www.ikiciftlaf.net
Suriçi'nde Kalalım Yazdır E-Posta
Orhan Savuran   

surici.jpegKahvehanenin, tapınağın avlusuna bakan parmaklıklı penceresinden yağmuru izliyordu. Avluda; bir sağnak yağmur, iki şadırvan (birinin üstü açık), bir güneş saatinden başka da kimsecikler yoktu.

"Güneş saatinin çatlağında kırıldı zaman." Bu bir dize olabilir miydi herhangi bir şiirde, bunu düşündü.

Yağmurdan kaçanların sığındığı kahvehane, servis aralığını kısaltan garson, sobanın sıcaklığı, giysilerden yükselen buhar, öksürüklere aldırış edilmeden yakılan sigaralar, masada günlük hasılatları dilencilerin, boş bardaklar, fazladan istenilen şeker.

Cinayet romanları yazan bir şairdi, ya da O öyle sanıyordu. Yağmurdan önce şehri dolaşıyordu. Bütün gün yaptığı tek şeydi bu. İşsizdi. Başladığı bir işi bitirdiğine kimseler şahit olmamıştı. Başarısız olduğu için üniversiteden atılmıştı. Ama O, bunun bir 'komplo' olduğundan emindi. Karanlık bir örgütten gelen teklifi reddettiği için böyle bir şeyin başına geldiğini düşünüyordu. Örgüt adına 'teklif'i yapan asistan, zengin olmaktan başka gayesi olmayan, babaların "adam olmazsın sen" diyerek büyüttüğü çocuklardan biriydi. Asistana

ağza alınmayacak küfürler etti. Bu kadar kötü halde olmasının nedeni o asistandı. Şimdi gidecek bir evi, "Ben geldim" diyerek selamladığı mezarda yatan kardeşinden başka da kimsesi yoktu. Yalnız bir adam, sesli düşüneceği anı, güleceği zamanı ve de mekanı iyi seçmelidir. Delilik, bir masa uzaklıktaydı.

Elindeki kartı çevirip duran ve her defasında garsonun önündeki sehpaya bıraktığı iki çayın şekerlerini attıktan sonra birincisini hızlı, ikincisini ağır ağır içen deliye baktı. Yağmurun dinmesini bekliyordu. Cebinden çıkarmadan sahip olduğu parayı saydı. İki saat daha oturabilirdi bu hızla çay dağıtmaya devam ederse garson. Bunu düşündü: "Sen bir

hiçsin" demişti kadın, "biliyorum " diye karşılık vermişti. Bal sarısı yataktan akan bir nehir vardı kadının yüzünde. Sonra bunları da düşündü: Bir tabutun arkasında, elinde bir ışıldakla, tabutun üstünde yazan adı içinden tekrarlayıp yürüyordu. Tabutu yere bıraktılar, üzgün olmakla somurtmayı ayırt edemeyen insanlar. Yüzü açıldı ölünün. Bakın. Bakınız baylar! "Son bir defa göreceksiniz" der gibi açıldı yüzü ölünün. O bakmamıştı.

Hesabı ödemek için garsonun masadaki bardaği alacağı zamanı bekledi. "Saçımdaki akları görünmez kılan yağmur." Yeni bir dize daha bulduğunu düşünüp yürümeye devam etti. Yaşamı, nehrin kıyısında demirlemiş bir mavnayı andırıyordu. Gelip geçen mavnaların yarattığı dalgalarla sarsıldığında demir aldığını sanan bir mavna. Hızla yaşlanıyordu. Demir yığınıdır insan, paslanır. O, bunu bilmiyordu.

Cinayet romanları yazan bir şair olduğunu düşünüyordu. Bir roman ya da şiir nasıl yazılır bilmiyordu. Yazmayı hiç denememisti, ama katilin ipucu bırakmamak gibi bir derdinin olmadığı bir roman yazmak istiyordu. Romanının kahramanı olan dedektif, maktulun aslında katil olduğunu şaşırtan bir zekayla bulacaktı. Ölünün hayatına son vermekle kalmayıp başkalarının haksız yere suçlanması için olmadık şeyler yapacağı romanı yazmayı istiyordu. Eski bir şehrin yıkık kapısından çıktı. Dağ gibiydi kapı. Daha önce sinemanın olduğu yerde, yükselen binaya baktı. Yağmur dinmişti. Yağmurdan önce delirdiğini bütün şehir biliyordu.



Görüntüleme sayısı: 271 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. 30-12-2008 22:39
Noktalama ve yazim hatalari için ozur dilerim.
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
2. 01-01-2009 14:18
beğendim
Sayın Savuran, öykünüzü beğendim. Ancak başlığa bir anlam veremedim. Niye Suriçinde Kalalım???
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 0 + 5 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >