| Rüyam(a)sal |
|
|
| Emine Başa | ||||
|
-I- Bir varmış bir yokmuş. Gerçek yalan içinde, hakikat düş içinde, renk ses iken, ışık lâl iken, ben aynamda görüneni tıngır mıngır sarsar iken… Denizi Yokülke’ye açılan çok geniş bir kumsal varmış. Güneş denizin içinde batmak üzereymiş. Deniz kuma, kum ormana, orman dağa, dağ göğe sevdalıymış. Bu sevdanın tarihi çok eskilere dayanıyormuş: Bir rivayete göre Güneş’ten doğan bu Dünya denilen gezegen, neredeyse ilk soğuma anlarından başlayarak ve milyonbinyıl sabırla bekleyerek denizi, kumu, ormanı, dağı ve göğü doğurmuş. Deniz, kum, orman, dağ ve gök de birbirleri içinde ve birbirleri için hep doğurarak koca bir örgüle (örgüt/aile) oluşturmuşlar ve her gün birbirlerine yeni sürprizler hazırlayarak bu sevdanın, bu kozmik dengenin taze, diri, coşkun kalmasını sağlamışlar. Taze, diri ve coşkun kalmasının en önemli nedenlerinden biri de yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya doğru örgülenmeyi reddedip dairesel bir konumu seçmeleriymiş. Yani biri olmadan diğeri olmaz, olmasının bir anlamı kalmazmış. Ve çünkü zaten evren ve evrendeki her şey dairesel, yani yuvarlakmış. Bir başka deyişle dişi… Daha önemli nedense bu koca örgülenin bir liderinin, bir yöneticisinin, bir tanrısının olmamasıymış. Bu nedenle her şey birbirine derin bir içgörüyle, sevgiyle, saygıyla, sorumlulukla, içi titreyerek, yani AŞK’la bağlıymış. İşte o denizi Yokülke’ye açılan o çok geniş kumsalda, anlardan bir an, Güneş denizin içinde batmak üzereymiş. Aslında Güneş’in battığı veya doğduğu yokmuş. O milyonlarca yıldır aynı yerde, gezegenler, asteroitler, göktaşları, kuyrukluyıldızlar ve kozmik tozlarla arkadaş, salına salına, sadece arada sıkıntıdan püskürerek dönermiş. Güneşin yeniden doğup doğmayacağı sorusu, Dünya canlılarının sorusuymuş. Bu bilinir bilinemezlik onları çok endişelendirirmiş. Çünkü hayatlarının hemen hemen tamamı Güneş’e bağlıymış. (Milyonbinyıllar sonra Dünya canlılarından insanın, kozmik dengeye yaptığı kötülükler nedeniyle bu endişenin gerçek olmaya doğru evrildiği ise bu masalın konusu değilmiş.) Güneş, Dünya’yı aydınlatmak, ısıtmak ve yaydığı enerjiyle hayatın hemen hemen tamamının varolmasını sağlamaktan dolayı ne kibirlenir ne de bunun sorumsuzluğunu hissedermiş. Ve bu varoluş, bizim de masalın içine bir türlü giremeyişimizin en önemli nedenlerinden biriymiş.
-II- Efendim, son kez ve tekraren; işte o Dünya denilen gezegenin, o çok geniş kumsalının Yokülke’ye açılan denizinde, anlardan bir an, Güneş, denizin içinde batmak üzereymiş. Masal bu ya, deniz de kumsal da görülmedik, bilinmedik bir renkmiş. Sarıya mavi düşmüş gibi ama yeşil değil, kırmızıya sarı düşmüş gibi ama turuncu değil, maviye kırmızı düşmüş gibi ama mor değil...Miş. Renkler sadece yağıyor, yağarken mutlu gülücük sesleri çıkarıyorlarmış. Çünkü kırmızı, yeşil, mavi olmak umurlarında değilmiş. Ve çünkü -başka canlıların farklı renk algısına hürmeten- insan gözüne has renk algısının yüceltilmediği bir cennetmiş burası. Ve yine çünkü büyük bir orkestra, bu miş mişlerin arasında kendinden geçercesine çalıyormuş. Çalanların ayakları suyun içinde ve çıplakmış. İlk bakışta kadın mı erkek mi oldukları anlaşılamayan orkestra elemanları yaylı sazlar çalıyormuş. Ortada bestelenmiş bir eser ve şef falan da yokmuş. Her sazdan ayrı bir tını çıkmasına rağmen olağanüstü bir uyum