www.ikiciftlaf.net
Hiç Sevmezdi Sıcağı Yazdır E-Posta
Derya Cebecioğlu   

yangn.jpgMinibüs tıkış tıkış geldi yine durağa. Ama sığışacaklar çare yok. Binince sağı solu azıcık ittirip tutunacak bir demir buldular ortalarda. Yapış yapış bir insan kalabalığı.

- Keşke ilk durakta otursaydık, diye söyleneyazdı Elmas. Milletle nikahımız düşüyor vallahi. Her sabah her sabah çekilir dert değil.

- Gene başladın söylenmeye, diye güldü Elif. Deme be Elmas Abla. Biz gene tek vesaitle gidiyoruz hiç değil. Kızları duymadın mı, taa Bakkalköy’den gelen var. Aldıklarını yola yatırıyor insanlar.

- Doğru da, derken sertlendi arkasından abanan adama. Dur be kardeşim…

- İtiyorlar bacım.

- Tövbe tövbe, diye söylenirken çabuk davranıp uzatıverdi gene de parayı.

- Alsana kardeş. Caminin orda incez.

- Yapma be Elmas Abla. Dün de sen verdiydin.

- Amaaan, ne olcak kız. Üç kuruşun lafı mı olur? Yetimin var sayılır senin. O kocakarı da sömürüp duruyor zaten.

- Deme öyle. O olmasa ben ne’derdim.

- Aman iyi ki bakıyo çocuğuna. Ona bakmakta ne var. Sessiz sakin yavrucak. Köşe minderi gibi. Benim hayta gibi olsa neyse.

- Öyledir yavrum.

Ah’landı, içlendi bir. Büyütüp de adam edeydi Mesut’unu… Daha ne isterdi. Gözleri dalıyordu ki dürtükledi Elmas:

- Hadii, dertlenme gene. Üff trafik de berbat.

- He valla.

Sonra güldü aklına geliverene:

- Bizim herif ne derdi biliyo musun, bu şehir cilveli, yaman bir orospu gibidir derdi. Herkes kötüler ama bir kere koynuna giren bi daha iflah olmaz.

- Doğru dermiş.

- Doğrusu batsın. Nerden de aklıma geldi şerefsiz. Sövecem şimdi soyuna sopuna. Derin bir iç çekişten sonra, neyse, dedi. Neyse...

- Hop hop. Caminin ora dediydik kardeş. İndir hele.


* * *


- Biraz erken çıksam bugün. Çocuğu ateşli bıraktım sabah. Cayır cayır yanıyordu yavru.

- Sen bilirsin. Yalnız çıkarken görün, saati yazsınlar. Malum kesilecek parandan.

- Dur bakalım, dedi Elif gözlerini yana yatırıp. Çıkmam belki de.

Koca makinaların dizi dizi dizildiği masaları aşıp kendi yerine geçerken, kızların gözlerini üstünde hissediyordu hâlâ. İpliğe uzanırken, elindeki ceketi, telalarını yapıştırıp hırsla yanındaki sepete atan Elmas’a kaydı gözü. Homur homur homurdanıyordu gene kendi kendine.

- Aşşağlık herif. Kesermiş. Kes kes. Çok veriyosunuz ya, bir de kes.

- Sus kız abla. Duycak.

- Duysun deyyus. Patrondan çok patron.

- Öyle deme doğru diyo adam.

- Ne diyomuş doğru?

- Geçen konuştu ya patron hesabına. Gürhan Bey’den iyi patron bulamazsınız, dedi. Hepinizi sigorta etti, dedi. Ama o sizden iyisini sizden ucuza bulur. Onbinler var dışarda, elini öpeni alır işe. Bugün var yarın yoksunuz bu fabrikada. İşinizin kıymetini bilin, dedi.

- İyi patronmuş… İyiliği batsın. Yapcak tabii sigorta. Kanun var kızım kanun.

- Kanun varmış. Boşversene. Köyde olsak üç kuruş yövmiyeye sabah ezanından yatsıya çapa sallardık. Şimdi iki çul dikmeye mi laf etcez? Aman ha deme öyle şeyler.

- Kızım biz koyun olduktan sonra, şehir köy fark eder mi? Orda ağa burda patron. Biz? Biz ya işçi ya ırgat üç kuruşa.

- Hee. Bak ne güzel dedin.

- Güzelmiş. Yaaa, pek güzel. Az saftirik değilsin Elif ha.

- Sen akıllı oldun da ne oldu?

- Hah. İlk defa doğru bi laf ettin şimdi.

- Saftirik olayım n’olcak? Eve ekmek götürüyorum ya, çok şükür.

- Götürüyosun da hayrını görüyosun sanki. Onu da elin kocakarısına yediriyorsun.

- Olsun. Ne yapıyosam helal hoş olsun. Bir göz odamız var sayesinde. Üstüne bi de evlat bırakıyoruz emanet. Kolay değil. Hak var Allah var. Ne etsem azdır. Yoksa… zor çalışırdım ben.

- Amaaan bırak allasen. İnsanlık ölmüş. Hayrına yapıyo sanki. Her işini yaptırıyor, yediği içtiği önüne konuyor, üstüne bir de kira alıyor.

- Yahu ben bişey demiyorum da sen niye gocunuyosun?

- Sen neye bişey diyosunki zaten?

- Eee? O zaman?

- Ben senin yerine de diyorum. Oohh. Rahatlıyorum. Bi bok yiyebildiğimiz yok bırak söyleneyim bari azıcık.

- Eh iyi. Söylen. Söylen de rahatla.


* * *


- Nasıl oldu Sümbül Ana? diye girdi içeri. Gözleri endişeli.

- Amaan. Çocuktur dayanır kızım. Gene gelemedin erken?

- Gelemedim Ana.

- Senin yemeği önümüze koyman bir saati bulur şimdi.

- Yok yok. Ben on dakkada hazır ederim. Hele şu oğlana bi bakayım da.

Odaya seyirtince, Mesut açtı gözünü. İki kat yorganın altında hepten yok gibi çocuk.

- Oğlum?

- Geldin mi ana?

- Geldim koçum. Nasıl oldun bakalım?

- Bilmem ki...

Elini başında, boynunda, sırtında gezdirdi çarçabuk.

- İyisin iyisin maşallah. Şimdi sıcak bi çorba içip bi de güzel uyudun muydu, sabaha bişeyciğin kalmaz.

- Ana?

- Hıı?

- Sen hep çalışcan mı?

- Çalışcam tabii oğul. Ben çalışmasam ne’deriz?

- Sümbül Nine çalışsın sen bana bak.

- Olur. Bi o kaldıydı kadına etmediğimiz.

Ama ana yüreği işte. Kuşkulandı içi. Ya kötü davranıyorsa yavrusuna. Zaten yüzü gülmedi sabinin.

- Sen sevmiyo musun Sümbül Nineni?

- Seviyorum.

- Kötü mü davranıyo sana, kızıyo mu çok?

- Yooo.

- Ee daha ne?

- Sen başkasın ama.

- E gelmiyor muyum her akşam yavrum? Ne yapalım, idare etcez. Ben de isterdim seni her sabah kendim yollayayım okula (sardı, kucakladı Mesut’unu), ben karşılayayım gelince ( öptü çok çok), ben yedireyim yemeğini ellerimle (kolları arasına alıp oğlunu sallanmaya başladı iki yana), başından ayrılmayayım hasta olunca. Lakin kader işte. (Yatırdı çocuğu yatağına geri. Üstünü örttü özenle.) Hadi yat sen. Ben yemeği hazır edeyim. Sonra gelir çorbanı içiririm sana.

Sofrayı kurupta oturtunca Sümbül Ana’yı, şöyle bir etrafta gezdirdi gözlerini kadın. Başıyla da işaret ediyordu göstermek için.

- Evi de topladım elimden geldiğince. Canım çıktı valla.

- Eh ben sana ne diyeyim, dedi Elif, doldurduğu çorba kasesini kadına uzatırken. İş mi arıyosun kendine? Elleşmesene sen. Ben yapıyorum ya Cumartesileri. Ne kaldı şurda? Otur örgünü ör sen. Bitti mi yünlerin?

- Yoo. Var daha biraz.

- İyi. Alırız gene. Bak bu yeleğin çok güzel oldu, dedi kadının üstündeki yeleği gösterip. Bunun mavisinden de alalım. İyiymiş yünü. Topaklanmadı, esnemedi hiç. Ne dersin?

- Hee. İyiymiş hakkaten. Mavi değil de… Bordo al bulursan.

- Tamam. Bordo alırız. Hadi şu çocuğu doyurayım şimdi ben.


* * *


Şerife Hanım çay saatini haber verince hep birden sigara da içtikleri küçük salona seyirttiler. Masaların etrafına doluşup sohbete daldılar gene. Sanki on dakikalık çay molası değil de komşuya beş çayına gitmiş gibi oluyorlar böyle zamanlarda.

- Haber yok di mi kız seninkinden? diye sordu kızlardan biri Elif’e.

- Yok anam.

- Kız Elif, dönüp gelse birgün, uslandım dese, diye atıldı öbürü.

- Hastirsin ordan, diye araya girdi Elmas. Gencecik karısını altı yaşında çocukla bırakandan hayır mı gelir?

- Doğru diyosun Elmas Abla. Dönmeye meyli olan yoklar ara sıra. N’apıyoruz n’ediyoruz diye merak eder. Buldu bir paralı kaltak yaşıyor hayatını. Biz umurunun köşesi değiliz.

- Olsanız iki senedir bir ses gelirdi ayol. Öldünüz mü, kaldınız mı? Değil mi kardeş?

- Tabii tabii. Bekleme boşa.

- Bekleyen kim, diye sertlendi Elif. Ondan gelecek hayır Allah’tan gelsin.

- Doğru diyosun da...

- Da ne?

- Kimseye de kaymıyor gönlün. Bak, Recep’in aklı başı karıştı senin derdinden. Hiç oralı değilsin.

- Doğru kız Elif. Herifin gözü senden öteyi görmüyor.

- Amaan, gözü çıksın. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.

- Kızım deme öyle, diye araya girdi yine Elmas. Herkes bir mi?

- Erkek dedi mi hepsi bir. Sıtkım sıyrıldı vallah bir tanesiyle. Mikabı gelse istemem.

- Canın da mı çekmez kız, diye gülüştü kızlar.

- Çekmez olur mu… Lakin adam gibisi lazım bana. Önden bi kuyruğu olmakla olmuyo.

- Eh bulursun inşallah öylesini ya, kocakarıyı çekeceğine ‘erkeğim’ der onu çekersin. Daha iyi değil mi?

- Çekmez anam o, çekmez erkek kahrı, diye karıştı gene söze Elmas. Köye bile dönmedi inadından. Sürünüyor buralarda.

- Dönmem elbet. Dönüpte kaynımı başıma mı diktircem? Üç gıdım aşım kaygısız başım. Boşveer. İyiyim ben. Aslan gibi oğul büyütüyorum. O yeter bana. Darısı başına kız Kevser. Hele doğsun da gör bak, ne tatlı şu evlat dediğin.

- İnşallah Elif Abla, dedi Kevser. Bütün hamileler gibi sağ elini karnının üzerinde gezdiriyordu konuşurken. Beş ayım var daha ama şimdiden içim bi hoş valla.


* * *


- Ana?

- Hıı?

- Benim babam nerde?

- Ah bir bilsem oğul. Bilsem sana demez miyim?

- Bana mı kızdı ki?

- Yok.

- Sana mı?

- Yok yavrum.

- Ya ne diye?

(S...nin derdinden diye söylendi içinden ya, demedi bişey.)

- Bilmem oğul. Aklım ermedi benim. Gelemiyor zahir. Yoksa niye gelmesin?

- Ana…

- Hıı?

- Döner mi ki?

- Bilmemki oğul.

- Eeeh, sen de hiç bişey bilmiyosun.

(‘La havle’ çekti ya, ne desin sabiye. Soracak. Haklı çocuk.)

- Ana…

- Hıı?

- Sen de gitmezsin di mi?

- Yok oğul. Ben gitmem. Ben hiçbir yere gitmem. Anca işe gider, ordan da dönerim her akşam. Meraklanma sen. Hadi uyu artık. Geberdim uykudan. Senin soruların bitmez ama benim dermanım bitti. Yarın Ferik Mehmet Amca’ndan kalın bir palto bakalım sana. Üşütüyorsun zahir o ince ceketle. Baksana ikide bir hastalanıyosun.

- Ana...

- Gene ne var?

- Ayakkabı da al.

- Tamam oğul. Hele sen bi kalk ayağa...

- Hep aldığın gibi değil ama.

- Ya nasıl?

- Nayk.

- O nasıl ki?

- Bayağ.

- Ee, bayağaysa niye nayk? Benim aldıklarım da bayağ ayakkabı değil mi?

- Ama Ayberk ayakkabı dediğin nayk olur diyo. Yaza da timsahlı gömlek istiyorum. Ayberk’in gömlekleri hep timsahlı.

- Olur oğul. Alırız. Ayakkabı da alırız, timsahlı gömlek de alırız. Denkleştirir alırız. Senin canın sağolsun. Hadi uyu artık. Uyumak bilmedin bu gece.

İyice sıkıştırdı örtüyü çocuğun sağından solundan. Ayaklarının altından doğru

sardı bir güzel. Bir ucunu da kendi beline doğru attırdı örtünün. Sıcağı sevmezdi hiç. Hiç sevmezdi sıcağı.

Hemen uyuyacağını sanıyordu ya, kafası bulandı bir kere. Kırk tilkiyi dolandır dur şimdi sabaha kadar. Söylendi içinden. “Gitti Ayberk’i buldu arkadaşlık edecek. Zeliha’nın Osman’ının nesi vardı sanki... Pahalıdır da şimdi o dedikleri. Ayberk beyimiz giyiyorsa pahalıdır kesin. Hafta sonları da gündeliğe gitmeli bir zaman. Azıcık para denkleştirmeli. Cuma’ya mesaiye isim yazdırıyordu kızlar. Ben de yazdırayım adımı. Arada mesaiye kalmadan olmayacak. Bu çocuğu da çok başıboş bırakmamalı ama. Komşu nine ile çocuk mu büyürmüş? Neyse, hele iyileşsin de... Bakarız çaresine herşeyin. Alırız herbişeyini evelallah.”


* * *


Cumartesi sabah kalkınca şaşaladı bir Mesut. Ömründe ilk defa gözünü açınca anasını bulmadı yanında. Ürkmüş, irileşmiş gözlerini etrafta şöyle bir gezdirip, çabucak çıktı odadan. Anası olsa önce çoraplarını giydirirdi. Onu görünce televizyondan başını çevirip baktı Sümbül Kadın.

- Uyandın mı Mesut?

- Annem yok Sümbül Nine!

- Eee, gece mesaiye kaldı ya oğlum. Gelir gelir.

- Haa. Demişti sahi.

Hatırladı ama gene de büktü boynunu oğlan.

- Gel mutfağa da sütünü ısıtayım sana. Ayy ay. Bacacıklarım da nasıl ağrıyo bugün, diye kalktı sedirden. Anan köy yumurtası aldıydı. Güzelce kırıp yiyelim beraberce. Hadi bakalım.

Onlar mutfağa gidince başladı o haberi okumaya spiker. Her iyi spiker gibi

duyguları yerli yerinde kullanarak seslendiriyordu haber metnini.

İstanbul’da Gürhan Düzay tekstil fabrikasında gece iki sularında çıkan

yangında altı işçi hayatını kaybetti. Pencereler demirli ve kapı üstlerine kilitli olduğu için, mesaiye kalan altı kadın işçi dışarıya çıkamadı ve yanarak feci şekilde can verdi. Fabrika sahibi Gürhan Düzay, bekçi kendilerini haberdar eder etmez olay yerine geldiklerini ancak maalesef müdahalede geç kalındığını söyledi. Fabrikasının da büyük zarar gördüğü olay nedeni ile son derece üzgün olduğu gözlenen Gürhan Bey...”



29 Aralık, 2005’te Bursa Lokman Özay fabrikasında hayatını kaybeden 5 kadın işçiye adanmıştır.”


Görüntüleme sayısı: 245 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 05-01-2010 23:17
...
çok güzeldi ve beni derinden etkiledi...diğer taraftan birilerine ithafen olması içimi daha bir burktu...yüreğine ve de kalemine sağlık...
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 9 + 0 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >