| İnka Toprakları 1 (Peru) |
|
|
| Ferial Akış | ||||
|
Peru, Latin Amerika’nın Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan, Türkiye’nin 1,5 katı büyüklüğünde (1 208 000 km2 ) bir ülke. Nüfusu 27 milyon. 3 000 km ye varan sahil şeridi, topraklarının % 10 unu kapsıyor. Halkın büyük çoğunluğu bu bölgede yaşıyor. Doğuda And Dağları ve Amazon Ormanları yer alıyor. Bizim gezimiz Peru’dan başladı. Uzun bir yolculuktan sonra başkent Lima’ya ulaştık. Okyanus kenarında deniz ürünlerinden oluşan akşam yemeğimizi yediğimizde, bütün yorgunluğumuzu unuttuk. Burası Antalya’ya çok benzeyen bir sahil ve dik yamaçlardan oluşuyordu. İlk günden ülkemize geri dönmüşüz gibi bir duyguya kapıldık.
Limanın ilgi çekici yerlerinden biri de, zengin bir girişimci tarafından kurulan Altın Müzesi. Burada İnka öncesi döneme ait altın maskeler, süs eşyaları, takılar ve çeşitli araç gereçle birlikte, zengin bir silah koleksiyonu sergileniyor. Lima’nın merkezinden bir adım uzaklaşınca görüntü tamamen değişiyor. Gecekonduların yoksul ve bakımsız çehresi egemen olmaya başlıyor. İçinizi acıtan bu etkiyi hafifletmek için cepheleri rengarenk ( pembe,sarı, mavi, yeşil v.s. ) boyamışlar. İyi de olmuş.
Sonradan öğrendiğimize göre Lima çevresine hemen hemen hiç yağmur yağmazmış. ( 100 yılda 2-3 kez ) Rehberimiz hayatında gördüğü tek yağmurlu günü çok net hatırlıyor: 18 Ocak 1970. Bu koşullarda domates, patates, mısır,enginar, kuşkonmaz gibi tarım ürünleri yetiştirebiliyorlar. Doğal olarak hayvancılık gelişmemiş.Balık, kerevit, tavuk çiftlikleri oldukça yaygın. Yüksek yerlerde lama, alpaka, vikunya gibi o yöreye özgü hayvanlar beslenebiliyor. Bunların özellikle yününden faydalanıyorlar. Ayrıca kırmızı et olarak alpaka ve genepik eti tüketiyorlar. Lima’nın güneyindeki Bellastas Adaları, göçmen kuşların, deniz aslanlarının ve penguenlerin yaşadığı doğal bir rezerv. Gübre endüstrisi gelişene kadar, kuşların dışkılarından oluşan tepeler, Peru’nun önemli bir gelir kaynağı olmuş. “Guano” adı verilen tepelerin yüksekliği 50 m ye ulaşabiliyormuş. Perulu ve Çinli işçileri ucuza çalıştırabilmek için coca yaprağı tüketimi desteklenmiş. Bu yaprakları çiğneyen işçiler, gerekli enerjiyi sağlayıp, yemek gereksinimi bile duymadan çalışabiliyorlarmış. Sonradan coca üretimi yasaklanmış. ( Şimdi denetimli olarak üretiliyor. Bu durumdan kazançlı çıkanlar Colombiyalılar olmuş. )
Bir sonraki durağımız Arequipa, “ dağın arkasındaki yer “ anlamına geliyor ve üç yanardağ tarafından korunduğuna inanılıyor. “ Beyaz şehir” olarak anılmasının birinci nedeni, binalarda beyaz volkanik taşların kullanılması; ikinci nedeni ise, beyaz İspanyollarla yerlilerin çok fazla karışmamış olması. Arequipa siyasi ve kültürel açıdan Lima’dan daha gelenekçi. Halkı daha zengin ve eğlenceyi seviyor. Cadde ve sokaklar daha hareketli. Yabancılar açısından daha güvenli. Şehrin ana meydanı arkadlarla çevrelenmiş. xıx yüzyıla ait Katedral binasında Barok ve yerel sanatın birlikte kullanıldığı gözleniyor. Taç kapı kabartmalarında Amazonların bitki ve hayvan motifleri yer alıyor. Bu mimari tarza “ Mestizo Barok” adı veriliyor. Kentin önemli yapılarından biri olan xvı. yy ‘dan kalma Santa Catalina Manastırı,29 000 m2 lik alana yayılmış durumda. İspanyol kentlerinin isimlerini taşıyan sokakları ve meydanlarıyla başlıbaşına bir şehir gibi. Zengin ailelerin ikinci kızları ( birinci kızlar evleniyor ) , yüksek ücretler ödeyerek burada eğitim görüyormuş. Manastırda kalabilmek için ayrıca drahoma ödemeleri gerekiyormuş. Bazı rahibelerin özel daireleri ve dört hizmetlisi bulunuyormuş. Depremlerden zarar gören Manastır onarılarak, yakın tarihte kısmen ziyarete açılmış. Avlularda kullanılan kiremit kırmızıları, çivit mavileri ve bakımlı sardunyalar burada yaşayan rahibelerin ne kadar şanslı olduğunu düşündürüyor insana. Arequipa’da ilginç bir müze ziyaretimiz de oldu. 6300 m yükseklikteki buzulların içinde tesadüfen bulunan İnka prensesi Juanita , 12-14 yaşlarındayken tanrılara kurban edilmiş. 500 yıl boyunca oldukça iyi korunmuş olan bedeni, - 20 derecede özel bir bölmede sergileniyor ve yaşadığı döneme ait önemli ipuçları veriyor. Sonunda 3600 m yükseklikteki İnka Uygarlığı’nın başkenti Cusco’ya varıyoruz. “ Dünyanın göbeği “ anlamına gelen bu şehrin en önemli ören yeri Machu Picchu, Dünya Miras Listesi’nde haklı yerini almış. Tapınaklar, tarım terasları ve gözlem kulelerinden oluşan şehirde 1200-1800 kişi yaşamış.Buraya trenle ulaşılıyor. Dik yamaçları tırmanabilmek için tren bir ileriye doğru, bir geriye doğru hareket ediyor. Trenden sonra minibüsle zirveye varılıyor. Yürüyüş yolunu tercih edenler birkaç günlerini tırmanarak geçiriyor. Nasıl olduysa İspanyol istilacılar Machu Picchu’ya uğramamış. 1911 yılında Amerikalı bir arkeolog, yerlilerin zaten bildiği ören yerini “ keşfetmiş.” Arka arkaya yaptığı kazılarla İspanyolların yapamadığını yapmış, özel izinler alarak şehri yağmalamış Machu Picchu’yu özel kılan nedenlerden biri de içinde yer aldığı coğrafya. Çevredeki dağların muhteşem görüntüsü, vadinin derinliklerinde akan sular ve tepeden baktığınız bulutlar sizi başka dünyalara götürüyor. Yüksekten başınızın dönmesi yetmezmiş gibi, olağanüstü çarpıcı güzellikler sizi sarhoş ediyor. Machu Picchu’nun, Dünyanın yeni Yedi Harikasından biri seçilmesi boşuna değil. Yolculuğumuzun en yüksek noktasını ( 4335 m ) aşarak Titicaca Gölü kıyısındaki Puno’ya varıyoruz. Burası Peru’daki son durağımız. Titicaca Gölü, Van Gölü’nün 2,5 katı büyüklüğünde, adeta bir iç deniz. Aynı zamanda üzerinde ulaşım yapılan dünyanın en yüksek gölü. Uros yerlileri tarafından yapay olarak oluşturulan yüzer adalar ve sazdan evler günümüzde de kullanılıyor. Titicaca Gölü’nün karşı kıyıları Bolivya’ya ait. Bu ülke ile ilgili izlenimler “ az sonra. “ “Sakın bizden ayrılmayın”.
Görüntüleme sayısı: 426 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



İnka Uygarlığı’nın
yeşerdiği toprakları görmek,eskiden sadece düşlenebilir
bir şeydi benim için. Bugün Peru ve Bolivya’ya gidebildiğim
için kendimi çok şanslı sayıyorum.Düşünsenize düşlerim gerçek oldu.
Lima’nın merkezi
Plaza De Armas, kolonyal tarzda binalarla çevrelenmiş güzel bir
meydan. Cephelerdeki ahşap işlemeli balkon çıkıntıları
binalara ayrı bir güzellik kazandırmış. Belediye, Başpiskoposluk
Sarayı ve Katedral, meydanın önemli yapıları. Az ilerdeki San
Fransisco Kilisesi , mavi ve sarı renkli Sevilla çinileri ile ünlü.
1810 yılına kadar ölülerin defnedildiği yer altı mezarlığı
da bu kilisede yer alıyor. 25 000 kişiye ait kemikler, türlerine
göre tasnif edilerek ( kafatası, kol, bacak v.s. ) sergileniyor.
Hafiften içiniz ürperiyor.
Lima’dan ayrılırken,
bir yanda Okyanus’un mavisi, diğer yanda çölün boz renkli
manzarası size eşlik ediyor. Bu kez kerpiç ve tuğladan yapılmış
sıvasız barakaların rengi, çölün içinde kayboluyor. . ( Devlet
barakalara su getirememiş olsa da, elektrik ve telefon hizmetleri
özel şirketler tarafından karşılanıyor. ) Geride yükselen
dağlarda tek bir yeşillik göze çarpmıyor. Gökyüzü bile gri.
Alabildiğine soluk bir doğa. Tam bu görüntüye alıştığınız
sırada Karşınıza yemyeşil bir vaha çıkarak sizi şaşırtıyor.
Lima ‘dan sonra
Nazca’da konaklıyoruz. Boyları 15-300m arasında değişen ve
doğal zemine işlenmiş bulunan geometrik şekiller, Nazca’nın (
ve dünyanın) en önemli kültür mirası. Gizemini günümüzde de
koruyan bu şekiller, ancak havadan algılanabiliyor. 5-6 kişilik
uçaklarla maymun, örümcek, kartal, astronot v.s. olarak
adlandırılan şekillerin üzerinde tur atıyoruz. Bu figürlerin
nasıl ve ne amaçla yapıldığına dair çeşitli teoriler ortaya
atılıyor. (Uzaylılar teorisi de bunlardan biri)