varmış. Denizin üzerinde ise binlerce sandal, hafif hafif sallanıyormuş. Sandalın içindeki insanlar ellerinde tuttukları fenerlerle dinliyormuş konseri. Kumsal tarafı da hıncahınç doluymuş. İnsanlar rengarenk örtülerde oturuyormuş. Her nokta ışık içindeymiş. Ateş böceklerinin saklanmaktan başka çaresi yokmuş. Olanları görüntüleyen, olacakları görüntüleyecek olan bir de kamera varmış. O da bu masalın baş kahramanlarından biriymiş. Hafif bir rüzgar esiyor, kameranın arkasında kalan ağaçların yaprakları hışırdıyormuş. Önce bu hışırtıdan anlıyormuşuz orada ağaç olduğunu. Bir ara, denizin ve yaprakların sesini duyup çalmayı bırakan orkestra elemanlarından birinin, diğerlerini sözsüz etkilemesiyle susuvermiş orkestra. Şimdi yalnızca denizin ve yaprakların sesi duyuluyormuş. Kamera açı değiştirmiş ve kumsalın arkasında kalan o sonsuz ormana dönmüş yüzünü. İnsanlar bu kez ormanın konserini dinlemeye dalmış. Tek bir nota atlamamak için ne nefes alıyor ne de kıpırdıyorlarmış. Bu nirvanayı, deniz tarafından gelen ince, tiz bir kadın sesi bozmuş. Karın boşluğundan gelip burnun duvarlarına çarpmasıyla oluşan bir sesmiş bu. Yakıcı, yürek söken… Kamera şaşırmış! Hızla dönüp aramaya başlamış sesin bedenini. Bulur gibi olduğunda bir başkası, derken bir başkası girmiş araya. Kamera açısını genişletmekten başka çıkar yol bulamamış. Tepeden, kuşbakışı izlemekte ve kaydetmekteymiş şimdi olanları. Sazlar girmiş sonra. İnsan, doğa, alet üçlüsü, birbirlerini incitmeden, atlamadan, öylesine güzel bir senfoniye başlamış ki, bu doğaçlama, güneşin battığı yerden ayın doğmasına ve denizin üzerinde dans etmesine neden olmuş. Yıldızlar da öyle… Coşku büyümüş büyümüş… Kamera tekrar yere inmiş, birer birer insan yüzlerinde dolaşmış ve o yüzlerde şimdiye kadar olmadığı denli kararlı bir ışık keşfetmiş: Çalan dinleyen, söyleyen susan, eyleyen duran hiyerarşisine izin vermedikleri için ne kadar mutlu olduklarının ışığını… Öyle ki ortalık daha da aydınlanmış. İnsanların ellerindeki fenerlerden yayılan ışıktan daha güçlü olan bu ışığın, o ana kadar lâl olan dili çözülmüş. Ateş böceklerine seslenmiş: “Sizin ışığınız benimkinden güçsüz değil. Saklanmaya ihtiyacınız yok. Siz de katılın şarkımıza ve dansa. Burada herkes ve her şey birbirini üretmek için var kendince ve kendine. Evrenin dairesel kodunu yeniden keşfettik. Bu aydınlanmaya siz de katılın. Örgülemizin hep ve durmadan bu keşfi yapmasını dileyin.” -III- Bu senfoni, dans ve aydınlanma saatlerce ama saatlerce sürmüş. Sonra birden orkestra susmuş. Kumsaldaki insanlar koşturmaya başlamış. Deniz tarafında da bir devinim olmuş. Bütün sandallar tek bir sandal etrafında toplanmış. Büyük bir fısıltı kumsalı sarmış: AŞK geliyor, AŞK geliyor, AŞK geliyor... O sandalın içinde iki kişi varmış. Ay, denizle oynaşını bırakıp azizlerin başındaki haleye benzer ışık huzmesini o iki kişinin başına göndererek saygıya durmuş. Herkes ve her şey bu saygıya katılmış. Çünkü AŞK taşıyıcılarıymış onlar. Ve çünkü her şey AŞK’tan doğarmış. Ve yine çünkü örgülenin daha milyonbinyıl ayakta kalmasının tek yolu AŞK’mış. Bu yüzden sandal -evrendeki her şey gibi- gururla ama kibirsiz ağır ağır ilerliyormuş. Ateş olmadan AŞK olmazmış. Kumsaldakiler ortaya çalı çırpı yığmış. Ve o dağ gibi çalı çırpıyı tutuşturuvermişler. Hiç görülmedik bir renge bürünmüş gece yeniden. İnsanlar ateşin etrafında el ele tutuşup bir zincir oluşturmuş. Kamera gözlerini sandala odaklamış. Yüzlerce sandal, o iki kişiyi taşıyan sandalın sağında ve solunda, kıyıya paralel düz bir çizgi halinde dizilerek kumsala doğru ilerlemiş, ilerlemiş… Kıyıya gelince önce AŞK taşıyıcılar, arkasından diğerleri atlamış çıplak ayaklarıyla. AŞK taşıyıcıların başına çiçeklerden yapılmış taç yerleştirmişler. AŞK taşıyıcılar da diğerlerinin başına takmış aynısından. Ay buna hiç gücenmemiş. Çünkü şimdi sıranın çiçeklere geldiğini biliyormuş. Kumsaldakilerin sırtı ormana, yüzü denize, denizdekilerin sırtı denize yüzü ormana dönükmüş. Ellerini birbirlerine kenetleyerek kilometrelerce zincir oluşturmuşlar ve hep birlikte ateşe doğru yürümüşler. Ateşe doğru yürümek, AŞK’ın hasretini dindirmiş, hararetini söndürmüş. AŞK ve ateş kucaklaşıp birbirlerinde erirken, kumsaldakiler ve denizdekiler birbirlerinde çoğalmış. Bu çiçek, renkışıkses bahçesi içinde, örgülenin en yaşlılarından biri seslenmiş: "AŞK taşıyıcıları dansa davet ediyorum." demiş. Orkestra aletleri –daha çok yaylı sazlar- bu yaşlı sesle şaşkınlıktan kurtulup çalmaya başlamış. İnsanların iç sesi de bu müziğe eşlik edince ortaya lirik bir oratorya çıkmış. AŞK taşıyıcılar iki adım atarak ateşe iyice yaklaşmış. Birkaç saniye yüzleri birbirlerinin yüzünde öylece durmuşlar, AŞK, gözbebeklerinin içinde büyümüş, büyümüş… O kadar güzelmiş ki yüzleri, bu güzellikten ateş canlanmış, orman bütün börtü böceği bağrına basarak en güzel kokusunu salmış. Kestane, çam, ıhlamur, ardıç, tarçın, sandal, defne, servi, ceviz, incir birbirine göz kırpmış, rüzgâr keyfinden ıslık çalmaya başlamış, ay yeniden denizin bedenine kıvrılmış, deniz kımıl kımıl olmuş… AŞK taşıyıcılar dönmeye başlamış. Az sonra diğerleri de katılmış bu dansa. Dönmüşler dönmüşler… Yere, göğe, denize karışmışlar. Birden gökten bir şeyler yağmış. Yıldızmış bunlar. Milyonlarca, milyonlarca yıldız yağıyormuş. Deniz, kumsal, insanlar yıldız içindeymiş. Bir tane de benim avucuma düşmüş. Sana vermişim yıldızı. "Bu çılgın gecenin anısına sakla benim için, beni sakla" demişim. Sonra sen, senin avucuna düşenden bir tane bana vermişsin. "Sen de beni sakla, yerde gökte ve denizde” demişsin. Ve bir aryaya başlamışsın. Herkes susmuş. Sonra ben almışım bıraktığın yerden şarkıyı. Sesim yükselmişyükselmişyükselmiş…
“Stoooop!” Veya çığlığım! Uyandım! Rüyamdaki anlatıcının yüzünü ise anımsayamadım. ............ Not: Eski bir rüya, masallaştırılarak yeniden kaleme alınmıştır. (Mayıs 2008) www.eylulguz.blogcu.comGörüntüleme sayısı: 907 | Yazdır | E-Posta
1. 22-07-2008 00:20 Ah! bu masalda ben de olsaydım Böylesi bir düşü görmek için yahut masallaştırabilmek veya kurgulayabilmek için zaman uzam ötesine geçmek gerekir düşüncesindeyim Masalının özneleri giderek çoğalacak sanırım. Zira her okuyucuyu anlatıda kuşatan esenlik,coşku,'bir'lik duygusu yokülkeye ulaşma özlemini yakıcı bir sızıyla duyuruyor. Masalının geçirdiği duygular için teşekkür ederim Misafir 2. 22-07-2008 21:26 hakikat... Mine'ciğim hep söylersin; "hakikatle gerçek başka şeylerdir" diye. Bu masalın, bir hakikat olduğuna çok inanıyorum ve kendini masalın içinde gören herkesle bir gün 'Yokülke'de buluşacağıma da... Ben oraya gittim. Bildiğim dil ancak bu kadarını ifade etmeye yetti. Asıl ben teşekkür ederim bu duygudaşlık için. Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




