www.ikiciftlaf.net
Edebiyatın Sürgünü Yoktur Yazdır E-Posta
A. Kadir Konuk   

mail.google.com.jpegGünümüzde yığınla konu en ufak noktasına kadar tartışılıyor. Beni igilendiren bir konuyu da ben tartışmaya açmak istiyorum.

Son yıllarda bazı alanlarda „Sürgün edebiyatı“ diye bir söz kullanıyor. Bunun ne anlama geldiğini yada gelmediğini edebiyatla ilgilenen insanlarla tartışmak istiyorum ve kendi ön düşüncelerimi açıklıyorum.

Bana göre bir sürgün edebiyatı yoktur, sürgünde yazılmış yapıtlar vardır. Bu eserler o kişinin özlemini çektiği ülkeye yönelik olabilecekleri gibi, yaşadığı ülkenin sorunlarını içeren eserler de olabilirler. Hatta sürgün oldukları halde, kendi ana dilleriyle değil, yeni öğrendikleri dillerde eserler de yazabilirler. Nitekim Avrupa’nın değişik ülkelerinde bu alanda başarılı, ödüller almış bir çok yazar bulunduğunu herkes biliyor. O zaman bu insanları nereye koymak gerekir?

Sürgünde bir Nazım Hikmet, Paplo Neruda vardır, ama şiirleri sürgün şiirleri değildir. Sürgünü anlatmış olsalar da böyle bu. Bazı edebiyatçıların, sanatçıların sürgünde daha yaratıcı olmalarının ardında ulaştıkları daha özgür ortamların etkisi vardır. Ülkelerinde yasak olanları sığındıkları ülkelerde gerçekleştirmeleri, oralarda yaratılan yapıtları sürgün yapıtlar olarak nitelendirmeyi gerektirmez.

Yineliyorum, bir yapıtın yaratıldığı ortam ve dil pek önemli değildir, içeriği önemlidir. Şiir midir, roman; öykü müdür, edebiyatın neresinde oturur, önemli olan budur.

Bir yazar ait olduğu ulusa göre, salt milliyeti belirtilecekse Kürt, Türk, Alman yazar biçiminde adlandırılabilir, ama onu bir ulusun üyesi diye hemen o ulusun yazarı olarak göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Yazarlar, sanatçılar yarattıkları eserlerin temsilcileridirler, ulusların, dillerin değil.

Ulusal kurtuluş mücadelesi veren ulusların mücadelesini destekleyen, onlara omuz veren yazarlar, sanatçılar elbette vardır. Ama bunlar düşünüldüğü gibi bir örgütün, partinin kalemleri değil, kendi kalemleri oldukları, sürdürülen mücadelenin eksikliklerini de dile getirdikleri, eleştirilerini dillendirdikleri ölçüde yazardırlar. Değilse yazılan eserler birer propaganda aracı olmanın ötesine geçemezler ve olayın sona erişiyle birlikte yok olurlar.

Bu nedenle “Örgütlü Edebiyat Ne Anlama Gelir” sözünün üzerinde kısaca durmak gerekir.

Bu örgütlü edebiyat nedir? Ölçüsünü kim neye göre belirler? Bu sözden anlaşılması gereken Marksistlerin edebiyatı mıdır? Edebiyatın sınırlarını kim, neye göre çizer?

Somut yaşamdan edinilen izlenimlere göre aslında bu sözcük “Bizim partinin edebiyatı” anlamına gelir. Çünkü sol örgütlerden hiç biri ötekini de kendisi gibi sol saymaz. Bu durum Kürt örgütleri için de geçerlidir.

Bu alanda birkaç aşamadan geçtiğim için kendimle örneklemek istiyorum. Roman yazarlığım cezaevinde başladığı için kitaplarım cezaevi edebiyatı içinde sayıldı, sonra sürgünde yazdım yazılarımı, onlar da sürgün edebiyatına sokuldu. Bir örgütün içindeyken yazdığım kitaplara öteki örgütlerin insanları o örgütü suçladıkları deyimlerle, yani oportünist, revizyonist sözcükleriyle yaklaştılar, gerilla mücadelesiyle ilgili yazdığım romanlara da icazetli romanlar diyenler hem Türkler hem Kürtlerin bir kesimi oldu. Hatta bizzat o örgütün bazı kadroları “Sana mı kalmıştı bu kitabı yazmak” diyerek beni eleştirdiler, hatta onlardan biri ben otursam bir oturuşta on roman yazarım diye efelenmişti, ama aradan on dört yıl geçtiği halde hala bir tek kitap yazabilmiş değil.. Oysa ben değişik konularda kitaplar yazmakla birlikte bütün yazı maceramda aynı insandım.

Siz içinde onlarca yazarın yer aldığı bir tek siyasi hareket tanıyor musunuz? Kürtler diyenler çıkabilir hemen. Değil. Ben bağımsız yazarlığını yitirmeden yazanlardan söz ediyorum. Bir örgütün malı haline gelmiş bir kalemin bağımsız olabileceğini iddia edenler varsa onlara sadece gülebilirim. Bu sanatın bütün alanları için böyledir.

Sanatçıyı sanatçı yapan onun özgürlüğü, özgür yaratıcılığıdır. Bu nedenle bazı solcuların Lenin ve Gorki arasında yaşanan olaydan yola çıkarak (Lenin Gorki’yi sevmekle birlikte partiye üye olmadığı için şiddetle eleştiriyordu) Lenin demiş ki, diye başlayıp “Kahrolsun partisiz edebiyatçılar” diye bağırmaları karşısında yıllar önce gazetede köşemde şöyle yanıt vermiştim, yineliyorum:„Kahrolsun bu sözü söyleyenler!”

Edebiyatçı siyasal düşüncelerinden dolayı bir partinin içinde yer alsa bile onun asıl üye olduğu parti edebiyat partisidir. Böyle olduğu için de resmi yada illegal parti ve örgütlerin içinde özgür düşünceli yazarlar pek barınamazlar. Çünkü dilleri uzundur, kurallara kolay uyum sağlayamazlar, emirlerden nefret ederler. Bu durum sanat dünyasının bütün üyeleri için de geçerlidir, öyle olmalıdır.

İnsanlar gönüllü sürgüne gitmezler. Sürgüne giden bedenleri olsa bile beyinleri kendi ölçülerinde özgürlüğünü korur, korumalıdır. Cezaevlerine kapatılanlar için de aynı söz geçerlidir. Hapsedilen bedendir, beyin değildir. Bu nedenle insan üretmenin, yaratmanın bir yolunu bulur, düşüncesini biçimlendirir, romana, şiire, resime, müziğe çevirir.

Edebiyatı kendisi yapan yaratıldığı alanlar değil, özgürlüğüdür. Kedi yetişemediği ciğere pis dermiş. Küçümsemenin bin bir yolu var. Bir zamanlar “Cezaevi edebiyatı” sözü çıkarılmıştı.

Bu söz o mekanlarda yazılan kitapları, üretilen ürünleri anlatabilmek için değil, onları genel edebiyatın dışına iteleyerek küçültmek için kullanılmıştı. Hala öyle kullanılır. Cezaevi şiiri, cezaevi romanı, cezaevi öyküsü… Şimdi buna “Sürgün edebiyatı” eklendi.

Yani ötekinden kopuk, ona ulaşamamış, onunla kaynaşamamış edebiyat anlamında kullanılıyor bu söz. Daha doğrusu hakim edebiyat anlayışıyla uzlaşmamış edebiyat.

Peki ötede duran, kutsallaştırılan edebiyat nedir? Hemen ulusların adı gelir aklımıza. Belli odakların denetimindeki Türk, Rus, Alman, Kürt edebiyatı…

Edebiyatın ulusunun olmayacağına, olmaması gerektiğine inananlardanım. Edebiyatın yaratılış dili vardır. Edebiyat hiçbir ulusun tekelinde değildir, kaldı ki edebiyatı yaratan da ulusun kendisi değil, tek tek bireylerdir. Kürt ulusuna ait olmayan biri de pekala onun sorunlarını edebiyat kanalıyla dillendirebilir, işleyebilir. Buna ambargo koyabilecek hiçbir güç yoktur.

Bütün sanat dalları için de aynı şekilde düşünüyorum. Sanat ulusal değil özü gereği evrenseldir. Onu uluslara göre adlandıranlar bilerek yada bilmeyerek daraltmakta, güdükleştirmektedirler.

Her ulusallaştırılmış edebiyat, içinde kendi ulusunun gerici, ilkel öğelerini de taşır. Çevresinde binlerce Ezidi ve Süryani’yi katleden bir Kürt Mir’ini salt Osmanlıyla anlaşamayıp, hışma uğradı diye, daha doğrusu sadece Kürt olduğu için yücelten, onu mazlum konumunda gösteren edebiyat belirli bir düşünceye hizmet için yaratılmış edebiyattır. Geçicidir. Aynı zamanda kötülüğe övgüdür.

Günümüzde koşullar gereği oluşturulan bazı edebiyat ürünleri de böyledir. Dönemseldirler. Dönemin sona ermesiyle birlikte varlık nedenleri ortadan kalkacaktır.

Bir sürgün edebiyatı olduğunu düşünmüyorum dedim. Sürgünde yaratılmış eserler olduğuna inanıyorum.

İster sürgünde, ister cezaevinde üretilsin, sanat eğer o özelliklere sahipse tek isimle sanattır.

Yarın insanlar aya yerleşir orada üretmeye başlarlarsa buna da ay sanatı diyeceğiz her halde.

Sürgün edebiyatı denilince akla ilk olarak yurt özlemi gelir. Oysa aynı özlemi o yurdun topraklarında yaşayan bir ozan da pekala dile getirebilir. Şirini “Gözlerinde sürgünüm” diye yazabilen bir ozanın bu dizesi de sürgünden söz ettiği için sürgün edebiyatından mı sayılacak?

Edebiyatı kendilerine göre biçimlendiren, parçalayan, sınıflandıran güç odakları var. Bunlar edebiyatı kendi başına bir olay olarak kabul etmez, kendi mücadelelerinin bir destekleyicisi, daha doğrusu yararlanılacak bir araç olarak görürler.

Bazıları da gerçekte kendi bulundukları odakları güçlendirebilmek için öteki yazarları bazı edebiyat mahallelerine yerleştirmekten kaçınmaz, küçümsemeyi bu yöntemle gerçekleştirirler. Köy edebiyatı, kent edebiyatı, halk edebiyatı, yüksek sosyete edebiyatı, aydın edebiyatı, saray edebiyatı… cezaevi, sürgün edebiyatı… üstüne üstlük bir de ne anlama geliyorsa kadın edebiyatı…

İyi de kim bu fetvacılar? Edebiyatı bu şekilde parçalama hakkını nereden ve neye dayanarak alıyorlar?

Egemenlerin yoğun medya desteğini alarak birden tanrılaştırılan yazarları düşünün. Çekin arkalarından o desteği, geriye pespaye birkaç kitap kaldığını görebileceksiniz.

Bu desteğe “Onları ünlendirecek miyiz” anlayışıyla kavuşamayan yığınla yetenekli genç insan var ve ne yazık ki önlerine çıkarılan şey Lenin’in yukarıda belirttiğim sözüdür. Bu bir bakıma biat et, boyun eğ, beni öv sana fırsat tanıyayım anlamına da gelmektedir.

Söylemiştim, edebiyatı edebiyat yapan onun özgürlüğe olan aşkıdır. Kiralık, satılık kalemlerin yarattıkları, nerede olurlarsa olsunlar yaratıcıları arkalarından çekildiklerinde sıfırlaşırlar.

Edebiyatta kalıplaşmış kuralları da kabul etmiyorum. Her yazarın kendine özgü bir yazım biçimi vardır. Onu o yapan da işte bu biçimdir. Değilse belirlenmiş kuralları uygulayan herkesin roman yaratması gerekirdi.

Bütün bunlardan dolayı edebiyatın okulu yoktur. Edebiyat fakültelerinden mezun olanların yazın dünyasında yer alamamalarını da bu bakışla incelemek gerekir. Yazarlık dünyanın hiçbir yerinde İş ve İşçi Kurumları’nda meslek olarak kabul edilmez. Serbest bir çalışmadır. Bu işin okulu olmadığı gibi kursları da yoktur. Şimdilerde birbiri ardına açılan edebiyat atölyeleri bazı insanların bu alandaki sevdalarından kaynaklanmakta, bazıları için de bir geçim kapısı görevini görmektedir.

Son söz.

Yukarıdaki düşünceler elbette tartışmaya açıktır, ben böyle düşünüyorum, sorumluluğu da bana aittir.

Sürgün yazar vardır, sürgün edebiyat yoktur. Çünkü edebiyat sınır tanımaz, özgürdür.

Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.





 


Görüntüleme sayısı: 260 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. 22-12-2008 02:22
yine de...
"Eğitim şart" geyiği yapmak istemiyorum ama okul ve kursların yazarlar üzerinde iyi bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Hani, içinden gelip de yazan herkes iyi yazar olmuyor çünkü. Sonra herşey gibi edebiyat da tarihiyle vardır. Edebiyat tarihini nasıl anlatacağız? Sizin Beybun'daki bir yazınızda okumuştum, Tolstoy'u bilmeyen yazar var. Burda biraz "eh kardeşim özgürlük dedikse, kalıplar yok dedikse, bu kadar tembelliği de kastetmedik, ben yaptım, oldu demedik" diye sitem etmek hakkımız değil mi? 
Sevgiler.
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
2. 23-12-2008 04:36
Edebiyat
Sevgili Oneiros 
Yazılara yorum yazmama kararı aldım. Yazımın altındaki e-mail adresime yazarsanız konuyu elbette tartışmak isterim. 
Sevgiler
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 3 + 1 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >