordu. Ama Max’ın onu dinlemeye hiç niyeti yoktu. Adamla kadın olup bitenleri gülerek izliyorlardı. Onları en çok güldüren şey yaşlı kadının telaşıydı. Ne vardı bunda bu kadar telaşlanacak yani? İnsanların sokakta rahatlıkla öpüşebildikleri bir dünyada iki köpeğin çiftleşmesi ayıp mıydı? Sarışın kadın adamın kolunu anlamlı anlamlı sıktı. Gözlerinde parıltılar yanıp sönüyordu. Monic koca buldogun altında inlemeye başlamıştı. Yaşlı kadın artık köpeğine bağırmıyordu ve o yöne hiç, ama hiç bakmamaya çalışıyordu. Az sonra Max yaptığı işten memnun bir şekilde indi Monic’in üzerinden ve bir iki kez gerinip, silkelendi. Genç kadın adamın kolunu sıktı, sonra „Bok yabancılar“ dedi yeniden. „Ben yabancı değilim“ diye bağırdı yaşlı kadın. „Hem suç benim mi?“ „Siz de herkes gibi köpeğinizi ameliyat ettirmeliydiniz sayın bayan“ diyerek çıkıştı kadın. „Sen nasıl çocuk yapmadıysan o da yapamamalıydı.“ „Peki siz neden ameliyat ettirmediniz“ diye sordu yaşlı kadın. „Biz yoksuluz, evimiz bile yok“ dedi genç kadın, „Hep o yabancıların yüzünden.“ Adam onları dinlemiyordu. Korku içinde bacaklarının arasına sığınmaya çalışan Monic’i kucağına alıp tüylerini okşadı ve burnundan öptü. Sonra hiç bir şey olmamış gibi tramvay durağının yanındaki parka doğru yürüdü. ... Geniş bir parkın içinde, sık ağaç dallarının yağmurdan koruduğu, birazcık kuru gibi, ama daracık bir köşede oturuyorlardı. Kadın bir şeyi yeni anımsamış gibi adamın yüzüne baktı ve gülmeye başladı. İsterik bir gülüştü bu. Bu gülüşü duyanlar mutlaka onun bir psikiyatriste gitmesini önerebilirlerdi. Monic bu gülüşe sinirlenmiş gibi havlayarak adama iyice sokuldu ve adamdan yadım istercesine onun elini yalamaya başladı. Acıktığı ve korktuğu zaman hemen bu davranışa yöneliyordu. Adam Monic’e neyi olduğunu sormak üzereyken kadın „Senin adın ne“ diye sordu adama. Adam kadının keçeleşmiş saçlarını okşayıp öptükten sonra „Adam“ dedi, „Benim adım Adam, senin ki de Eva. Bunu daha önce de söylemiştim sana.“ „Hayır“ diyerek karşı çıktı kadın, „Benim adım Suzanne.“ „Değil“ diyerek diretti Adam. „Senin adın Eva, benim ki de Adam. Burası da milyonlarca yıl önce kovulduğumuz cennet.“ Kadın oyunu anlamıştı, isminde direnmeyi uzatmadı. Parmağıyla bir daire çizerken „Bütün insanlar da şeytan“ dedi gülerek. „Hayır“ dedi Adam, „İçlerinde melekler de var.“ „Bok“ dedi Eva, „Kanatları koparılmış, içlerine korku doldurulmuş, suç deryası melekler... Yemekten ve tuvalete gitmekten başka bir şey düşünmeyen, dünyada herşeyi kendileri için isteyen bencil melekler... Kar çocukları.“ Sesi çığlığa dönüşmüştü. Adam kulaklarını kapattı, Eva’nın yüzüne doğru „Acıktım...“ diye bağırdı. Bu söz Eva’yı susturmaya yetti ve ardından o da, „Ben de“ dedi. „Monic’ de acıkmıştır, yazık“ dedi Adam. „Paran var mı“ diye sordu Eva. Adam ceplerini karıştırdı. Ellerini ceplerinden çıkardığı zaman avucunun içinde sadece yirmi fenik vardı. Eva gülerek, „Lüks bir lokantada kahvaltı yapmak için üçümüze de yeter“ dedi. „Ben bulurum“ diyerek kendinden emin konuştu Adam. Titreyen, kirden iyice kararmış elleriyle, buruşmuş sigara paketinden bir sigara çıkarıp, eğrilmiş sigarayı düzelttikten sonra yaktı. Boynundan hiç eksik etmediği bira fıçısını okşarcasına tıklattı. Bileğindeki kemeri çekti „Gel Monic“ diyerek ayağa kalktı. Öteki elini Eva’ya uzatırken „Gel Eva“ dedi, „Dünyada her zaman iyi insanlar vardır.“ Eva inanmaz bakışlarla süzdü onu, „İşüdüm“ dedi Adam’a sokulurken. Her an alkol krizine girebilirdi ve o bunu biliyordu. Erkeğe sokulurken biraz da ondan cesaret almak ister gibiydi. Yağmur dinmiş, gökyüzündeki bulutların bir kısmı parçalanmıştı. Bulutların arasından azıcık da olsa güneş ışığı sızabiliyordu, ama yine de titriyordu Eva. Tramvay durağına doğru yürüdüler. Durak alabildiğine kalabalıktı. Bir genç kız, erkek arkadaşını direklerden birine dayamış, bir yatak odasındaymışlar gibi, hiç kimseye aldırmadan azgınca öpüyordu. Kimse onlara bakmıyordu, ama bütün gözler durağa yeni gelen üçlüye dikilmişti. Adam’ın boynunda asılı duran küçük bira fıçısına gülüyorlardı. Eva, Monic ve Adam onların gülüşlerine aldırmadan aralarına girdiler. Adam yaşlıca bir adamın önünde durdu ve „günaydın“ dedi ürkek ve saygı dolu bir sesle. „Günaydın“ dedi yaşlı adam, alaycı gülümsemesini gizlemeden. Adam elini açtı, yaşlı adama doğru uzattı ve „Açız“ dedi. Yaşlı adam hiç bir şey söylemeden yüzünü öte yana çevirdi. Adam onun döndüğü yana yürüdü ve elini adamın burnuna doğru uzatarak yine „açız“ dedi. „Size sosyal yardım verilmiyor mu“ diye tersledi yaşlı adam onu. „Sosyal yardım mı“ dedi Eva, „sosyal yardım... Veriliyor, evet. Ama içki almamıza bile yetmiyor o yardım.“ „İçmeyin o zaman“ dedi yaşlı adam sinirli bir sesle. „Neden“ diye sordu Eva. „İçmeyin, paranız ekmek almaya yeter o zaman. ‚alışmıyorsunuz, sokaklarda bomboş gezip bizim vergilerimizle içki içiyorsunuz, sonra da para dileniyorsunuz.“ „İçmeyinmiş“ diyerek diklendi Eva. „Sen içmiyor musun yakışıklı?“ „İçiyorum, ama sizin gibi değil“ dedi yaşlı adam. „Bizim gibi içemezsiniz ki“ dedi Eva. „İçemezler değil mi Adam? Bunların hiç biri bizim gibi içemez değil mi?“ „İçemezler“ dedi Adam, „iki bardakta zom...“ „İçemezsiniz“ diye bağırdı kalabalığa doğru Eva, „Herkes bizim gibi içemez. İki bardakta zom... Bu bir sanattır. Ama bu sanatı daha da geliştirebilmek için yeterince paramız yok!“ O sırada tramvay durakta durdu. İnsanlar birbirlerini iteklemeden bindiler tramvaya. Monic, Eva ve Adam da onların arasındaydı. Adam yaşlı adamın arkasından ayrılmıyordu. Gitti onun oturduğu koltuğun yanında dikildi ve elini uzatıp „Açız“ dedi yeniden. Yaşlı adam pencereden dışarıya bakmaya başladı. Adam yumruğunu kaldırdı, ama vurmadı. Bağırmaya başladı. Bağırırken ağzından tükürükler saçılıyordu dışarıya. Sakalları tükürük içinde kalmıştı. Önüne gelene bir söz söylüyordu. „Siz“ dedi birine, „Kahvaltı yaptınız mı?“ Ötekine koştu, „Ne yediniz bu sabah?“ Tramvayın içinde ileri geri geziniyor, önüne gelene bağırıyordu. „Köpeğiniz var mı? Hangi mamayı yiyor köpeğiniz? ‚alışmaya gidiyorsunuz değil mi? Bir işiniz var, ne güzel. Benim işim yok. Neden mi? Ne bileyim ben neden işsiz kaldığımı. Eviniz kaç oda? Benim evim yok. Belki vardı, ama ne oldu bilmiyorum. Umurumda da değil. Yaşıyorum işte. Mımm... Ne güzel kokuyor saçlarınız. Hangi şampuanla yıkanıyorsunuz? Eva’nın şampuanı yok. Olsaydı o da saçlarını yıkar, böyle sizin gibi güzel kokardı. Banyonuz ne güzeldir kimbilir? Oh... sıcacık. Benim karım yok. O mu? Onu bir gece sokakta buldum. Üşüyordu. Adı Eva, ben de Adam. Açız!“ Tramvayda, orta sıraların birinde oturan iki üniversite öğrencisinin önünde durdu Adam. Genç kız gülümsedi ona. Oğlan „‚ek git tepemizden“ dercesine baktı. „Açız“ dedi Adam. Genç kız çantasından bir mark çıkarıp Adam’a uzattı. Adam parayı kaparcasına aldı ve „Eva“ diye bağırdı, „Eva, bak bir mark verdi bu güzel bayan. Ne güzel bir insan değil mi?“ Herkes o tarafa baktı. Belki de bu bir markı veren enayiyi tanımak istemişlerdi. Genç kız suç işlemiş gibi önüne eğdi başını. O sırada oğlan da elini cüzdanına attı ve bir mark da o verdi Adam’a. Kız arkadaşından geri kalmak istememişti anlaşılan. Adam bir sevinç çığlığı daha attı. „Evaa! Demiştim sana, güzel insanlar da var bu dünyada. Bak işte bir tane daha.“ Tramvay durdu, insanlar indi, başka insanlar bindi. Hangi durağa geldikleri Eva ve Adam için hiç önemli değildi. Onların gidebilecekleri belirli bir durak yoktu. Neresi olursa olsun işte. Adam herkese elini açıyor „açız“ diyordu ve eline konulan her kuruşta neşeyle Eva’ya bağırıyordu. Tramvay yine durdu, sonra sarsıntıyla hareket etti. Eva kendini koltuklardan birinde oturan bir kadının üzerinde buldu. Kadın tiksintiyle Eva’nın dokunduğu yerleri silmeye girişti. Eva da ona yardım etmeye kalkışınca kadın hırsla yerinden kalktı, söylenerek gerilere doğru yürüdü. Eva kadının boşalttığı koltuğa oturdu ve bir kaç saniye sonra derin bir uykuya daldı. Adam elindeki bozuk paraları şıkırdatarak Eva’nın yanına geldiği zaman o uykusunda sıcacık bir rüya görüyordu. Adam sevgiyle baktı ona. İncecik, çöp gibi ince vücudunu seyretti bir süre, sonra kalabalığa dönüp işaret parmağını dudağına götürerek „susss“ diye fısıldadı. „Evi yok zavallının. Yabancılar olmasa ev bulabileceğini söylüyor, ama bana göre aldanıyor. Ben küçükken yabancılar çok azdı bu ülkede, ama o zaman da evsizler vardı bizim gibi, sokakta yaşıyorlardı. Sonra yabancılar çoğaldı, evsiz olanlar da. Ama yabancılardan da evsiz olanlar var ve ben bunu hiç anlayamıyorum. Eva da anlayamıyor zaten. Yazık. Güzel kadın değil mi? Evi olsa ne güzel uyurdu içinde.“ Sözler etkisini göstermişti. Bir anda Adam’ın avcu bozuk paralarla doldu. Gözleri sevinçle parıldıyordu Adam’ın. O sırada tramvay son durakta durdu. Herkes inerken Adam Eva’nın kulağının memesini öptü. Eva gıdıklandı, uykusunda güldü. Adam yeniden öptü onu ve bu kez kulağını hafifçe ısırdı. Eva gözlerini açtı, Adam avucundaki bozuk paraları gösterdi ona ve „Ben bulurum“ dedi, „Gel karnımızı doyuralım.“ Eva uyku dolu bir sesle „Şarap da alacak mıyız“ diye sordu. „Alacağız.“ „Sigara? Monic ne yiyecek?“ „Sigara da alacağız, Monic’e mama da.“ „Yetecek mi bu para herşeye?“ „Ben bulurum. Kalk, dünyada her zaman iyi insanlar vardır.“ „Bok“ diye bağırdı Eva, „bir marklık şeytan hepsi.“ Kendilerini sinirli bakışlarla izleyen tramvay sürücüsüne nanik yaptı Eva ve onu Adam’a göstererek „Bu da baş şeytan taşıyıcısı“ dedi kahkahayla gülerek. Adam boynunda asılı duran bira fıçısına parmaklarıyla vurarak bir ritim tutturdu. Ayaklarını kendi yarattığı ritme uydurdu ve kaldırımın üzerinde ilginç bir dansa başladı. Yanlarından geçenler gülümsüyordu. Eva hepsine dilini çıkardı ve „Şeytanlaar“diye bağırdı, „Bizi siz kovdunuz cennetimizden!“ „Hayır“ dedi Adam dansını keserek, „Hayır güzelim, bakma onların süslü kabuklarına. Onlar da cehennemin derinliklerinde yaşıyorlar aslında, ama ayırdında değiller. Ayırdına vardıkları gün onlar için de kıyamet kopmuş olacak.“ ... Tam bahar geldi diye sevindikleri bir sırada kar tanecikleri salınarak inmmmmmeye başladı gökyüzünden. Önce çiseleyerek yağmur yağmıştı, ardından birden kar indi yeryüzüne. Geçiciydi, biliyorlardı bunu, ama yine de kentin üzerine inen sis tabakası onları titretmeye yetiyordu. Caddelerde güçlükle ilerleyen otomobiller sis lambalarını yakmışlardı. Adam, Monic’i yine paltosunun içine sokmuş, yırtık paltosunun yakasını kaldırmış, kaldırımın üzerinde bir oraya bir buraya koşuyor, dilini bir karış dışarıya uzatarak kar tanelerini diliyle yakalamaya çalışıyordu. Eva bir dükkanın girişine büzülmüş, onu seyrediyor, bu sakallı koca çocuğun oyununa gülüyordu. Adam oyununu bırakıp onun yanına gitti. Eva’nın soğuktan morarmış ellerini kendi paltosunun ceplerine soktu, onu kendisine doğru çekti. Monic Adam’ın paltosunun içine iyice saklanmıştı. Adam paltosunun belini kemeriyle sıkmış, üstte oluşan torbaya Monic’i yerleştirmişti. Monic başını paltonun ön tarafından çıkarıp, dışarıya baktı. Adam onu okşadı, eli bütün bedeninde gezindi Monic’in ve birden durdu. Monic’in karnında Adam’ın ellerinin alışkın olmadığı bir şişlik vardı. Adam şişliği iyice yokladı. Monic „Beni rahatsız etme“ der gibi inleyerek baktı Adam’ın yüzüne. Adam iyice emin oluncaya kadar yokladı onun karnını ve sevinçle bağırdı. „Eva! Eva! Bir çocuğumuz olacak!“ Eva irkildi, ellerini Adam’ın paltosunun ceplerinden çekerek, geriledi. Gözleri korku doluydu. „Bir çocuk mu“ dedi kekeleyerek ve ellerini karnına bastırdı. „Bir çocuğumuz mu olacak? ‚ıldırmışsın sen. Ben hiç böyle bir şey hissetmiyorum.“ Adam gülerek Monic’in karnını gösterdi ve „Sen değil, Monic hamile“ dedi. „Bok“ dedi Eva, „korkuttun beni. Nereden biliyorsun onun hamile olduğunu?“ „Bak, Monic’in karnına bak.“ Monic’i Eva’ya doğru uzattı, Eva onun karnını yokladıktan sonra yüzünü buruşturarak „Doğru be“ dedi, „Sürtük. Ne zaman becerdi bunu?“ „Buldog“ dedi Adam, „Buldogu anımsıyor musun? Becermiş işte. Ne yapacağız?“ „Biz kendimize bile bakamıyoruz. Bir de yavru...“ „Monic’in bakıma ihtiyacı var şimdi“ diye mırıldandı Adam. „Benim de“ dedi Eva onun kolunu çekerek. Adam sertçe döndü ve „Sen hamile değilsin“ diye bağırdı. „Değilim, ama olabilirim. Şimdi istemiyorum. Açım, üşüyorum.“ „Sen dayanırsın, yavru dayanamaz.“ „Bir şişe şarabımız olsaydı...“ „Yavruya mama gerekli.“ „Daha doğmadı ki yavru!“ Adam ona yanıt vermedi. Monic’i iyice paltosunun altına soktu ve çevresine bakınmaya başladı. Bakışları caddenin karşı tarafındaki markette durdu. Eva’ya hiç bir şey söylemeden yürüdü. Caddede otomobiller birer ölüm meleği gibi gelirken o hiç birine aldırmadan yürüyordu. Caddenin ortasına geldiği zaman bir otomobil sert bir frenle durdu önünde. Sürücü başını pencereden çıkarıp ona küfrederken Adam yürüdü, geçti karşı tarafa. Eva onun arkasından koşmak istedi, ama otomobiller öylesine hızlı geliyorlardı ki... Caddede bir kaç adım attı, sonra geri döndü. Adam’ı kaybetmekten korkuyordu, ama otomobillerin altında ezilmekten daha çok korkuyordu. Geniş bir arktan atlayacakmış gibi geriledi ve birden atıldı yola. Otomobillerin arasından bir kaplan çevikliğiyle süzüldü, korna sesleri birbirine karıştı ve Eva caddenin karşısına geçince „Dört tekerlekli şeytanlar, hepinizin canı cehenneme“ diyerek bastı küfürü. Adam marketten içeriye girmiş, kasiyer kadının yanında dikilmişti. „Boş bir kutu istiyorum, lütfen“ dedi Adam, kasiyer kadına, „İçine ceketimi koyacağım, Monic hamile.“ Kasiyer kadın „Demek karını kutuya koyacaksın“ dedi alayla. „Ama bizde o kadar büyük kutu yok ki.“ „Monic karım değil“ diyerek çıkıştı Adam, „O bir köpek. Benim köpeğim. Bak işte burada.“ Paltosunun altından Monic’i çıkardı, kasiyer kadına gösterdi. Orada bulunan herkes yüksek sesle güldü. Aldıkları eşyaların parasını ödemek için kuyrukta bekleyenlerin arkasında duran bir küçük çocuk annesinin elini çekerek „Anne ne olur, köpeğe bir mama alalım, bak hamileymiş“ diyerek yalvarmaya başladı. Kadın işaretle çocuğa susmasını söyledi, ama çocuk susmamakla kalmayıp sıradan çıktı, köpek maması satılan bölüme koştu ve bir kutu mama ile geri döndü. Kadın yenik bir gülümseme ile baktı çocuğuna. ‚ocuk elinde mamayı bir bayrak gibi sallayarak „Hey! Bekle“ diye bağırdı Adam’a. Adam kasiyer kadına „Bir kutu“ dedi yeniden. O sırada Eva marketten içeriye girmişti. Adam’ın isteğini duydu ve alışveriş arabalarının dizili olduğu yere doğru yürüdü, oradaki boş kutulardan birini aldı, getirip Adam’ın ayaklarının önüne bıraktı. Başı dönüyordu Eva’nın. Marketin kokusu açlığını ayaklandırmıştı iyice. Bakışlarıyla yutuyordu koca marketi. Midesinden gırtlağına doğru acı, zehir gibi acı bir salgı yükseliyordu durmadan ve önünden geçirilen yiyecek dolu alışveriş arabalarına saldırmamak için kendisini güç tutuyordu. Yutkundu Eva. Marketin havasını derin derin soludu. O sırada çocuk elindeki köpek mamasını uzattı Adam’a ve Eva’yı göstererek „Karın mı“ diye sordu. Adam güldü, „Sevgilim“ dedi. „Onu sokakta buldum. Adı Eva. Benimki de Adam. Cennetten kovulduk biz.“ ‚ocuk ağlamaklı oldu. Annesinin elinden çekerek, „Anne, anne duydun mu, yazıık“ dedi, „kim kovmuş onları cennetten?“ „Yürü“ dedi annesi, sertçe çocuğun elinden çekerken. ‚ocuk marketten çıkıncaya kadar bakışlarını onlardan ayıramadı. Sokağa çıkınca da yüksek sesle ağlamaya başladı. „Karnım aç“ dedi Eva Adam’ın kulağının dibinde. Adam onu duymadı. Elinde kutu ve mama ile sokağa çıktı ve hızlı hızlı yürüdü. Eva onun arkasından yetişmekte güçlük çekiyordu. Adam yürürken önüne çıkan herkesten para istiyor, „Monic, Eva, Adam ve yavruya yardım“ diyerek yalvarıyor, eline konulan bozuk paraları hemen cebine atıyor ve gelen insanlara elini yeniden uzatıyordu. Eva iyice yırtılmış ayakkabılarını sürükleyerek koşuyordu onun arkasından. Adam bir büfenin önünde durdu. Bir şişe kırmızı şarap, bir paket de Camel sigarası aldı. Aldıklarını Eva’ya uzattıktan sonra yine yürüdü. Yolun kenarındaki sosisçiden iki büyük sosis aldı, ikisini de yine Eva’ya verdi ve hiç bir şey söylemeden yürüdü. Bir şeylere kızgın gibiydi. Kentin ara sokaklarından birine saptı ve durdu. Yolun kenarına bir yığın eski eşya konulmuştu. Onlara doğru yürüdü, eski koltuklar, eski, kirli bir yastık, kırık bir divan ve daha bir yığın eski eşya onu çağırıyor gibiydiler. Adam eşyaların arasından yastığı, ipleri sarkan bir battaniyeyi, eski bir paspası ve biri kırık iki tabağı aldı. Onları da arkasından gelen Eva’nın kucağına koydu. Eva bir yandan sıcak sosislerden birini yemeye çalışırken öte yandan kucağına konulan eşyaların düşmemesi için onları sıkı sıkı tutuyordu. Dakikalardır yürüyorlardı, artık iyice kentin dışına çıkmışlardı. Adam eski bir maden ocağının girişine gelince durdu. Maden ocağının girişinin hemen yanında, eski, terkedilmiş, yıkılmak üzere olan bir kulübe vardı. Adam tekmeleyerek açtı kulübenin kapısını. Elindeki kutuyu kulübenin bir köşesine koydu, Eva’nın elinden aldığı paspası ve yastığı kutunun içine yerleştirdikten sonra paltosunun içinden Monic’i çıkarıp yastığın üzerine yatırdı. Eva ikinci sosisi yememişti. Oysa istese bir lokmada tüketebilirdi onu da. Ama Adam’a uzattı sosisi. Almadı Adam. Gülümseyerek şarap şişesini açtı, yudumladı, sonra şişeyi Eva’ya uzattı. Eva kulübenin soğuk duvarına sırtını dayamış oturmuştu. Şişeyi aldı, bir kaç yudum içti üstüste. Sigarasını yaktı. Adam eski battaniyeyi onun dizlerine örttükten sonra başını Eva’nın dizlerine koydu, Eva eğilip öptü onu. Dışarıda karın yerini alan yağmur rüzgarla sıkı bir kavgaya girişmişti. İkisini de derin bir uyku sardı. Monic konulduğu kutudan çıkıp geldi, Adam’ın göğsünün üzerine oturdu. ... Birkaç haftadan beri kulübeyi kendilerine ev edinmişlerdi. Eva hemen hemen hiç çıkmıyordu dışarıya. Monic’i bekliyordu. Adam herşeyi getiriyordu onlara. Bir kaç eski eşyayla kulübenin içini bir iyice düzenlemişlerdi. Herşeyin toz içinde ve eski oluşu umurlarında değildi. Soğuktan korunacak bir yerlerinin olması yetiyordu onlara. Bir gün akşama doğru, birdenbire geldi sancı. Monic neye uğradığını şaşırdı. Kutudan dışarıya atladı, Adam’ın kucağına sokuldu, ama orada da duramadı, yeniden kutuya girdi. Kutunun içinde ne yapacağını bilemeden bir süre döndü, aniden durdu, bir şeyleri dinler gibi dikti kulaklarını. Bütün vücudu acıyla geriliyordu. Gözlerinin kenarlarında gözyaşları belirmişti. Adam o güne kadar sadece insanların ağlayabildiğini sanıyordu. Monic’in gözpınarlarından akan gözyaşlarına, onun çılgın devinimlerine şaşkınlık içinde baktı, kaldı. Monic çığlıklar içinde ıkındı, Adam onun yanına koştu. Monic yalvarır gibi baktı ona. Sanki „kurtar beni bu acıdan“ der gibiydi. Adam kutunun içinin iğrenç bir sıvı ile ıslanmış olduğunu görünce Monic’in doğum yapmak üzere olduğunu anladı. Daha önce doğum yapan bir köpek görmediği için ne yapacağını kestiremiyordu. Monic’in iniltilerini duymamak için kulaklarını kapatıyor, sonra yeniden onu dinlemeye başlıyordu. Eva, üstüne örttüğü eski battaniyeyi biraz daha yukarıya çekti. Kutunun içinde neler olduğunu merak etmişti, ama kalkıp bakamayacak kadar üşüyordu. Bakışları bir Adam’a bir Monic’e gidip geliyordu. İkisinin yüzünde aynı anda bir şeyleri yakalamak ister gibiydi. Monic’e acıyordu. Pekala o da iyi bir evde yaşayabilirdi. Öteki köpeklerden ne farkı vardı? Peki ama kendileri neden böyle bir yerde yaşamak zorunda kalıyorlardı? Onların öteki insanlardan farkları neydi? Eva yerinden kalktı, kutunun yanına geldi. Monic’in doğum yapmak üzere olduğunu hemen anladı. Bir kıskançlık duygusu sardı her yanını. Monic anne oluyordu. Kendisi ise bu duyguyu hiç yaşamamıştı. Yaşamını düşünmeye çalıştı. Hiç bir şeyi bütünleştiremiyordu. Kimdi, neden gelmişti buralara? Neden sokaklarda yaşıyordu? Neden şarapları hep az ve karınları hep açtı? Monic ne zaman sığınmıştı Adam’ın yanına? Adam kimdi? Her yavru biraz daha az şarap, biraz daha az ekmek demek değil miydi onlar için? Bir evi olsaydı...Ne olacaktı bir evi olunca? Olsaydı işte... Bir de kocası... Adam vardı ya? Adam iyi bir insandı. Hiç dövmemişti onu. Hiç küfretmemişti. Peki o kendisini hep döven, küfreden, sokağa kovalayan adam kimdi? „Bok karı“ dedi içinden, „Sen aşağılık bir korkaktan başka bir şey değilsin. İki parmak arasında ezilecek bir böceksin sen. Monic bile senden iyi...“ Kutunun içinde kıvranan Monic’e baktı yeniden. „Bok“ dedi içinden, „Nasıl bakacak çocuklarına? Sütü nereden bulacak? Yiyeceği kim getirecek ona? Hep bir Adam’ın kölesi olacak, soyuyla, sopuyla.“ Kutunun önünde oturan, ellerini bir Monic’e, bir bilinçsizce çevresine uzatan, sonra yeniden Monic’i okşayan Adam’a baktı. Yüzü ne kadar solgundu Adam’ın. Hastaydı. Hep öksürüyordu. Arada bir kan geliyordu boğazından. Ama o oturmuş bir köpek için çırpınıyordu. Hem de kölesi olan bir köpek için. „Ben de Adam’ın kölesiyim“ diye düşündü. „Parayı hep o kazanıyor. Bana da o bakıyor. Ne yapayım, dilenemiyorum ben. Kime el açsam hemen bir tenhaya çekmeye çalışıyor. İğreniyorum o adamlardan. Adam böyle değil. İstemezsem elini bile sürmüyor. Ama ben köle olmak istemiyorum.“ „Eva!“ diye bağırdı Adam. „Bebek geliyor!“ Canlandı Eva, herşeyi unuttu. Battaniyeyi üzerinden atıp koştu, kutunun yanına dizlerinin üstüne çöktü. Yavru görünmüştü. Eva, ne yapacağını şaşırmış, çırpınan Adam’ı bir kenara itekledi. Yavruyu hafifçe tuttu. Monic hırladı. Sanki Eva’nın ellerini ısırmak istiyordu. Ama buna gücü yetmedi, inlemeye başladı yeniden. Durmadan ıkınıyordu. Birincinin ardından ikinci, onun ardından da üçüncü yavru geldi. Her defasında bir sevinç çığlığı attı Adam. Sanki kendisi baba oluyormuş gibi sevinçliydi. Kutunun içi kan ve yapışkan bir sıvı ile dolmuştu. Monik yavrularıyla arasındaki son bağı dişleriyle kesti. „Kendi etini dişlemek“ diye düşündü Adam. „Bu korkunç bir şey olsa gerek.“ Kendi bileğini dişledi, dayanamadı çekti ağzından bileğini. Eva Monic’i kutudan çıkardı. „Yavruları al“ dedi Adam’a. Islanmış yastığı kutudan çıkardı, battaniyeyi kutunun içine serdi, Monic ve yavrularını kuru battaniyenin üzerine yatırdı. Kafaları gövdelerinden iri olan yavrular acemi hareketlerle annelerinin karnının altına sığındılar. Hepsi bir meme ucu bulmanın telaşı içindeydi. Ama Monic’in memeleri kuruydu. Süt yoktu içlerinde. Yavrular bu kuru et parçalarını çekiştirip duruyor, ince sesleriyle mızıldanıyorlardı. „Süt“ dedi Adam ayağa kalkarken, „Bize süt gerekli.“ Bir ok gibi çıktı kapıdan. Ağır ağır her yanı sarmakta olan karanlığa daldı. Eva gömleğinin düğmelerini açtı, memelerinden birini çıkardı, haşarı bir çocuğun gözlerindeki parıltıların benzeri parıltılar oturmuştu gözlerine. Yavrulardan birini kutudan çıkardı, yavrunun başını memesine doğru tuttu, memesinin ucunu yavrunun ağzına verdi. Yavru saldırdı memeye, ucunu bir süre bilinçsizce çekiştirdi. Ama sonra yeniden mızıldanmaya başladı. Eva „Adam görür“ diye düşünerek bir süre sonra vazgeçti bu oyundan. Bütün sokak lambaları yanmıştı. İnsanlar paltolarına, mantolarına sarınmış mevsimsiz soğuk günleri geride bırakmak istercesine hızlı hızlı yürüyorlardı. Yanlarından geçen ve sırtında sadece bir gömlek olan Adam’a dikkat bile etmiyorlardı. Kimbilir neden koşuyordu adam? Adam yolunun üzerindeki lokantaya girdi. Soluk soluğaydı. Yine gırtlağından yukarıya o kan kokusu yükselmişti. Lokantayı saran ağır yemek kokusu bile o kokuyu yok edemiyordu. Ama o aldırmadı. Mutfağa doğru yürüdü, o sırada önüne çıkan garsona yalvaran bir sesle „Süt“ dedi, „Süt gerekli bana. Monic doğurdu. Sütü yok. Bebekler ölecek!“ „Bebekler mi“ diyerek güldü garson, „Kaç tane doğurdu Monic?“ „Üç“ dedi Adam, yardım alabileceği umuduyla, „Tam üç tane, minicik. Süt gerekli şimdi.“ „Atıyorsun“ dedi garson, „Yine şarabın bitti anlaşılan. Sen evli değilsin bildiğim kadarıyla.“ „Değilim“ dedi Adam. „Peki bebekleri kiminle yaptın?“ „Ben yapmadım. O iri buldog yaptı. Monic’le geziyorduk, birden atladı üstüne.“ „Manyak mısın sen be“ diye bağırdı garson. Adam vuracakmış gibi elini kaldırarak „Manyak sensin, adi herif“ diye bağırdı garsona. Sonra masalarda oturan ve gülerek onları izleyen insanlara döndü. „Hepiniz manyaksınız ulan! Eva doğru söylüyor, hepiniz şeytansınız. Monic’in memelerinde süt yok. Bebekler ölecek. Süt gerekli, süt!“ Kapıya yakın masalardan birinde oturan bir adam „Baksana“ dedi Adam’a, „Monic bir köpek olmasın?“ „Zekisiniz“ dedi Adam, alayla, „Evet bir köpek.“ Soruyu soran adam bozulmuştu, ama belli etmedi. „Doğru mu doğurduğu“ diye sordu yeniden. „Yemin ederim doğru. Gelin göstereyim size isterseniz. Üç tane minicik bebek.“ „Yavru“ diye düzeltti adam. „Yavru ya da bebek. Onlar Monic’in çocukları. Bizim de. Süt gerekli Monic’e, mama da.“ „Ve sana da şarap“ dedi garson gülerek. „Hayvaan“ diye bağırdı Adam. Garson oldukça pişkin „Kızma canım“ dedi, „Monic’i kutlamak için şarap içilmez mi?“ Adam garsona baktı, haklıydı adam. Bunu hiç düşünmemişti. Monic ve yavrularını Eva’yla kutlamalıydılar. „İyi olurdu doğrusu“ dedi, „Eva da sevinirdi.“ „Eva kim“ diye sordu masada oturan adam. „Sevgilim.“ „Tam aile“ diyerek güldü garson. „Haydi bakalım, bu kadar yeter. Rahatsız etme insanları. Yoksa polis çağıracağım.“ „Dur“ dedi masada oturan adam, garsona. „Yavruları görmek istiyorum. Sen bir şişe süt, biraz da et parçası hazırla.“ Adam zafer kazanmış gibi baktı garsonun gözlerinin içine ve „Haydi“ dedi, „Bekletme beyefendiyi.“ İltifat hoşuna gitmişti adamın, „Bir şişe de ucuz şarap sar“ dedi garsona, sütü ısmarlayan adam, iltifatın karşılığı olarak. Adam garsonun arkasından bakarken „Bunlar böyledir işte“ dedi, „parayı duyunca hemen saklarlar kılıçlarını. O şimdi kılıcı alınmış bir şeytan. Eva görseydi böyle söylerdi. Ben paraya önem vermem. Para dediğiniz nedir ki, insanın elinin kiri. En önemli şey insanlıktır bence. İnsanlık yoksa para da yok. Ama nerede o insanlık? Bende var. Gülmeyin! Ama yenilmiyor o namussuz da. Hiç bir işime yaramadı bu güne kadar o insanlık denilen şey. Ben açlıktan geberirken bütün insanlar toz oluyor. Bir şey almaya kalktığımda hepsi çıkıyor ortaya. Avuçlarını açıyorlar, para... para... Ben nereden alayım parayı?“ „Neden çalışmıyorsun“ dedi adam. „‚alışmak... Ne için? Bir ev, bir araba, bir kadın için mi?“ „Böyle daha mı iyi“ dedi adam. „Böyle? Nasıl? Ne varmış benim halimde? Bir şişe süt ve peşin yargılama hakkı öyle mi? Herkes böyle, bir şey verirler, arkasından bir araba laf. Kendim için mi istedim? Ah, Monic olmasaydı...“ „Tamam, tamam, hemen alınma, şu şarabı al da gidelim.“ Adam garsonun uzattığı şaraba sarıldı. Az önce söylediklerini unutmuştu bile. Sütü ısmarlayan adam sütü ve eti aldıktan sonra, parayı ödedi, çıktılar. Onlar kulübeye geldikleri zaman Eva kutunun yanında oturmuş ağlıyordu. Bütün sözcüklerini kendisinin uydurduğu bir ninniyi incecik sesiyle yavrulara söylemeyi az önce tamamlamıştı. Sütü armağan eden adam kulübenin içini, Eva’yı, köpekleri uzun uzun süzdü. Bir an için Eva’yı tertemiz giysilerin içinde, arkasında köpeği, caddede gezinirken düşündü, gülümsedi. Adam onlara hiç bir şey sormadı, onlar da kendiliklerinden hiç bir şey söylemediler. Eva adamın varlığından rahatsız olmuştu. Başını iyice karnına çektiği dizlerine dayamış, alttan alttan bakıyordu adama. Adam „iyi geceler“ dileyerek gittiği zaman Eva Adam’a bağırdı. „Neden getirdin onu buraya?“ „Süt verdi Monic’e, et aldı. Şarap da aldı bize.“ „Ve böylece cenneti satın aldı. Arsasını genişletti. Kısa bir günün karı.“ „‚ok kötüsün“ dedi Adam, sütü kırık olmayan tabağa boşaltırken. Monic yere dökülen sütü büyük bir iştahla yaladı, tabağa konulanı ise bir kaç saniyede bitirdi.
...
Monic açlığını az da olsa gidermiş olmanın rahatlığı içinde mırıldanarak yavrularını yalıyordu. Yavrular birbirlerini itekleyerek memelere saldırıyor, herbiri sadece kuru birer et parçası olan memelerde bir şey bulamayınca mızıldanarak Monic’in çevresinde dönüyorlardı. Eva sırtını kulübenin duvarına yaslamış, bacaklarını uzatmış oturuyordu. Adam şarap şişesini açtı ve önce ona uzattı. Eva daha bir kaç yudum almadan kulübenin kapısı ardına kadar açıldı, bir el fenerinin ışığı aydınlattı içeriyi. Adam ve Eva gözlerini ışıktan kaçırmaya çalıştılar. Işığın ardından iki polis girdi içeriye. Her tarafı incelediler. Hiç bir şey sormadan Adam ve Eva’ya baktılar, sonra polislerden biri „Burada kalamazsınız“ dedi. Adam ile Eva hiç bir şey söylemeden eşyalarını toplamaya başladılar. Bir yerden ilk kovuluşları değildi bu. „Gel Eva“ dedi Adam, „Beyleri daha fazla rahatsız etmeyelim.“ Eva iyice Adam’a sokulmuştu. Fısıltıyla „Monic’i alırlar mı acaba“ diye sordu. „Alamazlar“ diye bağırdı Adam. Koltuğunun altındaki kutuya iyice sarıldı. „Neden alsınlar? Ne yaptı Monic onlara?“ „Bizi neden kovuyorlar, biz ne yaptık onlara?“ „Biz insanız Eva!“ „İyi. Monic’i almasınlar. O bizim çocuğumuz.“ Adam kendilerini gülerek izleyen polislere göz kırptı polis otosuna binerlerken. Sonra da bir şarkıya başladı. „Biz bir aileyiz Monic Eva ve ben Hep gülebiliriz biz, ölüyorken kederden.“ ... Parkın güneşli bir köşesinde Monic ailesi baharın sıcak günlerinin tadını çıkarıyordu. Anne Monic, yavrularını yere yatırıyyor, onlarla boğuşuyor, sonra kaçıp Eva’nın eteklerinin altına saklanıyordu. Eva yere çömeliyor, eteklerini sıkıca bastırıp Monic’i saklıyordu. Annelerini yakalamak isteyen yavrular onun eteklerini dişliyor, hırlıyorlardı. Adam çimenlerin üzerine boyluboyunca uzanmıştı. Güneşi içecekmiş gibi ağzını açmış yatıyordu. Karnı toktu, şarapları, sigaraları vardı, sosyal yardım paralarını bir gün önce almışlardı. Adam köpeklerle oynayan Eva’ya baktı. Ona her bakışında mezardan çıkmış bir ölü görmüş gibi oluyordu. Seviyordu bu zayıf, kuru kadını. Onların oynadıkları oyun hoşuna gitti, kalktı, sessizce Eva’ya yaklaştı, elini onun eteklerinin altına soktu, çimdikledi. Eva korkuyla bağırarak döndü. Adam onu kucakladı, ağaçların altına, sık dalların arasına götürdü, çimenlerin üzerine yatırdı. Monic ailesi Eva’yı kurtarmak için Adam’a saldırıya geçti. Adam’ın paçalarını dişliyor, sırtına çıkıyor, onu Eva’nın üzerinden indirmeye çalışıyorlardı. Ama yine de Adam’ın giderek sıklaşan soluklarından Eva’yı koruyamadılar. Az sonra „Kalk Eva“ dedi Adam, „Kalk seni güzel, çok güzel bir yere götüreceğim.“ Kentin dışına çıkıp, nehrin kenarına indiler. Sık söğüt ağaçlarının arasına oturdular. Adam „Bekle Eva“ diyerek ayağa kalktı ve kente doğru koşmaya başladı. Her yerde, her şeyde baharın canlılığı vardı. Ağaçlar yapraklanmış, çıplaklıklarından kurtulmuşlardı. Eva baharın coşkusuyla akan nehrin kapkara sularına baktı. Az sonra uzaklardan görünen bir yük gemisi suları yara yara nehrin ters yönüne doğru uzaklaştı, ardından bir daha... „Binebilsem“ diye düşündü Eva, „Denize ulaşsam, sonra bıraksam kendimi denize, bütün günahlarımdan arınsam... tanrıya gitsem...“ Adam’ın geri döndüğünü farketmedi Eva. Hayalinde canlandırdığı denizin dalgalarının arasında çürük bir kayık gibi batıyor, çıkıyordu. Adam çevreden kuru dallar topladı, koca bir ateş yaktı ve usta hareketlerle çubuklara geçirdiği sosisleri ateşe tuttu. Kızaran sosislerin kokusu hayallerinden uzaklaştırdı Eva’yı. Seviyordu sosisi. Hep bir kamyon dolusu sosisinin olmasını istemişti tanrıdan. Ama ne tanrı ne de insanlar anlayamamışlardı bunu. Adam’a baktı. Yine boynunda bira fıçısı vardı ve o bardağını doldurup doldurup içiyordu. Sosisini yerken „Deniz olsam“ dedi yeniden Eva. Adam hiç bir şey anlamadı bu sözlerden. „Deniz olsam... Denizlerde şeytanlar yoktur. Balık olsam... okyanuslara ulaşsam...“ Güneş batmak üzereydi. Adam ona sarıldı, öptü, öptü. Eva onun daha sıkı sarılmasını istedi. Daha sıkı... etlerini çimdiklemesini, tüm bedenini acılar içinde bırakmasını... Bir gezinti gemisi aşağılara doğru süzülüp geçti. Pırıl pırıl aydınlıktı geminin içi ve güvertesi. Müzik sesi kıyıya kadar yayılıyordu. Gülüşen insan sesleri karışıyordu müzik sesine. Adam yorgundu, derin bir uykuya dalmıştı. „Bekle“ diyerek ayağa kalktı Eva. Boynundan çantasını çıkarıp Adam’ın yanına bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı, eteklerini beline kadar topladı, suyun üzerinde yürüyecekmiş gibi korkusuzca ilerledi nehire doğru. Soğuk su önce ayak bileklerine kadar çıktı. Aldırmadı Eva. Giderek yükseldi su, dizlerine doğru yürüdü ve birden bire suların içinde yok oldu. Monic havlayarak kıyıda bir süre koştu, sonra geri döndü, Adam’ın yüzünü yaladı, bir süre havladı ve sonra sustu. Bir yük gemisi daha geçti kıyıya yakın. Gecenin karanlığı nehirin koyu renk sularıyla bütünleşti. ... Adam arkasında Monic ailesi günlerdir sokaklarda Eva’yı arıyordu. Gece gündüz kendisine küfrediyordu yüksek sesle. „Sen bir şeytansın Adam“ diyordu. „Ne yaptın kadına, neden kızdırdın onu? Neden uyudun orada aptal herif. Onu tek başına kendini insan sanan şu canavarların ortasında bırakmaya utanmadın mı?“ Sokaklarda gördüğü herkese onu soruyor, „Eva’yı gördünüz mü, ne olur söyleyin, Eva’yı gördünüz mü“ diye yalvarıyordu. Bazıları kiliseye gönderiyorlardı onu. „Son gördüğümüzde Eva oradaydı“ diyorlardı. Koşuyordu Adam, önüne çıkan ilk kiliseden içeriye giriyor, her köşede onu arıyordu. Bulamıyor, dışarıya çıkıp yoldan geçenlerin yakasına sarılıyor, çekiyor, küfrediyordu. „ Eva’yı nereye sakladınız şeytanlaar!“ Adam Eva’nın cesedinin kentten kilometrelerce uzakta, bir ağaç kütüğüne takılı olarak bulunduğunu bilmiyordu. Ceset günlerce morgda bekletilmiş, gazetelere, radyolara duyurular verilmişti. Ama kimse sahip çıkmamıştı ona. Sonunda ceset kadavra olarak kullanılmak üzere tıp fakültesine gönderilmişti. Öğrenciler onu kesip doğrayacak, insanı, insanın bedeninin içini, beynini öğreneceklerdi, ama onun nasıl yaşadığını, beyninde hangi düşüncelerle öldüğünü asla bilemeyeceklerdi. Artık onu bulmaktan ümidini kesmişti Adam. Bütün bedeni titriyordu. Kaç gün olmuştu yemek yemeyeli, hiç kimse sormuyordu bunu. Para bulmalıydı. Yine avucunu açmaya başladı. Ama bu kez eskiden olduğu gibi gülerek istemiyordu parayı. Tramvay durağında bir genç „Bu köpeklerden birini bana satar mısın“ diye sorduğu zaman hiç düşünmeden „Satarım, açım“ diye yanıtladı onu. „Kaç mark“ dedi genç adam. „Elli“ dedi Adam. O güne kadar parayla ne bir köpek almış, ne de bir köpek satmıştı. Köpeklerin kaça satıldığını da bilmiyordu. Ama elli mark o anda iyi paraydı doğrusu. En azından bir kaç gün idare ederdi onu. „İkisine elli mark veririm“ dedi genç adam, dalga geçercesine. „İkisi doksan“ dedi Adam gayet ciddi. „Yetmiş“ dedi genç adam. „Tamam, yetmiş.“ Adam, Monic I ve Monic II’nin kayışlarını genç adamın eline tutuşturdu. Parayı alır almaz koşaradım uzaklaştı tramvay durağından. Genç adam her an vazgeçebilirdi bu alışverişten. Karlı bir iş yapmıştı, evet, gerçekten karlı bir iş yapmıştı. En az bir haftalık şarap parası çıkmıştı işte. „Monic hep doğursa“ diye düşündü şarap alırken. Bir saat sonra Adam kütük gibi sarhoştu. Ayakta zor duruyordu ve Eva’yı daha az anımsıyordu artık. Ama birden durdu, karşı yönden gelen tramvayın penceresinden bakan kadın Eva değil miydi? Tramvaya doğru koştu „Bekle“ diye bağırdı, „Beklesene ulan şeytan soyu!“ Tramvay beklemedi. Adam koştu, penceredeki kadın dilini çıkardı ona, güldü. Adam daha hızlı ve daha çok yalpalayarak koştu tramvayın yanında. Tramvaya tutunmak istedi, o sırada tramvaydaki kadın korkunç bir çığlık attı. Adam birden kaybolmuştu. Tramvay durdu, herkes telaşla aşağıya indi. Adam tekerleklerin altında parçalanmış yatıyordu. Onun az uzağında da Monic ve bir yavrusunun ölüleri duruyordu. Kalabalık giderek arttı. Kalabalığı görerek oraya gelen bir adam „Yazık“ dedi „Köpekler de çok güzellermiş.“ „Biri gelse de şu cesetleri kaldırsa“ dedi bir kadın. „Köpek ölüsüne ceset değil, leş denir hanımefendi“ dedi çok bilmiş biri. Kadın sertçe baktı bu sözü söyleyen adama ve ayaklarının önüne tükürdü adamın. ‚antasından bir mendil çıkarıp gözyaşlarını silerek uzaklaştı oradan. Akşama doğru bir başka tramvayın içinde, köpekleri Adam’dan satın alan genç adam sevgilisinin yanağını öperken „Bak sana ne aldım“ diyerek köpekleri gösterdi. „Bugün en karlı alışverişi ben yaptım.Biri sana biri bana. Ne kadar benziyorlar birbirlerine görüyor musun? Adam da amma aptaldı ha. Yetmiş marka iki köpek. Belki de çalmıştır, kimbilir. Olsun, bize ne değil mi? Dünyada salaklar olmasa, akıllılar nasıl geçinecekler?“ Görüntüleme sayısı: 1509 | Yazdır | E-Posta
1. 13-10-2008 00:01 aahhhh Okumaya başladım. Bi bitmezmiş meğer. Ama iyi ki okumuşum. Böyle mi güzel anlatılır... Su gibi akıp giden, ince ince yaralayan, hüzünlendiren bir öykü. Adam'a, Eva'ya hele hele Monic'e raslasam birgun... Onları tanıyabilsem ve elimi uzatabilsem. Elele daha çekilir kılsak hayatı. Birbirimizin başını okşasak... Mırıldansak usul usul. Aahhh. Ah. Misafir 2. 13-10-2008 00:06 budur. Valla Abdulkadir Hocam, sizin olmasa devam eder miydim bilmiyorum. Malum internet dediğin hız çağı. Herşeyimiz çabuk çabuk, hızlı hızlı, kısa kısa. İyi ki okumuşum. İşte benim hocam. Öykü nedir? Budur abicim. Misafir 3. 14-10-2008 18:17 Özür Sevgili Maral, sevgili Onerios, bu öykünün siteye konulmasının tüm sorumluluğu Derya hanıma ait. Ben uzun olduğunu ona söyledim. Daha önce "Çağımdan Utanıyorum" isimli öykü kitabımda da yayınlanmıştı. Derya hanım isteyince kıramadım. Sizleri yorduğum için özür diliyorum. Ama yorumlarınız sevindirdi beni. Sevgiyle. Konuk Misafir 4. 14-10-2008 20:37 işimiz bu olmalı Güzel eserleri paylaşmadıktan sonra, ne anlamı kalır bu sitenin? Üstelik Savaş ve Barış, Suç ve Ceza, Kırmızı ve Siyah... düşünün bir. Uzun diye okumazsak yanmışız :) Misafir 5. 15-10-2008 00:16 tesekkur Ben Derya Hanım'a katılıyor ve bizimle paylaştığı için teşekkür ediyorum. Sayın Konuk, Sevgiler. Misafir 6. 22-10-2008 20:39 hüzün Monic'e öyle özendim ki... Bir Adam'ım olsa benim de "adam gibi". Öyle korusa, saklasa, sakınsa beni. Hüzünlendirdiniz sayın Konuk. Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Gecenin çılgın karnaval eğlencesine
tanık olan kaldırım taşlarının üstünde hala ayak izleri
vardı. Asfaltın hemen kenarında topuğu çıkmış bir kadın
ayakkabısı, içi su dolu olarak duruyordu. Geceyi anımsatan süs
kağıtları, boş içki şişeleri, ezilmiş kola, bira, fanta
kutuları sokağı kaplamıştı. Korkunç bir izmarit ordusu suların
içinde yüzüyordu. İnanılmaz gibi görünse de, bir prezervatif,
yağmur sularının akıntısıyla, kaldırımın kenarından
aşağılara doğru şişmiş bir balon gibi gidiyordu. Sabah
oluyordu ve kaldırımlar gecenin yorgunluğunu taşıyan, uykusuz
insanların ayak sesleriyle yankılanmaya başlamıştı.
