| Sevmek Zamanı |
|
|
| Mihriban Uygur | ||||
|
Yaşarken düş oluyor Gün batımları aceleci Güze dönüyor doğa Bir iz kalıyor güneşten...
Bir yaz evi orası. Kapıları kumsala ve denize açılan. Pencerelerinden ikindi meltemi süzülen. Saf ketenden dantelli perdeleri hafifçe salınan. Çay vakti. Beş dedin mi çay hazır. Yarım saat içinde verandaya bakan pencerenin önündeki masa kurulur, çaylar fincanlara dolar. Fincanlar...Uçuk pembe çiçeklerle bezeli, narin kesimli orta boy çay fincanları. Çaylar mutlaka bu zarif fincanlarla içilir çay vaktinde. Odaya dış kapıdan süzüldüğünde neredeyse çay vaktinin sonu gelmiş. Fincanlar son kez doldurulmuş. Sohbet tavsamış biraz. Onu farkedince hemen sofraya çağırıyorlar. “Gelsene çay iç.” Sofraya oturmamak olmaz. Yaz evinde günün en önemli işlerinden biri bu. Çayın yanına mutlaka kek veya kurabiye yaparlar. Fırından küçük simitler alırlar. Masaya isteksizce oturuyor. Sandalyeyi eğreti çekiyor. Burnuna taze kurabiyelerin tereyağı kokusu geliyor. Tadlarını düşlüyor. Vanilya, tereyağı, şeker karışımı, gevrek, ağızda dağılan. İçi almıyor tereyağını. Keşke limonlu kek olsa. Hafif, ferah, uçucu tadını özlüyor. Biraz soğumuş çayını küçük küçük yudumluyor. Gözleri pencereden dışarıya takılıyor. Kumsalda canlılık kaybolmamış. Gençler cıvıl cıvıl kaynaşıp duruyor. Denize girip çıkıyorlar. Bir grup genç halka olmuş oturuyor, gülüşüyor. Denizde top oynuyorlar. Neşeliler. Bir an onların geleceklerine uzanıyor. Aşklar, flörtler, ayrılıklar...Derken uygun bulunan bir evlilik. Çalışıp kazanma, mal mülk, çocuk edinme. Belki kavgalar, boşanmalar. Yaşam durduğu yerde durmuyor. Birden bütün olasılıkları tüketiyor, zamanın sonuna gelmiş gibi. İstemsizce bakışları kendi bedenine kayıyor. Olduğu yerde duruyor. Bütün dramların dışında. Bu pencerenin kenarında. Bu hasır sandalyede. Bu yaz ikindisinde. Yaz evinde. Yudum yudum aldığı çayın tadını duyumsuyor. Anlatılacak bir hikayesi yok. Başkalarının hikayelerini de tüketmiş. “Daldın gittin, neyin var?” Ev sahibi kuzeninin sesi. Eşi dostu eve toplayıp hoşnut etmek arzusuyla bütün yaz eğlencelerini sunar, herkes de bu memnuniyet oyununa gönülden katılır. Bir tek o. Oyunbozan. Derinden bir huzursuzluk yayar. Kuzeni hep hisseder. İncecik bir hüzün, bungunluk... “Yok birşey. Dışarı bakıyorum. Bu yıl gençler çoğalmış sanki.” “Yeni aileler taşındı. Doğru, çoluk çocuk da çoğaldı.” Lafı sürdürecek birşey bulamıyor. Kuzen de bu konudan pek haz etmemiş gibi. Evli, ama çocuğu yok. Elini kolunu bağlayan birşeyler var sanki. Bu küçük rahatsızlık işaretleri, susarak geçiştirmeler. Şimdi birlikte dışarı bakıyorlar. Kuzen uzun süre kıpırdamadan kalamıyor. Yavaşça kalkıp çay masasını toplamaya başlıyor. Rahatsız etmek istemez gibi hafif bir sesle “Kurabiye almıyor musun?” diye soruyor. “Böyle çay güzel. Birşey yemeyeceğim.” “Birazdan yemek hazırlıklarına başlarız. Bu akşam mangal yakacaktık, ama rüzgarda olmaz. Eti ızgarada yaparız artık.” Sözcükler havaya karışıyor. Pencerenin dışına dalmış gitmiş. Bu akşamüstü saatlerinde zaman donmuş gibi. Kumsalda kıpırdaşan gençlerin siluetleri bütün atmosferi saran durağanlığın içinde küçülüp küçülüp yitiyor. Böyle anlarda içindeki koca boşluğu karanlık bir dehliz gibi duyumsuyor. O dehlizde yokolmak içten bile değil. “Dur” diyor içindeki ses. “Dur gitme”. Rüzgarın sesi geri geliyor. Keten perdenin devinimlerini ayrımsıyor. Yine zaman geçiyor. Mutfaktan tabak çanak gürültüleri. Yine akşam yemeği hazırlıkları. Hep kendini unutma çabaları. Bu düzen, bu törensellik. Akşam yemeklerinde herkesin sağlığına, başarısına, dostluğa, güzel ilişkilere içiliyor. Erkekler denize nazır rakı sofralarında keyif içinde, karnı doyurulmuş tatlı tatlı uyuyan bebekler kadar hoşnut. Kadınlar hep fazlasıyla neşeli. Hep bir cıvılıtı, bir kıkırtı. Ayağa kalkıyor. O arada yine zaman geçmiş. Gençler kaybolmuş. Kumsal bir başına. ******************************** Gece kıvrana kıvrana uyanıyor. Ter basmış. Düş mü karabasan mı bir tuhaf. Bölük pörçük birşeyler hatırlıyor. Babası ağlıyor. Başını iki elinin arasına almış. Gözlerini göstermeden. Usulca. Küçük küçük hıçkırıklarla. Narin bir genç kız sanki. Babasının başını okşuyor. Bir anne ihtimamıyla. Sonra ıssız bir patikadan üç tekerli bisikletle gidiyor. Önünde küçük bir oğlan çocuğunu kavramış. Ağlıyor pedalleri çevirirken. Sessiz akan gözyaşları. Düş parçacıkları giderek zihninden siliniyor. Doğrulup kalkıyor. Usulca mutfağa uzanıyor. Bir bardak su doldurup içiyor. Gözü kumsala bakan pencereye takılıyor yine. Ay büyümüş parıldıyor. Rüzgarın artmış olduğunu uğultusundan anlıyor. Gözünde karanlık kumsalda bir şezlonga oturmuş uzaklara bakan yaşlı bir adam beliriyor. ********************************** Kahvaltı sonrası köye yürüyüş de alışkanlıklardan biri yaz evinde. Bir alışveriş uydururlar, çay içip dönerler. Kadın kadına. Sabahları bir canlılık olur içinde. Kadınlara kolayca katılır o da. Yolda karşılaştıkları herkese kuvvetli ve canlı bir günaydın, tarlalarda çalışan köylülere de kolay gelsin diye seslenirler. Ara sıra yaz evlerinde tamirat işlerine bakan genç adama rastlarlar. Esmer, uzun boylu, yapılı. Saçlarını arkadan toplamış. Yakışıklı, yağız. O köyün insanı değil. Kadınlar topluluğu ona özel bir ilgi gösterir. “Günaydın Yusuf. Bize de bir ara uğra. Banyoda duş akıtıyor. Ne zaman gelirsin?” Konuşmalar uzar gider. Yusuf tek kelimelik cevaplarla yetinir. Biraz tedirgin, utanmış, bir an önce yoluna gitmeye bakar. Yine uzaktan Yusuf görünüyor. İlk kez yüzüne dikkatlice bakıyor. Hafif çapkın bir gülümseme. Ağırbaşlı bir duruş. Dişlerinin düzgünlüğü ilgisini çekiyor. Siyaha yakın koyu renk gözlerinde