www.ikiciftlaf.net
Mösyö Songe'la Davetsiz Bir Okurun Söyleşisi Yazdır E-Posta
Zehra Başar   

 

msy_songe.jpg- Şşşt ! Mösyö Songe... Mösyö Songe...

- Uyumuş olmalıyım... Nereden geliyor bu ses ? Kim sesleniyor bana ?

- Ben, Mösyö Songe. Önünde oturduğunuz bahçe masasının altındayım.

- Ne arıyorsun orada ? Kimsin sen ?

- Bir okur...

- İstemem. Git... Bu yaşlı halimde rahatsız etme beni...

- Uzun bir yoldu... Hemen dönmesem...

- Neyin okurusun sen ?

- Sizin öykülerinizi anlatan Mösyö Songe isimli kitabın... Şu, Robert Pinget ‘nin yazdığı....

- Robert Pinget mi ? O da kim ?

- Fransız romancı ve oyun yazarı.

- Ha, unutmuşum... Doğru ya... Ne yazmış peki ?

- Dedim ya... Sizin komik, sevimli öykülerinizi... Tam, yirmi yıl uğraşmış sizinle. Ciddi işlerin yorgunluğunu üzerinden atmak için, hergün karaladıklarından çıkmışsınız ortaya.

- Komik mi ? Karalama mı ?

- Yanlış anlamayın, Mösyö Songe. Yazar, her ne kadar karalama dese de... Bence, ortaya belirsizlikleri, dikbaşlılığı, kuşkuculuğuyla sağlam bir karakter çıkmış.

- Bütün bunlar ben miyim ? Aman Tanrım, nasıl tanıtmış beni...

- Kızmayın ama, öyle olduğunuza inandırıyor... Sizi hiç zorlamadan... Birbirini izleyen öyküler boyunca, sizi kendi halinize bırakıyor... Kendiliğinizden ortaya çıkışınıza izin veriyor...

- Eee ?

- Sanırım, bu da okuru yaklaştırıyor size... Aklımdan çıkmadınız hiç, Mösyö Songe... Size merak duydum.... Belki biraz aç gözlülük oluyor ama...

- Aç gözlü olduğunu itiraf ediyorsun, demek ki.

- Ediyorum, Mösyö Songe... Sizin şu evde, şu kıyı kasabasında kendi kendinizle yetinen duruşunuzu bozmak istemezdim, ama...

- Neden geldin öyleyse ?

- Sesinizi duymak istedim. Çünkü Robert Pinget’nin çoğu kitabının bir özelliği olduğu söyleniyor. Ses var... Sanırım, aynı zamanda bir oyun yazarı olmasından... İşte bu sesi duymak, başkalarına da duyurmak istedim. Sizi başkalarına da tanıtma isteğine yenildim işte, Mösyö Songe...

- Sesini yükseltme, bir okur... Duyacaklar... Beni rahatsız ettiğini bilse, şu masanın altındaki halini görse, yazar sana ne derdi, kimbilir...

- Bilmem... Ama o da kitabını ve sizi ortada bırakıp gittiğine göre...

- Buraya nasıl geldin ? Denizden mi çıktın ? Uçtun mu yoksa ?

- Ne denizden çıktım, ne de uçtum. Evinizin bulunduğu tepeye tırmanan ağaçlı yoldan yürüdüm. Mimoza, nergis, zakkum ağaçlarının arasından.

- Her okuyan böyle davetsiz, evime gelse...

- Şiir yazıyorsunuz siz. Okurun halinden anlarsınız. Günlük, deneme yazdığınızı da biliyorum.

- Nerden biliyorsun ?

- Sizin öykülerinizi anlatan kitabı okudum dedim ya... Robert Pinget’nin...

- Ha, tamam... Unuttum. Yaşlandım ve giderek daha çok unutuyorum.

- Eviniz ne güzel... Tepeden denize bakıyor.

- Masanın altından çıkarma başını. Eyvah! Hizmetçim bağırıyor. Yavaş konuş... Postacı gelmiş.

- Peki, yavaş konuşurum...

- Seni görmesini istemem. Bir de o anlayışsız yaşlı budalaya lâf anlatmak lâzım.

- Vergilius okuyorsunuz. Gazeteniz de yanında...

- Hiçbir şey okumuyorum ben, bir okur !..

- Aaa... Cebinizden çıkarıp çıkarıp üzerine birşeyler yazdığınız fatura tomarınız da burada. Kitapta anlatıldığı gibi...

- Öyle mi ? O çok bilmiş yazarın hakkımda anlatmadığı bir şeyler kaldı mı acaba ?

- Çanınız da burada ! Çocukluğunuzmuş... Öyle diyor yazar.

- Yeter.. Yeter... Ben gidiyorum.

- Mösyö Songe.. Lütfen... Lütfen gitmeyin.

- Postama bakıp, buraya döneceğim, bir okur... Mecburen... Şimdi sussan, iyi olacak...

- Siz de bana o kadar bağırmayın ama...

x x x

- İyi ki hemen döndünüz... Siz yokken aklıma geldi de... Yazar, aklınızı hep bir şeyin kurcaladığını yazıyor.

- Kendi aklıyla benimkini karıştırmış olmasın ? Peki, aklımı neyin kurcaladığını söylememiş mi ?

- Hayır...

- Hayret...Bir şey uydurabilirdi. Ne de olsa, yazarların uydurma özgürlüğüne diyecek yok...

- Ama Mösyö Songe... Siz de bir yazarsınız...

- Bir tür yazar... Diğerlerine benzemem ben. Beni nasıl anlattığını bilmiyorum ama...

- Dedim ya... O sizin karakter gelişiminize saygı duyuyor. Onu izleyelim ve sözcüklerini duyalım, diyor. Bekliyor.

- Beklemiş de... Sonunda bir şey çıkmış mı ?

- Siz çıkmışsınız işte, Mösyö Songe...

- Ha, tamam... Hatırladım...

- Mektubunuzu açmayacak mısınız ?

- Sen ne kadar meraklısın, okur ? Bir mektup alınca, hemen açmam ben. Zevk de, felâket de getirse mektup, biraz beklemeli. Değil mi ?

-Öyle yaptığınızı biliyorum... Hem... Ne de olsa, siz hiç yanılmazsınız...

- Bu da yazarın uydurması olacak... Doğuştan hayalciyim ben.

- Ama gerçeğe giden bir yol bulmak istiyormuşsunuz.

- Büyük bir hayal gücü olmadan, gerçeği kavramak mümkün mü sanıyorsun ?

- Çok güzel de... Kitapta... Bu, yazarın düşüncesiydi...

- Öyle mi ? Onun, düşüncelerini benden aldığı neden aklına gelmiyor ?

- Yazılarınızı okuyabilir miyim, Mösyö Songe ?

- Elbette, hayır. Kimse bilmeyecek onları . Hem, kimsin sen ?

- Bir okur, demiştim ya...

- Ha, unuttum. Biliyor musun, bir okur ? Ben ihtiyarladım. Aynı şeyi on kere söyleyip yaptığımı söylemiş miydim sana ?

- Evet... Birkaç kez. Yazmak, unutmaya çare olabilir.

- O yüzden, artık yazı masamdan hiç kalkmıyorum. O yüzden beni burada buldun sen.

- Oysa sizinle, sabah gezintilerinizden birinde de karşılaşabilirdik. Elinizde sepetiniz, boş boş manav tezgâhlarına bakarken. Sonra gene, boş sepetinizle eve dönerken...

- Beni böyle anlatmış demek ki...

- Tutarsız, aksi, değişken huylu olduğunuzu söylüyor.

- Ne ? Benim için ‘aksi’ mi diyor ?

- Aranızı bozmak istemem ama...

- Pek iyi niyetli olduğun da söylenemez, bir okur... Ama çok yüzeysel bu... Böyle fikirlere nasıl varmış ?

- Sizi izlemiş. ‘Sanıldığının tersine,’ diyor, ‘aldatıcı olmayan, sadece görüntülerdir.’

- Öyle mi diyor ? İçerik... İçerik... Beni hayal kırıklığına uğratıyor...

- Üzülmeyin. Bazen yazarla, karakteri uyuşmayabilir. Siz de, alıp başınızı gitmişsiniz, belli ki.

- Onbir otuz treniyle yeğenim geliyor. Seni burada görmemeli.

- Geleceğini biliyorum. Gerekeni yaparım...

- Ne o ? Gidecek misin yoksa ?

- Daha şimdi, gitmemi istemediniz mi ?

- Bilmem ki... Şimdilik gizlen bakalım. Şu yazarın beni anlattığı kitabı merak ediyorum. Başını masanın altından çıkarma ama. Benim bir ara, bahçeyi sulamam gerekiyor.

- Güneş iyice yükseldi. Bu size zarar vermez mi ? Kitaptaki öyküye göre...

- Sayın bir okur, karışma bana... Hem hayatımı kitaba göre yönlendirecek değilim ben!..

- Peki, peki... Hizmetçiniz, işe yaramaz bir cümle sevdanız ve insan sevgisizliğiniz olduğunu söylüyor.

- Dünyanın en sevgisiz insanı odur.

- Bir kürk mantoya sahip olmayı nasıl da istiyor... Biraz daha iyi davransanız ona...

- Onun bana ne kadar kötü davrandığını yazmamış mı, çok bilmiş yazar ? Bana hiç acımamış mı ? Hem kim oluyorsun da hayatıma karışıyorsun ? Söylesene kimsin sen ?

- Söylemiştim ya...

- Ha, tamam. Bir okur... Unuttum gene. Gene de karışma, e mi ? Hem sen, her okuduğun kitabın peşinden gider misin böyle ?

- Bazıları bir yerlere sürüklüyor işte...Okur olmak da kolay değil, Mösyö SongeDüşündürüyor insanı. Nasıl desem...İlgi duyduğun bir sayfada, bir satırda asılı kalıyorsun... Oradan kurtulmak için çırpınırken... Okuduğunun peşinden gidebilirsin ve her türlü çılgınlığı yapabiliyor insan.

- Çılgınlık ya... Bu yaptığın, bir çılgınlık. Neyse. Bu kadar gevezelik yeter. Kâğıtlarıma bir şeyler karalayacağım şimdi. Düşünüyorum da... Ne yapmalı da akla yakın olanı, bayağılığa düşmeden yapmalı ?

- En çok, denemelerinizi merak ediyorum ben...

- Biliyor musun... Belki de, varoluşumun gerçeği, defterimdeki denemelerden başka bir şey değil.

- Belki de varoluşunuzun gerçeği, bir sabah kasabın vitrinine gözleriniz takıldığında, kendinizi gördüğünüz romatizmalı okul çocuğudur.

- Neden olmasın ? Böyle geri dönüşler, sıklıkla oluyor. Bir hatalı manevra. Nereden kaynaklanmıştı, hatırlıyor musun, bir okur ?

- O sabah yediğiniz, tereyağlı ekmek diliminden. Proust’un kulaklarını çınlatmış yazar.

- Olabilir. O kadarını hatırlamıyorum.

- Eve dönüp yeniden yatağa yatmanızın nedenini merak etmiştim ben... Hafızanızın izinsiz geri dönüşünü telâfi etmek, düşünmek için mi ? Yenilemek, yeniden hatırlamak için mi yoksa ?

- Unutmak için. Kasabın vitrininde aksi görünen çocuğu unutmak için. Ama kitapta yazar hazretleri ne buyurmuş, bilemem...

- Nasıl olsa kitabı okuyacak olanlar, öykülere saklanmış yanıtları bulurlar. Aaa... Masanın altında küçük kâğıtlar var. Sizin mi onlar ?

- Kimin olacak ? Yazdıklarımı düşürür, kaybederim çoğu zaman. Ver onları bana...

- Bir dakika veriyorum...

- Aaa... Bir de okuyorsun... Okuma, dedim. Ver çabuk...

- Peki, peki. Alın kıymetli kâğıtlarınızı.

- Hah, şöyle... Yazıyorum şimdi... ‘İhtiyarlık, yokluğa alışmaktır.’

- Kitabı okurken düşündüm de, hep bir bilinmezlik var söylediklerinizde. Bu hoşuma gidiyor.

- Saçma.

- Sözlerinizin arasında sonsuz bir mesafe varmış gibi...

- Yeter artık, yeter... Yaşlı olduğumu hatırlatıyorsun bana.

- Ama siz... Biraz önce yazdığınız cümlede, ihtiyarlıktan söz etmemiş miydiniz ?

- Dil, gerçeğin düşmanıdır ne de olsa.

- Bu, gene yazarın düşüncesi...

- Ne mırıldandın orada ?

- Hiç... Yazmak, diyorum, bir bilmece...

- Aaa... Bu benim düşüncem. Kalemimin bana ne okutacağını hep merak ederim, derim ben. Sana ne oluyor, bir okur ? Davetsiz misafirliğin yetmiyormuş gibi, şimdi de benim söylediklerimle mi geçiniyorsun yoksa ?

- Sizin miydi ? Okurluk, böyledir işte. Yazara, yazılanlara karışıp, kendini unutmaktır bir anlamda.

- Gelirken, bigudili körleri gördün mü yolda ?

- Gördüm, Mösyö Songe. Gördüm ve sizi sordum. ‘Ha, o bizi ve bigudilerimizi merak eden ihtiyar mı’ dediler ?

- Neden bigudili körlerle ilgileniyordum ben ? Hatırlatsana...

- Bu soruyu, yaşlı hizmetçinize de sormuştunuz kitapta...

- Hatırlamış mı ?

- Hayır, o da hatırlamamış.

- Hepimiz unutkan olduk. Bigudili körlerle neden ilgilendiğim, kitapta yazılıdır belki.

- Elbette... Onlarla ilgili öykülerinizde yazılı.

- Nasıl ? Kitaptaki öykülerim iyice anlaşılıyor mu ?

- Anlaşılmak bir yana, zevkle okunuyor. Elbette bunda, benim dilime yapılan iyi çevirinin de payı var. Eğer öyle olmasaydı, sizi tanıyamayacaktım belki de..

- Yeğenim geldi... Mutfaktan sesini duyuyorum.

- Gitmeliyim... Benim de epeyce sırtım, boynum ağrıdı bu masanın altında. Aaa... Uyudu bile... Mösyö Songe... Mösyö Songe...

x x x

- Uyumuş olmalıyım... Güneş yakıp kavurmuş ortalığı... Rüyamda gördüğüm bir okur... Ne kaldı geriye? Yalnızca sözcükler... Hayır, hayır, geriye kalan, yalnızca saf ve basit eylem. Unuttum... Hatırlamak için yazmalı... Hayır, hayır... En iyisi, uyumalı gene...


ROBERT PİNGET, MÖSYÖ SONGE, ÇEVİREN; N. FEYZA ZAİM, YAPI KREDİ YAYINLARI, 2002, 103 SAYFA


Görüntüleme sayısı: 317 | Yazdır | E-Posta

RSS yorumları

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 4 + 0 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >