| Çingene |
|
|
| Emine Başa | ||||
|
Dünya bu doğumu yadsıyadursun; Çingene'nin daha doğar doğmaz ayağa kalktığını, düşe kalka büyüdüğünü, basabildiği tüm zeminlerde, billursu, gürültüsüz sesiyle şarkılar söylediğini, ama tek bir kişinin bile kendisine dönüp bakmadığını -bir bebek ve bir deli dışında- biz biliyoruz. Bu kesinlikte biliyor olmamızın nedeni, Çingene'nin bebek bir şelalenin sesiyle söylediği gürültüsüz şarkıların çok özel kulaklarca duyulduğunu bilmemizdendir. O kulaktır ki, kibrit aleviyle izmarit arası bir yerlerde duman olmuş yaşama sevinci yerine, o dişiliği tatmamış memelerinde. kara bir katran emzirmiş anaların çocuklarına aittiler. Ve bu yüzden kendileri gibi özel olan Çingene'yi duydular ama göremediler. Çünkü onların da dünyaları loş, gözleri güneşe hasretti... İnsan müsveddeleri güneşi de küstürmüş olmalıydı! Sizi gidi kan emici sülükler! Umudun tüccarları! İpliğini pazara çıkardınız umutlarımızın. Sizi gidi kalpazanlar, kalitesiz malzeme hırsızları sizi! Bastığınız kağıtların mürekkebi aktı, kokusu çıktı bre zındıklar! Bok kokusu yayıcıları! Duymuyor mu burunlarınız? Duymuyor mu kulaklarınız? Ama sizin burunlarınız da yoktur kulaklarınız da. Satılığa çıkardığınız her şey gibi siz de sahtesiniz! İşlevsiz organ ve ruh bozuntuları siz de) Güneşin küskünlüğünün, bu duruma ne kadar ne ölçüde izin verildiği ile bir ilgisinin olup olmadığının, çözülmesi en güç sırlardan olduğu da yine rivayetler arasındadır. Belki de bu sır, Çingene'nin gürültüsüz şarkılar yerine avaz avaz bir çığlıkla söyleyeceği şarkılarla çözülecek, bir deli ve bir bebek dışındaki kadın ve erkeklerin şarkıya katıldığı olağanüstü bir koronun başlangıç notasına eşlik edecek ve belki böylece, bu kılı ağarmış gezegenin güneşi de küskünlüğüne son verip koroya katılacaktır. Tabii bu bir varsayım! Ama bütün bu varsayım ve rivayetlerin, öyküye inanmamız için yeterli kanıtı oluşturduğunu, Çingene'nin su ve ateşten meydana gelmiş saat makinesini de yanına alarak, basabildiği bütün zeminlerde şarkılar söylemeye devam ettiğini ve bir gün o avaz avaz çığlığının bütün kulaklarca duyulacağını biliyoruz. İşte bakın, saatin tiktakları duyulmaya başladı bile. Tik tak tik tak tik tak... Arkasından bir çığlık: Herkese yetecek kadar güneeş, güneeeş, güneeeeeeş istiyoruuuum! Sesinin ayar düğmesine dokunmadan kulaklarında patlayan bu şelaleye şaşırdı Çingene. Bu ses onun olabilir miydi? Etrafına bakındı. Hemen hemen aynı modelden, koyu renk -renk bile denemezdi- giysiler içindeki insanlar, "cık cık cık" gibi tuhaf sesler çıkararak ona bakıyorlardı. Demek ki bu ses ondan çıkmıştı. Ses tellerinin bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordu. Bir daha denemek istedi. İçinde dayanılmaz bir istek duyuyordu. Ama onu burada, bu asık suratlı, koyu renk giysili -kendi elbisesindeki renk bolluğuna sevindi- tuhaf ve ürkütücü insanların arasında yapamazdı. Yapsa da anlamazlardı. Bir daha cık cık sesi duymak istemiyordu. Böyle bir dünyada yaşadığının daha önce farkına varmadığını düşünüp irkildi. Ya da daha önce farkına vardığı dünya bu dünya değildi. O, bir elinde tefi, basabildiği bütün zeminlerde şarkı söylerken insanların ona dönüp bakmasını, onu görmesini istiyordu. Ama o insanlar bu insanlar değildi. Yoksa dünya mı değiştirmişti? Başka bir gezegene gitmişti de yaşadığının kanıtı olan o saati yanına almayı mı unutmuştu? Saat! Evet saat yoktu! Paniğe kapıldı. Saat olmadan geriye dönmesi mümkün değildi. Hem burada onu kabul etmezlerdi. Zaten kendisi de burada kalmak, bu çirkin suratlı, çirkin giysili insanlarla olmak istemiyordu. Belki tefi ona yardım edebilirdi. Vurdu! Bir daha vurdu, vurdu... Birden ayaklarının dibine şiling diye ses çıkaran metal bir şey düştü. O tefe vurdukça madde de düşmeye devam ediyordu. Kendi cinsine benzemeyen insanların etrafında halka olduğunu, el çırptığını farketti. Gözlerinde iğrenç pırıltılar, ağızlarında salyalarla çemberi daraltıyorlar, "Haydi oyna oyna," diye tempo tutuyorlardı. Korktu. Durdu. Kalabalık da durdu. Ayaklarının dibinde biriken metal yuvarlaklara baktı. Sonra bütün gücüyle önündeki birikintiye bir tekme savurarak haykırdı: Herkese yetecek kadar güneeş, güneeeş, güneeeeeeş istiyoruuuum! Kestane, çam, ıhlamur kokulu bir ormana gözlerini açtığında nefes nefeseydi. Ilık bahar rüzgarlarıyla seviştiği, güneşle yıkandığı, ayı salıncak yapıp sallandığı ülkede olmak onu sevindirmişti. Tefi ve saati yanındaydı. Gördüğü kabusu mutlaka anlatmalıydı. Bebek ve deliyi aramak için yola koyuldu. Kabustan aklında kalan tek güzel şey, sesinin kulaklarında bir şelale gibi patladığı o sözdü. Demek ki karşısına Çıkan bütün kötülükleri bu sihirli sözü söyleyerek altedebilirdi. Bunu öğrendiğine sevindi. Ormanda ilerlerken bütün gücüyle yeniden bağırdı. Herkese yetecek kadar güneeş, güneeeş, güneeeeeeş istiyoruuuum! Birkaç yaprak düştü, birkaç kuş kanat çırptı. Sonra her şey eski sessizliğine... Sonra her şey... Sonra..sızlık... (*) Mecit ÜnalBu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
Görüntüleme sayısı: 996 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Bir Çingene doğdu tarihin yazmadığı "Zamandışı Sessizlik Saati"nde.(*) Sessizliği saatlere, dakikalara, saniyelere ve saliselere bölen sayısal düzeneğin sudan, akrep ve yelkovanın ateşten olduğu bir saat makinesinin bu doğuma tanık olduğu rivayet edildi; ama her şeyin kanıtını -kanını- istemeye -almaya- alışkın bu dünya denilen kılı ağarmış gezegenin, su ve ateşten meydana gelmiş, böyle olduğu için hem kendini hem değdiği yerin yakan, yaktığı anda da söndüren bu saatin varlığına inanmayıp Çingene'nin doğumunu yok saydığı da yine rivayettendir.