ürkütücü bir derinlik. Tuhaf. Kendini ele vermeyen bir çekicilik. Ayrıldıktan sonra bir süre onu düşünüyor. Yüzündeki çizgileri hatırlıyor. ******************************** Akşamüstü çay saatinden çalıp kısa yürüyüşler yapar. Gelişigüzel patikalara girer, çoğu kez bir tarlaya, bahçeye ya da denize çıkan bir yoldan isteksizce geri döner. Düzlük boyunca, ufukta hep sitelerin bir örnek evleri görünmeye devam eder. İstese de kaybolamaz bir türlü. Zaten bu özlediği birşey değil. Hep dönüşün olacağını biliyor artık. Bu kez farklı bir patika izliyor. Biraz uzunca otların arasında şortunun açık bıraktığı bacakları çiziliyor. Dikkatlice önüne bakıp ilerlerken birden yol bitiveriyor. Bir bahçe çitine dayanmış. Bahçede çalışan genç adam işinden başını kaldırdığında o kopkoyu gözlerle karşılaşıyor. Yusuf. Duyulur duyulmaz hafif bir çığlık çıkıyor dudaklarından. Eliyle ağzını kapatıyor. Genç adam belli belirsiz gülümsüyor. Tanımış sanki. Zor duyulur bir sesle “kolay gelsin” diyor ve geriye yürümeye başlıyor hızla. Epey uzaklaştıktan sonra hafifçe dönüp bahçeye bakıyor. Genç adam görünmüyor. Geniş araziye gelişigüzel dağılmış tek katlı özensiz beton binalar, aralarındaki bahçeler ve tarlalar başka bir deniz gibi. Bahçe çapalayan yağız adam bu denizin bir yerinde küçücük bir nokta, yitip gidiyor. ****************************** Gece düşünde yüzler. Tutkun erkek yüzleri. Yaşamından bölük pörçük anılar. Geriye en belirgin bu yüzler kalmış. Fazla bakamamış onlara. İçini ağırlaştırmışlar. Kaçmış. Onlar peşini bırakmamış. Zamanda donup kalan aşık yüzler. Ter içinde uyanıyor. İçeriye perde aralığından ay ışığı süzülüyor. Tahta mobilyalarla kilimlerle özenle döşenmiş odada bir başına. Alacakaranlıkta. Gözlerine yaşlar doluyor. Bir gurbetlik hissi kaplıyor içini. Sılası da yok ki. Hep yolcu o. İçini hafif tutuyor böylece. Yüklenmiyor hiçbirşeyi. Yatakta doğruluyor. Derin bir soluk alıyor. Gözlerini elleriyle kuruluyor. Kendi kendine hafifçe gülümsüyor. Biraz ferahlıyor. ****************************** Birkaç günde bir sabahları denize inilir. Neden her gün değil? Bilmiyor. Bu düzene soru sormadan uyuyor. Denize inmek orada bulunmanın fazladan bir armağanı gibi. İki saat içinde sahildeki herkesi incelerler, gazetelere göz gezdirirler, biraz da deniz eğlencesi. O herkesle birlikte denize girmez, onlar gitmek üzere toplanırken şöyle bir ıslanır çıkar. Sudan, ıslak kalmaktan haz etmiyor. O sabah deniz epey dalgalı olmasına rağmen akşamdan belirlenen programı değiştirmiyorlar. Çantalar hazırlanıyor çabucak. Kısa bir patika yoldan kumsala çıktıklarında kuvvetlice bir esinti vuruyor yüzlerine. Sallanıp duran şemsiyelerin altındaki şezlonglara yan yana yerleşiyorlar. En uçtaki şezlonga eğreti oturmuş, çantasını bir yana koymuş, ufka bakıyor. Sonra kıyıya çarpan dalgaların devinimine kayıyor gözleri. Üstündeki plaj elbisesini çıkarmamış, havlularını sermeden öylece kalakalmış. Balıkçı kocasının yolunu gözleyen bir kadın gibi içinde tekinsiz hislerle sulara dalıyor gözleri. Dalgalarla boğuşan, ağlara yapışmış nasırlı eller, soğuktan, rüzgardan kızarmış kurumuş yorgun yüzler... Birden kuzenin sesiyle irkiliyor. “Ne oldu sana, öyle duruyorsun. Üstünü çıkarsana.” “Hiç öyle daldım işte.” Gündüz düşü bölünmüş. İsteksizce üstündekileri çıkarıyor. Havlusunu seriyor ve uzanıyor. Gözlerini göğe dikip kıpırtısız bir süre duruyor. Duru maviliğe dalıp kayboluyor. Zaman değişmiş. Bir tas su duruyor masada. Annesi tarağı suya batırıp batırıp çekiştiriyor saçlarını. Sımsıkı topluyor. Kurdele kutusu. Renkli, beyaz, ince kalın kurdeleler. Babasının elinden tutmuş okula gidiyor. Sonra eski bir filmden siyah beyaz bir sahne. Göl kenarında gelinliğiyle bekleyen genç bir kız. Uzakta kayıkla yaklaşan adam. Trençkotlu inşaat ustası. Kayığın içinde gelinlik giymiş bir manken, bir de genç kızın kocaman bir portresi. Adı Sevmek Zamanı. ******************************** Çaylar fincanlara doldurulmuş, limonlu kek dilimlenmiş, dünden kalan küçük simitler tazelenmiş, hazır. Kadınlar yerlerini almışlar. Birazdan günün konuları başlar. Pencereye yüzü dönük oturuyor. Dışarda sıkı bir rüzgar. Sahilde pek kimse barınamamış. Ani bir serinlik çıkmış. Yaz birden bitiverir buralarda. Tam kaptırmış gidiyorken hazırlıksız yakalanırsın. Kendini onu terkeden zamanla didişir buluyor birden. Gülümsüyor. Oysa yaz en sevdiği olmamış hiç. Hep eğreti hissettiği, içine giremediği mevsim... Belki sahilin o canlı görüntüsüne alıştı da ondan hayal kırıklığı. Birden canı çekilmiş gibi mahzun kalmış. “Bundan sonra hava ısınsa da çok sürmez” Gözlerini pencereden ayırıp koyu bir sohbete dalmış kadınlara dönüyor. Onu farketmiyorlar. Masaya uzanıp tabağına bir dilim limonlu kek alıyor. Çatalıyla bir parça ayırıp ağzına atıyor. Çiğnedikçe limonun ferahlığı ağzına, oradan yüreğine doğru yayılıyor. Başka bir yaz başlıyor bir yerde. Görüntüleme sayısı: 346 | Yazdır | E-Posta
1. 24-07-2008 15:37 Akış'ta Bilince yansıyan izlenimlerin zorlamasız, dingin, serinkanlı akışını okurken içimde yazma isteğinin uyandığını hissettim. Yaşamın ritmi, kendiliğindenli- ği şiir tadında,gökyüzünün her dem değişen renkleriyle aktarıl mış. Çok sevdim. Misafir 2. 30-07-2008 13:54 limonlu kek Yalınlığı içinde ne çok şey anlattı bu öykü. Hiçbirşey olmuyormuş gibi geçen günlük hayatın ardındaki doluluğu bana fena halde hissettirdi. Biz birşeylerle oyalanırken mevsimlerin geçiverişi. Hele yaz mevsimi. Hele o mevsim. Öyküyü okurken zamanı hafif ve uçucu birşey olarak hissettim. O limonlu kekler gibi. Limonlu kek kesinlikle benim de tercihim. Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yaz
eksik mevsim.
