| Bir Sonbahar Sonu Bürücek Yaylası |
|
|
| İsmail Fatih Maraşbey | ||||
|
Arabamız Niksar’dan Bürücek Yaylasına doğru yol alırken güneşin bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolması nedeniyle endişeliydik. Hava her an bozabilirdi. Yolumuz kıvrım kıvrım ormanın derinliklerine doğru yol alırken izlediğimiz manzara bizi büyülemişti adeta. Sonbaharın tüm hüzünlerini eteklerine toplayıp veda valsi yapan yorgun ormanların saçlarına dokunan sonbahar rüzgârı bizi farklı iklimlerin kucağına çekiyordu. Dayanamayıp arabaları yol kenarına park ederek ölgün güneşin aydınlattığı morumsu, kızıl ve hazan renklerinin cümbüşüne deklanşörlerimizi çevirerek birkaç kare fotoğraf çekiyoruz. Hava soğuk olduğu için fazla beklemeden arabalara atlayıp yola koyuluyoruz. Hepimiz sabırsızlıkla arabalardan inip ormanın içlerine doğru yol almak istiyoruz. Yaklaşık yirmi/ yirmi beş km yolculuk sonunda Bürücek Yaylasına ulaştık. Arabalardan indik. Hava olabildiğine soğuk. Yerlerde buz kırıntıları toprağın bağrına saplanmış bıçak gibi ürpertici. Arabalarımızı yol kenarına park ettikten sonra malzemelerimizi ve çantalarımızı alarak yola koyulduk. Birkaç dakika sonra Bürücek Yaylasını terk edilmiş evlerine ulaştık. Bu evler sadece yaz aylarında kullanıldığından buranın sakinleri, havaların soğumasıyla beraber köylerine inmişler. Ahşap evlerin yanında betonarme binalar da vardı. Ama bu yaylada beton yapılar çok iğreti duruyor ve doğanın egzotik yapısını iğdiş ediyor. Hâlbuki ahşap evler doğanın bir parçası gibi uyumlu ve sıcak karşılıyor bizi. Malzemelerimizi, rehberimiz Kenan beyin evine bırakarak yolculuğa koyulduk. Bürücek Yaylasını batı yakasında bulunan yamacın sırtından aşağı doğru inip Kuşkayası Şelalesine ulaşacaktık. Yayla evlerinin hemen bitişiğinde başlıyordu orman. Sonbahar Kasım’ının keskin yayla soğuğunda, akşamdan kırağı düşmüş çamur patika yolun avuçlarında kaybolmuştuk. Gürgen ve meşe ormanlarının sarı, kızıl ayini içinde tek ses ayaklarımız altında çığlıklar atan gazellerin hışırtısıydı. Yolumuz inişti. Güneş bir çıkıyor, bir kayboluyordu. Islak gazeller altında tomurcuklanan mantarların keskin kokusu sarıyordu ormanı. Nem ve mantar kokusu hakimdi. Vadiyi yırtan keskin bir uçurumun kıyısında durduk. Burası çok yüksek bir uçurumdu. Aşağıda sapsarı uzanan ormanın içinde çağıldayan su, zümrütten bir gerdanı anımsatıyordu. Bir sevgilinin zümrütten gerdanı gibi asil süzülüyordu çağlayan. Karşı güney yamaçlarda, yükseldikçe mor rengini alan ormanın bakır rengi hepimizi büyülemişti. Burada birkaç kare fotoğraf çektik. Tekrar vadinin uçurumundan sırta doğru çıkıp uçurum paralelinde daha batı istikametinde vadi yamacı boyunca aşağılara indik. Şelaleyi yukarıdan görüyorduk. Ama oraya ulaşmak kolay değildi. Dik bir iniş vardı. Ormanla kaplı ve kayaçların olmadığı bir güzergâhtan inmeye başladık. Ağaçlardan tutunarak iniş boyunca kaydık. Manzara harikaydı. Kuşkayası Şelalesi karşımızdaydı işte. Sonunda ulaşmıştık. Rehberimizin anlattığına göre adını kartal yuvalarından alıyormuş. Şelalenin üstünde yükselen kayaçlarda kartallar yuva yapıyormuş. O nedenle buraya Kuşkayası Şelalesi adını vermişler. Bundan sonra burasının adı “İzciler Şelalesi” olsun diye espri konusu da yaptık. Şelalenin buğusu, bizleri bu soğuk mevsimde daha bir üşütmüştü. Buna rağmen kaymakam bey, kapüşonunu başına geçirerek şelalenin altına geçmeyi başardı. Daha sonra ben ve diğer izci liderimiz İlker Bey de şelalenin arkasında kayaçların altına ulaştık. Kayalardan sızan su damlacıkları beni hayli ıslattığı için ben çabuk kaçtım. Bir gömlekle çıkıp gelmiştim bu doğa yürüyüşüne. Hem de bu mevsimde. Serde delilik var ne yapalım. Birkaç fotoğraf çektikten sonra aynı patika yoldan tırmanışa geçtik. Şelaleye gelirken inişti. Şimdi ise tırmanmamız gerekiyordu. Bürücek Yaylasına tekrar çıkmak kolay olmadı. Terlemiştik. İnerken üşüyorduk ama çıkışta fazlasıyla ısınmıştık. Tepeye ulaştığımızda soğuk, hafif bir rüzgâr alınlarımızı sızlatıyordu. Terimiz üzerimizde buz gibi olmuştu. Üsteğmen Mahmut Bey, asker olduğu için ok gibi fırlayıp gitti. Terinin üzerinde kurumaması için yayla evlerine ulaşmak istiyordu. Biz ise ekip halinde Bürücek yaylası evlerine ulaştık. Vardığımızda Mahmut Üsteğmen, çoktan giysilerini değiştirmiş bizi bekliyordu. Güneş, artık alabildiğine kendini hissettirmeye başlamıştı. Ama yaylanın soğuk rüzgârı karşısında fazla etkisizdi. Öğle vakti olmuştu. Öğle yemeği için kendimize uygun bir yer bulduk. Burası; boz dağların tepelerinin sıralandığı yaylanın küçük bir düzlüğüydü. Kısmette, öğle yemeğinden sonra şekersiz çay içmek varmış. Şeker almayı unutmuşuz. Çay saatinin akabinde artık saat ikindiyi geçiyordu. Güneş, etkisini yitirmiş dağın yamaçlarında gölgelenen ormanların ıssız yalnızlığı bizim de içimizi üşütmüştü. Malzemeleri toplayarak arabalara doğru yola koyulduk. Arabalara bindiğimizde üşüdüğümüzü fark ettik. Eve dönerken, hepimizde sonbaharın sessiz hüznü ninniler söylüyordu. Gün batımına doğru kıvrılan yollardan sessizce eve dönüş ufkunda, güneşin kızaran vedasını izliyorduk. Bir Kasım Pazar’ı, mevsim veda ediyordu, güneş veda ediyordu, biz veda ediyorduk. Hayatın avuçlarından akıp giden mevsimlerin farkında olmadan yaşadığımız beton duvarların dışında, nazlı bir gelin gibi her gün doğumunda bizi bekleyen mevsimlerimiz var. Şehirlerin dışında toprağa düşmüş cemrelerimiz ve yitirilmiş mevsimlerimiz var yakalayamadığımız. Görüntüleme sayısı: 394 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Dokuz Kasım sabahı,
mavi göğün gözlerinde buğulanan beyaz bulutların alaca
ayazında, rehberimizin öncülüğünde yola koyulduk.
Tokat-Niksar’ın tenha Pazar’ında daha tenha yaylalara
çıkacaktık. Ekipte on üç kişiydik. Daha kalabalık bir gurupla
çıkacaktık ama bazı arkadaşların mazereti nedeniyle birkaç
kişi ekibimizde olamadılar.
