www.ikiciftlaf.net
Kuş Yazdır E-Posta
Berkant Örkün   

sabah_kuslari.jpg Sabaha doğru aniden uyandım. O kadar susamıştım ki… Kalkmaya çalıştığımda terden sırılsıklam olduğumu hissettim. Önce soğuk bir duş aldım. Sonra kana kana su içtim. Tekrar yatağa gitmek istemiyordum. Uykum kaçmıştı. Kendime sade Türk kahvesi yaptım. Kokusunu derin derin içime çektiğim kahvemi mutfağın penceresinin önünde yudumluyordum. Güneş henüz doğmamıştı. Pencereyi açtım, kafamı dışarı uzatarak kahvemi yudumlamaya devam ettim. Sonra onu gördüm. Küçücük elleriyle çöpün içindeki torbaları karıştırıyordu. Önce çöp poşetlerini hırsla yırtıyor, sonra işine yarar bir şey olup olmadığını eliyle iyice yokluyordu. İki tekerlikli arabasının kasasına bakınca bugün pek fazla iş yapmadığı hemencecik belli oluyordu. Boyu yetmediğinden çöpün içine girdi. En derindeki poşetleri tek tek yırttı. İşine yarayanları dışarı attı. Sonra çöp tenekesinin kenarına tutunarak dışarı atlamaya çalıştı. Bu sırada sol ayağı takıldı ve tam kafasının üstüne düştü. Bense o anki heyecanla kahvemi pencereden aşağıya dökmüştüm. Sanki dilim tutulmuştu. “İyi misin, bir şeyin var mı” diye bile soramıyordum. Biraz öyle yattıktan sonra yavaşça doğruldu ve kaldırıma geçip sağ eliyle tuttuğu başından kanlar geldiğini görünce, o çocuk yüzü korku dolu bakışlara büründü. Sıkı sıkı kilitlediğim kapıyı bir çırpıda açtım ve yanıma aldığım yara bandı, beyaz bir bez ve kolonyayla çocuğun yanına indim. Apartman kapısını hızlıca açıp ona doğru koştuğumu görünce korkuyla bana baktı. Ama yerinden kıpırdayacak hali yoktu.  

“Bir şeyin var mı?”

“Yok abi, iyiyim sağol.”

“Ne iyisi, kafan kanıyor.”

“Bir şey olmaz abi, durur birazdan”

“Olur mu öyle, dur sen bir.”

Beyaz bezle önce saçlarına bulaşmış kanı sildim. Neyse ki yara çok büyük değildi. Sonra da bezin bir parçasını kesip yaraya elimle bastırdım, bir yandan da onun üstünü başını temizlemesine yardım ediyordum.

“Abi ne gerek var ya, geçer birazdan, merak etme” diyordu.

O aceleyle, fark etmediğim gözlerine dikkatlice bakmaya başladım. Masmavi gözleri vardı. Öyle derin bakıyordu ki, yaşı henüz on-on biri gösterse de bakışları sanki ellisinde bir adamın bakışlarıydı. Öyle oturmuş, öyle içten, öyle sakin, öyle kendinden emin.

“Abi neden bana öyle dikkatle baktın?”

“Gözlerin çok güzelmiş. Adın ne senin?”

“Fırat”

“ Tanıştığımıza sevindim Fırat, ben de Mehmet” dedim ve elimi uzattım eline.

“ Abi, pis şimdi benim elim, ama bir gün temiz olduğunda söz, sıkarım olur mu?” dedi.

Ne kadar direttiysem de o, elini sıkmak için vermedi. Bir yandan da diğer elimle hâlâ başındaki yaraya bezi bastırıyordum.

Merak ediyordum yeni tanıştığım bu küçük arkadaşımın yaşamını. Hemen başladım sorularıma.

“Ailen var mı Fırat?”

“ Annem de babam da, hem var hem de yok”

“O nasıl oluyor?”

“ Babam hapiste, annemse her zaman gelmez eve. Bazen başka semtlerde dışarıda sabahlar.”

“Ya kardeşlerin?”

“Onlar da benim gibi çalışırlar. Biz sekiz kardeşiz. İçimizde kâğıt toplayan da var, araba camı silen de, sahilde çekirdek satan da.”

“ Paralarınızı ne yapıyorsunuz?”

“Yiyeceklerimize yetiyor, kalanıysa annem geldiği zaman ona veriyoruz.”

“Zor bir hayat.” dedim. Başındaki yaradan benim elimi çekip kendi elini koydu ve yüzüme dönerek:

“Ya sen? Senin ailen var mı? Kardeşlerin? Çalışıyor musun? Ne iş yaparsın?”

Soruları ardı ardına sıralamıştı. Şaşırdım. Ama gözlerimin içine bakıp bir cevap arıyordu.

 Ona, heyecanlı bir çocuk tavrıyla anlatmaya başladım.

“Benim annem de babam da öldü. Eşimle birlikte yaşıyorum. Eşim hamile ve çocuğumuz olacak yakında. Bense öğretmenim.”

“ O zaman bu apartmandaki ev de senin”

“Evet benim.”

“ Ne kadar da şanslısın abi, bazen sorarım kendi kendime, yoksulluk neden bize düştü diye, bir cevap bulamam, ama aklımı kurcalar hep bu.”

Bu soru karşısında afallamıştım. On bir yaşındaki çocuktan böyle bir cümle duymak sarsmıştı beni. Bir cevap bekliyordu benden. Bense susuyor, onu neşelendirmek için başka bir şeyler söylemek istiyordum.

“Bak kanaman durdu artık. Bundan sonra daha dikkatli ol.”

Konuyu böyle birdenbire değiştirmem onu güldürdü. Bense onu duymamış gibi

“Okuyor musun?” dedim.

“Okumuyorum” dedi. Bunu öyle bir boşvermişlikle söylemişti ki. Ben yine de devam ettim.

“Okumak ister miydin?”

“Bilmem.”

“Peki, okusan ne olmak isterdin?”

Bir süre öyle durdu. Ben onun yüzüne bakıyordum. O ise gözlerini uzağa dikmiş, sabahın ilk saatlerinde yuvalarından çıkan kuşlara dikmişti gözlerini. Ben yine sordum.

“Doktor mu, avukat mı, öğretmen mi, pilot mu?”

Yüzü öyle ciddi bir hal almıştı ki… Kuşlara bakarak yavaşça ama kendinden bir o kadar emin konuşmaya başladı.

“Eğer bir şey olabilme şansım olsaydı kuş olurdum. Aç kalmaktan hiç korkmadan özgürce gökyüzünde uçardım” dedi. Yavaşça doğruldu yerinden. Çöpün kenarındaki kâğıt ve kartonları da arabasına doldurduktan sonra “Eyvallah, çok saol abi.” diyerek yürümeye başladı. Bense kaldırım kenarında öylece donmuş, bir giden mavi gözlü çocuğa bir de sabahı karşılayan kuşlara bakıyordum.

 


Görüntüleme sayısı: 407 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. 29-07-2008 23:26
kuşlar bile
Sayın Örkün, 
Artık kuşlar bile aç kalmaktan ve özgürlüklerini kaybetmekten korkuyordur.  
Yazılarınızı çok seviyorum. Çok hayatın içinden, çok samimi... sahici 
Teşekkürler
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
2. 30-07-2008 17:57
samimiyet, gerçeklik ve hayal
Bence zor birşeyi başarmışsın. Suni durabilecek bir karşılaşmayı ve sohbeti çok sahici ve etkileyici bir biçimde aktarmışsın bizlere. Bir de, öykü çok sert birşeyi anlattığı halde, insana hayal de kurdurtabiliyor. Bütün bunları duygularının samimiyeti nedeniyle yapabiliyorsun diye düşündüm.
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 6 + 2 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >