|
|
| Zehra Başar | ||||
|
Sahi, sessizliğin öyküsünü yazan olmuş mudur hiç ? Sağda solda gezinen irili ufaklı bulutların arasından, öğle güneşi tepemde ışıldıyor. Bu kıyı, uzun yürüyüşlerimin uğrağı. Hemen her gün gelirim buraya. Issızlığında dinleniyorum. Suyun dibine oturuyor,bir önümde yükselen tepeye, bir denize bakıp düşünüyorum. Kendimle başbaşa kalabildiğim için seviniyorum. Kendimle başbaşa kalmak mı dedim ? O ses ne? Büyük bir gürültü kopuyor işte…Nereden geldiğini anlayamıyorum. Yanıbaşımdaki çalıların üzerine dizili serçeler, korkudan ‘pırrr’ diye uçuyor. İyi öyleyse, diyorum.Sen de, gürültünün öyküsünü yaz! Bu ses, bir öykü doğursun. Bu öykü, bir sesle başlasın… Tepeden aşağıya doğru, iyice seçemediğim bir takım yuvarlak cisimler kayalara, ağaçlara çarparak, birbirlerine çarparak, süreğen seslerle yuvarlanıyor. Merakla izliyorum. Yaklaştıklarında, bunların kırmızı, siyah, yeşil, rengârenk boyanmış variller olduğunu anlıyorum. Çıkardıkları sesler boş oldukları izlenimini verse de… Belki de içlerinde bir şeyler gizliyorlar. Kimi hızlı, kimi nazlı, kıyıya yaklaşıyor. Bana çarpmalarından korkarak, büyük kayanın dibine saklanıyor,olan biteni oradan görmeye çalışıyorum. Kıyıda toplanıyor variller. Kimi suya giriyor. Bir dalgayla kıyıya itilip önce, sonra gene suya yuvarlanıyor. Kimi, çalıların üzerinde kaldı. Kuşlar telâşla üzerlerine bir konup, bir kalkıyor. Ses, bitti. Koyun derin sessizliği başladı. Saklandığım yerden dışarı çıkıyorum. Seviniyorum, gözlerim parlıyor olmalı, “buldum, öykü yazacak bir konu buldum!” diyorum. İşte... Variller... Tepeden aşağı yuvarlanan variller... Böylece bir öykü olabilir mi hiç? Elbette hayır. Hiç kolay değil, daha yolun başında umutsuzluğa kapılıyorum. Hiç insan yok burada, öykü kişileri varil mi olacak ? Hani şu hayvanların, ağaçların karakter olduğu öykülerden mi olacak ? Fabl gibi... Alegorik hikâyeler gibi... Ben onlar gibi bir ders vermek, bir mesaj iletmek istemiyorum ki... Varilleri anlamak zor. Keşke, ben bir varil olsaydım, diyorum. O zaman, onları yazmak ne kolay olurdu… Ne yapayım, bugün elimde bunlar var. Suyun üzerinde sallanıp duran üç taneyle, çalıların üzerinde bekleyen iki tane... Kimbilir, düşündükçe belki bir insan girebilir öyküye. İşim kolaylaşır o zaman. Varilleri toplamaya gelen bir çöpçü. Yok, olmaz, buradea çöpçü ne arasın…Ya da öykü anlatıcısı... Ya da bir kamyon şoförü. Hah, neden olmasın ? Sahiden... O büyük gürültü, tepedeki anayoldan geçen bir kamyonun devrilmesiyle çıkmış olmasın ? O zaman bu variller de kamyondan yuvarlanmıştır. Şoför eğer ölmemişse –hemen öldürmesek iyi olur, işimize yarayabilir çünkü- öykünün üzerinde işleyebileceği olası bir karakter... Biraz sonra, varillerini aramaya deniz kıyısına inecektir... Benimle, ya da... Başka birisiyle karşılaşabilir burada... Ancak, henüz görünürde bir insan yok. Tepeden aşağı göz gezdirdiğimde, diğerlerinden farklı, üzerindeki boyalar dökülmüş, eski püskü bir varilin, bir ağaca çarpıp tepenin ortalarında kaldığını görüyorum. Onu görür görmez seviyorum. Güneşin altında, diğerleriyle kurduğu mesafeyle, farklılığıyla ışıldıyor. Olamaz mı ? Belki de, öykü kahramanımız bu... Kendiliğinden ortaya çıktı bile... Diğerlerinden farklı... Başına bir değil, iki olay gelmiş. Hem kamyondan fırlamış, hem bir engele çarparak, arkadaşlarından ayrı kalmış...
Kıyıya iyice yaklaşıp bakıyorum, onları daha iyi tanımalıyım. Belli ki, pek kalın olmayan bir metalden yapılmışlar. Renkleri farklı olsa da, hepsi birbirine benziyor. Hepsi birbirine mi benziyor dedim ? Evet ama, benzerliklerden öykü çıkartamam ki... Hepsinin yuvarlak metaller olduğu düşüncesinde kalırsam, farklılıkları çoğaltıp, büyütüp, hayat veremem onlara. Öyküye giren her şeyin, birer öykü öğesi olarak, özelliklerinden doğabilecek anlamlarını yaratamam. O zaman, herkesin zaten bildiği bir tip yerine, kendilerine ait bakış açılarıyla, duruşlarıyla karakterler çizeceğim... Eşi olmayan karakterler... Sadece bu öykünün içinde, bu öykünün zamanına ait olabilen. Sadece, bu öykünün içindekilerle ilişkiye girebilen. Bu atmosferde yaşayabilen, başka hiçbir yere alınıp konamayan. Gerçekliklerini, inandırıcılıklarını burada taşıyan mikrokosmoslar olmalı... Öykü, evrensele uzanan bir yolda ilerlemeli. Tek olanı kullanarak, genel olanı açıklamalı. Öyleyse, farklılıkları görmeye başlamalı... Biraz daha dikkatle baktığımda, kıvrımlarını ve kulplarını görüyorum . Sonra...Aşağı yuvarlanırken, kayalara çarpmış kimisi. Metal, bazı yerlerde içine dönmüş. Boyaları çizilmiş. Kimisi, hiç yara almadan kurtulmuş. Kimi kıyıda, kimi suda, kimi çalıların arasında… Ya yukarıdaki varil ? O, hâlâ ağaca dayanmış bekliyor. Onu şimdilik serbest bırakıyorum. Önümdeki varillerin arasında geziniyorum. Suyun içinde olanlar, sallanıp duruyor. Birbirlerine çarparak ses çıkartıyorlar. Konuşuyor olmalılar. Variller konuşamaz mı? Kim demiş? İstasyonda bekleyen iki trenin uzun uzun sohbet ettiğine hiç mi tanık olmadınız? Konuşuyorlar işte; önceki hayatlarının güçlüğünden, çektikleri sıkıntılardan, içlerinde taşıdıkları yükün ağırlığından söz ediyorlar. Uzun süre bir depoda bekletilmişler. Geldikleri yeri biliyorum. Geniş bir bahçedeydi depo. Karanlıktı. Kapıyı, zaman zaman içeri girip sayım yapan, ya yenilerini getirip koyan, ya da bazılarını aralarından çekip çıkartan iki görevlinin dışında kimse açmıyordu. Yanyana dururken karanlığı paylaşıyordu arkadaşlıkları. Yeni ilişkiler kuruyorlar şimdi. Tek başına yukarıda duran hurda varilden uzaklaştıklarına seviniyorlar. Ne de olsa, onu yanlarına hiç yakıştırmıyorlardı. Olayın şoku mu ? Ne diyorsunuz...Tepeden aşağı inerken, kahkahalar atıyorlardı. Tersine, çoktandır kapalı oldukları yerden kurtulmanın, özgürce iki yana salınarak havalanmanın keyfi içindeler. Biri dışında... O hâlâ, kendisine ne yapacağımızı merak ederek, yukarıda bizi bekliyor.
Öyküyle hayatın bir resmini çizmem gerekiyorsa, bu canlı bir resim olmalı. Bu ölü parçalar, henüz birbirleriyle ilişkiye geçemedikleri için, ilişkiye girmelerinde köprü oluşturacak öğelerden mahrum oldukları için, yaşayamıyor. Onlar hakkında bilgi sahibi olmak, başlarından geçen bir tek olayı bilmek yetmiyor... Öykünün zamanı, varilleri tepeden yuvarlanmaya başladıklarında gördüğüm andan bu yana başladı. Benim zamanımsa öykününkinden farklı, kendi başına ilerliyor. Vakit, öğleyi çoktan geçti. Her gün bu saatte esen ikindi rüzgârı, gene esmeye başladı. Gökyüzü bulutlanıyor. Rüzgâr artıyor, gökyüzü iyice karardı şimdi. Bu ışıksız, umutsuz ikindide… Tepeden bir ses geliyor gene. Başımı kaldırdığımda, ağaca takılmış olan kahramanımın kımıldadığını, bir dış gücün, rüzgârın, onu takılı olduğu yerden kurtarmaya çalıştığını görüyorum. Öykü yaşamaya mı başlayacak ne? Bütün variller susuyor, dalgaların sarsıntısına rağmen, neredeyse salınımlarını durdurarak, onu izliyorlar. Kendini rüzgâra bırakmasını bekliyorum. Öyle şiddetli esiyor ki rüzgâr, bıraksa, kıyıya ulaşacak. Ama istemiyor, ağaçtan kurtuluyor ama,ötekilerin yanına gelmek yerine, bir çalının arkasına atıyor kendini. Kıyıdaki ler rahat bir nefes alıyor… Onların istediği oluyor ama, farklı ve karşıt özellikli olanın uzaklaşmasıyla durum benim için biraz daha umutsuz. Nasıl yazacağımı, ne olacağını bilmiyorum... Belirsizlik, canımı sıkıyor. Öykülerin başında bir kesinliğin, belirliliğin açıkça yer almaması elbette iyi. Mark Twain, “ Bir öykünün kişileri, olasılıklar içinde kalmalı...” diyor. Öyle ya, kolayca ele geçmemeli öykü, ilerledikçe kazanılan bir şey olmalı. Kolayca ele geçmeyen o tılsımlı güce sahip olanlar değil midir onları cazip kılan, bizi peşinden koşturup duran? Uygun olmayan, kolaycı rastlantılara da başvurmamak gerekir. Okuyana aldatılıyormuş hissi veriyor. Gerçek hayatta rastlantılara pek şaşırmayız da, kurmacanın mantığı bambaşka… Öykü öğelerinin tamamının, sağlam neden sonuç ilişkileriyle örülmesi gerekiyor. O yüzden, bir kurmaca kişisinin, gevşek bağlarla örülmüş, düzeni belirsiz dünyamızda yaşayamayacağı, bizden birinin de bambaşka bir düzene sahip olan bir kurmacada yaşayamayacağı söyleniyor...
Biraz önce, rüzgârın yardımıyla yer değiştiren tepedeki varil sayesinde öykücük biraz kımıldar gibi olsa da... Bunlarla pek ilerleyemiyeceğim. Ancak gene de, öyküden vazgeçmemi engelleyen bir çekim var burada, beni bir bekleyişte tutan, inatçı bir istek var. Bu kıyıda gerçekten bir öykü olmalı. Eğer öyleyse, onu sırtında taşıyan, henüz kendini açığa çıkarmamış bir öykü kişisi de var. Belki de, varillerin aşağı yuvarlanmaya başladığı tepeden küçük, parlak bir ışık uzanacaktır. Oradan gelecek olanın ışığı olabilir, kimbilir ... O ışıkla gelecek olanın getireceği bir dil, onunla gelecek olaylar, duygular, gelişmeler... Belki de variller, buzdağının görünen ucudur. Belki de, sadece öykünün atmosferini oluşturacaklar...
Gökyüzü simsiyah oldu, aralıklarla gümbürdüyor. Neredeyse yağmur yağacak. Islanacağım ama olsun, diyorum. Altına sığınabileceğim, ardımdaki şu kaya oyuğu var ya... Başımı kaldırıp bulutları gözlüyorum. Güçlü bir gökgürültüsüyle sarsılıyorum. Dağ kımıldıyor... Nasıl karardı ortalık ama…Ardımdaki tepede şimşekler çakıyor. Ürküntüyle izliyorum. Sayısız ışık demeti, ardı ardına düşüyor tepeye. Bir ışık ilgimi çekiyor, öyle uzadı ki, çakıp sönmüyor diğerleri gibi, asılı kaldı orada sanki, büyüyor birden, tepe öyle ışıldıyor ki, yanıyor gibi… Işığın ardında biri mi var? Bir karaltı seçiliyor ardında. Işık, bir bedene dönüşüyor şimdi, bir erkek bedeni bu, bir adam çıkıyor ortaya…Onunla birlikte, büyük bir gürlemeyle yağmur boşalıyor… Öykünün yüreği atmaya başladı işte... Bu, kaza geçiren kamyonun şoförü olmalı. Güçlükle yürüyor adam, otlara tutunarak, kayarak, koşarak, aşağı inmeye başlıyor. Yakınından geçerken, öykünün karakteri olmaya aday, bizim hurda varili görüyor. Yaklaşıyor , bacağını olabildiğince geriye atarak, varile okkalı bir tekme savuruyor. Varil, çalıdan kurtuluyor, kayalara çarpa çarpa, hoplaya zıplaya, hızla uzaklaşıyor. Tepenin diğer yamacına yuvarlanıp gözden kayboluyor. Bense, böylece eski kahramanımı sonsuzluğa yolluyor, hayatımdan memnun, yenisini saygıyla selâmlıyorum. Merhaba...Öykünün başında seni iyiki öldürmedim… Kararlıca tepeden aşağı iniyor adam, yağmura, çamura aldırmıyor. Yaklaştıkça, zayıf, incecik bedenini seçiyorum. Yağmurdan korunmak için başını, omuzlarını kısmasına rağmen kısalmayan olağanüstü uzun boyunu, yırtık gömleğini, gömleğinin kolundaki, boynundaki kan izlerini görüyorum. Tedirgin, oldukça sinirli. Öyle ıslanıyor ki, başına yapışmış saçlarından, omuzlarından fıskıye gibi yağmur suları akıyor.Yakınıma geliyor, üzerinde varillerin asılı kaldığı çalılığın önünde duruyor. Uzun uzun bakıyo onlara. Kıyıya iniyor, şimdi yanıbaşımda… Yemyeşil gözleri var... Bir bacağını kaldırıp, dalgayla beşik gibi sallanmakta olan bir varilin üzerine koyuyor. Varil, sallanmayı bırakıp, toprağa oturuyor. Gözlerini uzaklara dikiyor adam, yağan yağmura karışıp neredeyse görünmez olan denize bakıyor. Ağlıyor.
Eğer hâlâ ateşin etrafında ağzımız açık oturuyor, olan bitene şaşarak öykü dinliyor olsaydık, eğer hâlâ o eski zamanlarda olsaydık, ‘sonra ne olmuş’ sorusu, yeterli olabilirdi, diyor E. M. Forster. Yukarıdaki anlatım da, olayların yanyana dizilişinden başka bir şey değil. Nedensellikleri yok, dünyasını kuramamış ve bütünlüksüz. Sizce öyle değil mi? “Kral öldü, arkasından kraliçe de öldü.” dersek, bir öykü anlatmış oluruz, diyor gene Forster. “Kral öldü, üzüntüsünden kraliçe de öldü,” dersek, olay örgüsünü örmeye başlamışızdır…
Oysa artık farklı bir merakımız var. Zihnimizi nedenlerle niçinlerin yanıtları için çalıştırmayı öğrendik. Her öğe, öykünün her parçası, birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlı olmalı. Öyleyse bir öyküde salt neyin olup bittiği değil, nasıl olduğu ve neden öyle olduğu sorularına da yanıt vermeli. Bu soruların yanıtları ise, mantığa uygun olmalı. Bu, olay örgüsü. 'Sonra ne olmuş’ sorusu yerine, ‘niçin’ sorusunun geçtiği yer. Zamanın içinde ilerleyerek öyküyü kuran, bütünlük ve anlam içeren, birbirine bağlı olaylar dizisi…
Yağmur, olanca hızıyla yağıyor. Adam yağmura, çakan şimşeklere kayıtsız, kıyıda dikilip duruyor. Kolundaki yara hâlâ açık. Kanıyor. Kamyonu tepenin üzerindeki dönemeçte, yol kıyısında paramparça... O devrildiğinde, içinde öleceğini sandı. Hemen, oracıkta. "Keşke!" diyor. Başı zaten beladaydı, bir kez daha… Kumar oynuyor adam. Borcu öyle büyüdü ki, ne eve dönebilirdi, ne köye… Belki, diyordu ama, şu varil işini bitirip dönünce satarım kamyonu, belki , borcun birazını... Bütünüyle, her şeyini yitirdi şimdi. Geri dönemez. Masa başlarında, her şeyin yitirildiği anı iyi tanıyor. Kaçıp gitmek gelir akla böyle zamanlarda unutmak, unutulmak için, kurtulmak için...Ölmek ve öldürmek de gelir. Çıkışı olmadığında insanın aklına, her şey gelir. Bugün, kurtuldu. Sık sık ölmeyi düşünen bir insan bir kazadan kurtulduğunda nasıl bir şaşkınlık yaşarsa, onu yaşıyor. Sevinse mi, üzülse mi? Onu belki de artık kendi yükünü taşımaktan kurtaracak olan bir ölüm ihtimalini elinden kaçırdı. Hayat, tüm işvesiyle onu bir yerden ele geçirebilecek mi? Yoksa… Evet. Bu adam, genel hatlarıyla kendi öyküsünü yazmaya, bana kendini tanıtmaya başlıyor. Olaylar, örgülerini örmeye başladı. Hikâyemi, artık nedensellikleriyle dokuyabilirim. Dokumanın her ilmiği, yeni bir neden sorusu sorduruyor bana. Yeni yanıtlar bulabilirim. Bütünlük duygusuna ulaşana kadar, öykü kendini tamamlayana kadar örmeye devam edebilirim. Örgüyü, mekanik bir neden-sonuç ilişkileri biçiminde anlamamak gerek elbette. İnsan var işin içinde, duygular, düşünceler, davranışlar, çelişkiler, geri dönüşler, kararsızlıklar, insana ait her şey var. Anlamı ve bütünlüğü oluşturan, bunların bir araya gelişleri. Daha ötesi, bir araya gelişlerinde verilen biçim- form. Bir diğer deyişle, öyküyü olayların belli bir düzenle ve dizilişiyle yaparken ve anlamlandırırken, bütünlüğünü kurarken, anlaşılırlığını da sağlamak. Elbette olayların dizilişi, gerçek hayattakinden farklı olacak. Gerçekte, iki olay yanyana, aynı anda olabilirken, kurmacada ardı ardına gelecek. Gerçekte, olayın bir başlangıcı, bir gelişmesi, bir sonu varken, kurmacada olayların dizilişini anlatmaya, ortadan ya da sondan da başlayabiliriz.
Onu daha iyi tanımak için, yağmura rağmen kaya oyuğundan dışarı çıkıyor, iyice yaklaşıyorum. Gerçekliğini, inanılırlığını sağlamak için, onun hakkında herşeyi bilmeliyim. Öyküde anlatmayacağım kadar çok şey... Gerektiği kadarını anlatırım. Ne eksik, ne fazla. Eksiklik, yapıtın iç mantığını bozar, bütünlenmesini engeller, onun canlılığına zarar verir. Fazlalıklar, öykümü bozar. Öyle kararlı olmalıyım ki, tam bu öykünün taşıyabileceği kadar olmalı ağırlıklar... Burada böyle denize dönmüş kımıltısız dururken, onu nasıl daha iyi tanıyacağım? Bana kendini mi anlatacak? Geçmişini, düşüncelerini, duygularını… Peki, bu öyküyü nerey götürür? Bu, öykünün atmosferini kurmama yetecek mi? İşte, öykü gene duraklıyor. Yaşayan bir öykü olmasını istiyorum ben. Kendi bakış açımı versem ona, kendi yorumlarımı ona uyarlasam, öykü kişisine değil de, bana uyan duygu ve düşünceler olması ihtimali yok mu o zaman? Hayatın bir resmini çizmekse bir anlamda yazmak, bu resmin benim değil de onun çizdiği bir resim olması gerekmez mİ? Olmaz! Benim aracılığımla öykü kendini anlatamayacak. Benim parmağımla gösterdiğim yere gitmeye zorlandığında okur, öyküye inancını yitirip, öyküyü bırakacak.Benim dolayımımla değil, dolaysız bir anlatımla yazılmalı bu öykü…Adam, kendi öyküsünü yazmalı…O, ben onu tanımadan önce de vardı çünkü. Durduğu yerden biraz kımıldatırsam onu, kendini vermesi için azıcık fırsat yaratırsam diyorum, gerisi geleck gibi… Öykü de kımıldamaya başlayacak o zaman. Herhangi bir davranış, bir söz, bir düşünceyle olabilir bu kımıldayış, bir karar olabilir… Benim değil, onun temsil ettiği değeri, anlamı ve düşünceyi oluşturacak bir kımıltıdan söz ediyorum.
Öykü ilerledikçe, önceki kararsız duruşlar, kararlılığa, bir dengeye dönüşmek ister. Öykü boyunca bir dizi kararlılık ve kararsızlıktan sonra ulaştığı dengede son gibi görünür bize öyküler. Geçici bir dengeyle rahatltır, bir nefes lır öykü am kim diyebilir ki öykülerin gerçekten sona ulaştığında bittiğini? Öyle ya! Öykü, hayata açılan bir parantez değil miydi ? Biz onu yazmadan ya da okumadan önce başlamıştı. Bittikten sonra da, belki kendisinde, büyük bir olasılıkla da başka öykülerde sürer…
O adama nasıl yakınlık duyuyorum!.. Olağanüstü bir ilgi duymaya başladım ona. Zamanı, benim zamanıma giriyor iyice. Öykünün zamanını yaşıyor gibiyim. Gene de, öyküm, içindeki hakkında her şeyi açıklayabileceğim izlenimini vermeli. Onların gerçekliğini sağlamak, ancak böyle mümkün olabilir. Dedim ya, onlar zaten vardı. Ben, hayatlarına bir parantez açmak istiyorum. Öykü bittikten sonra da yaşayacaklar. Hava iyice karardı. Neredeyse akşam olacak. Yağmur hızını kesti. Şimşekler seyreldi. Öykünün zamanı yavaş ama benimki hızla ilerliyor. Geriye dönmek için yürüyecek uzun bir yolum var. Bir an önce buradaki işimi bitirmezsem, bu karanlıkta, bu bilinmezlikte kaybolacağım. Oysa adam, bütün varlığıyla, düşkırıklığıyla, yırtık gömleğiyle, düşünceleriyle orada, kıyıda bekliyor. O da, benim gibi üşümüş olmalı. Gidecek bir yeri, kimsesi yok. Onu, akşamın bu saatinde, bu soğukta, bu ıssızlıkta tek başına bırakamam. Onu orada, sonsuz bir bekleyişe mahküm etmem demek, doğumun yarıda kalması demek. Hem onu hem kendimi yokluğa mahküm etmem demek…
Önce, bu yalnızlıktan kurtulmalıyız. Başımızı sokacak bir evimiz bile yok burada. Hani, bir ev olsa… İçinde bir insan da olurdu değil mi?… Dönmeliyim artık. Karanlıkta yolumu nasıl bulacağımı bile bilmiyorum. Böylece bıraksam adamı burada…Yarın gene gelsem… Gene burada bulur muyum onu? Ne o ? Gene bir ses... Kapı mı gıcırdıyor? Öyle bir ses duyuluyor kıyıda! Bu küçücük koyun dibinde, tepenin kayalarla sonlandığı köşede, bir ev… Küçücük bir ev bu, küçük de olsa, gerçek hayatta bu koya sığamazdı. Ama işte, orada, tam karşımda duruyor. Sokak kapısı yavaşça açılıyor. Çekingen, ürkekçe... Bir kadın çıkıyor kapıdan, işte, elinde bir battaniyeyle dışarı çıkıyor. Adama yaklaşıyor yavaşça, boyu adamın beline ulaşıyor ancak. Onun boyuna yetişebilmek, elindeki battaniyeyi adamın sırtına koyabilmek isterdi. Adam, dönüp bakıyor kadına. Kadın, gel, diyor. Gel içeriye. Adam, isteksiz görünüyor. Kamyonda ölemediğine üzülürken biraz önce... Göz kırpan hayata dönüp azıcık bakmlı mı isteksizce de olsa… Ne yapacağını bilmiyor şimdi. Davet edildiği yere girse mi, girmese mi... Hiç konuşmadan eve doğru yürüdüklerini görüyorum. Kadınla adam, ağır ağır, henüz benim de bilmediğim bir geleceğe doğru yürüyor. Arkalarından bakarken, kadının yüzü geliyor aklıma. Hüzünlü yüz ifadesi, büyük bir yorgunluğu taşıdığı anlaşılan çizgilerine rağmen, pırıl pırıl parlayan gözleri geliyor. Yürüyüşünden, giysilerinden, kullandığı birkaç sözcükten, buralı olmadığı anlaşılıyor kadının. Bu koya her gün geldiğimden değil, bu ev daha önce yoktu burada, ama bir duygu bu, nasıl olduğunu bilmediğim bir biçimde,tıpkı adam gibi, o kadını eskilerden bu yana tanıdığımı düşünüyorum. Tanıdığım herhangi birine benzediği için de değil, kimseye benzemiyor o. Yalnız bu öyküye uyma ihtimali olan, burada yaşayabilecek, bildiğim herhangi bir yerden gelmemiş, bildiğim herhangi bir yere de taşınamayacak olan bir öykü kişisi...Yeni bir gebelik başlıyor, yeni bir doğum daha... O da, bir kaçak olabilir. Öyle çok şiddete maruz kaldı ki, sonunda kocasını öldürdü. Nasıl mı ? Zehirleyerek tabii. Hapisten çıkmış da olabilir. Azıcık parası vardı. Gelip burada bu küçücük evi yaptı. Çocukları onu terketti. Balık tutmayı öğrendi burada. Evin arkasında küçücük bir bahçesi de var. Geçmişini de biliyorum onun, ama öyle uzun ki hikâyesi, gerektiği zaman, gerektiği kadarını anlatacağım. İşte böyle, yeni bir hayatı sürdürmeye çalışıyor burada. Böyle anlatınca iyi görünüyor her şey, oysa kolay mı, sırtında nasıl bir ağırlık taşıdığını biliyor muyuz henüz, kaçaklık ya da hapishane anılarını, bazen pişmanlıkla dolu anlarını, bazen denizin kıyısına çıkıp da "Öldürdüm... Ama yaşıyorum işte. Buradayım..." diye haykırdığını… Ama en çok, en çok çocuklarını nasıl özlediğini, yalnızlığı burada nasıl yaşadığını biliyor muyuz ? Öyküyü anlatmak için olanaklarımız öyle genişliyor ki, görüyoruz, varillerden başladık, bir doğum, yenisini doğuruyor, rüzgâr bile bize yardım ediyor. Şimşek, kayalar, kapının gıcırtısı, yırtık gömlek, uzun boy, sudaki varilin üzerine basan ayak, parlayan gözler, derideki kırışıklıklar, suçlar, pişmanlıklar, yalnızlıklar... Öyküyü kurarken, olay örgüsünü örerken, hepsi bize yardım ediyor. Bu olanaklar sınırsızca uzayabilir, ama gereksizce uzatmamalı, tuzağa dikkat... Sonra, evin içinde bir ilişki başlayacak. Yeni tanışacak olan, kendilerine, hayatlarına dair düşüncelerle dolu, suçluluk, pişmanlıklar taşıyan iki insanın ilişkilerinin taşıdığı olanakların- hele bunlar bir kadın ve bir erkekse- çeşitliliğini düşünmek, beni heyecanlandırıyor. Uzun uzun konuşacaklar. Belki de çok az... Değişik davranışlarda bulunacaklar. Bu küçüklü büyüklü eylemler içinden seçim yapıp öyküye yerleştireceğim. Bazıları, neden oluşturacaklar. Bazıları, sonuç. Bazıları, tam da örgüyü ören ilmekler olacak, onları oldukça önemseyeceğim. Bazıları, sadece atmosfer yaratacak,öyküyü beslemeye yarayacak. İstikrarsızlıklar ve dengeler ard arda gelecek. Ancak, ister istemez düğümü çözmeye yarayan bir doruk noktası olacak. Ona yaklaşırken, bir şey olacağı hissi duyulacak. Diğer değişmelerden farklı olacağı, farklı olduğu anlaşılacak. Çünkü öykü, artık bütünlenmek üzeredir. Sonsuza kadar gidemez. Öyküm, bitmek isteyecek. Mutlu ya da mutsuz, açık ya da gizemli bir sonla bitecek.
Evin kapısının, salt bir mutluluk kapısı olmadığı açık. Eğer öyle olsaydı, hiç çatışma , değişme yaşanmadan bitseydi öykü, okuru büyük bir hayal kırıklığına uğratacak, aldatılmışlık hissini duyuracaktık. Kadınla adamın, içeri girip evin kapısını kapattıklarında öykünün bitmediği, neredeyse yeni başladığı açık. Öykülerin bittiğini düşünmüyorduk ki, böyle düşünmek, sadece onların yaşam deneyimine açılıp kapanmış birer parantez olmalarından değil, öykünün bittiği yerden, anlamın başlamasından. Anlatılanların ötesine geçen bütünsel anlamla, bizdeki sarsıntısının hep sürmesinden... Onu hatırlamamızdan... İyi bir öykünün, sona erdikten sonra bizi kendine geri döndürecek, davranışlarımızı, düşünce ve duyuşlarımızı etkileyecek güce sahip olmasından... Artık dönüyorum. Aklımda kadınla adam, karanlıkta kayalarda atlayıp zıplayarak, yolumu bulmaya çalışarak yürüyorum. Masamın başına oturup, sözcüklerin birbirini davetine boyun eğmeye, parmaklarımı, zihnimi onlara teslim etmeye çok istekliyim. İçim onlarla dolu, o kadın ve o adamla, rengârenk varillerin sudaki salınımlarıyla, kapının umut veren gıcırtısıyla... Onlar kendi bütünlüklerine ulaşıp kendi dünyalarını kurana kadar, onlar beni bırakana kadar, yeni bir yalnızlığa kadar, hiç yalnız değilim artık...
Görüntüleme sayısı: 896 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Tek tük ağacın, birkaç
çalının
bulunduğu kıraç tepe, hızla alçalıp
denize iniyor. Dalgaların kıyıya bıraktığı irili ufaklı
taşların, midye kabuklarının üzerinde oturuyorum. Çevreme
bakınıyorum. Bir öykü yazsam, diyorum. Bu koyda geçen
bir öyküyü anlatsam. Ama kimse yok ki! Kimin öyküsü
olacak?
Burada ancak, sessizliğin öyküsü yazılır.
