www.ikiciftlaf.net
"Kaldırın Beni, Yoruldum" Yazdır E-Posta
Seher Andaç   

seher.jpgGüneş gözlüğü... O gün neredeyse herkes takmıştı. Ben takmadım. Güneş gözlüğü beni sadece köstebek yapar bunu biliyorum. Kulaklarımı tırmalayan bir kadın sesi:

''Bir bardak su istemeden, kimseye muhtaç olmadan gitti.'' diyor. Gözyaşlarımı artık zapt edemiyorum, boynumdan akıyor. Bu halim o topluluğa hiç yakışmıyor, çabucak vedalaşıyorum ve “Uğurla gitsin.” diyorum cılız bir sesle...

Uyku ile uyanıklık arasındaydı ilk gördüğümde. Bir hastane yatağında çok yorgun uzanmıştı. Ne olmuştu ki böyle birdenbire kimse bir şey anlamamıştı. Daha salı günü evinin pazarını yapmıştı. Kim derdi ki seksen üç yaşındaydı. Kimin umurunda kimin ne dediği, kalbindeki pil teklemiyordu ya... Daha geçen gün kalp doktoru pilin iyi olduğunu söylememiş miydi?

Salının kerametinden midir bilinmez  gün bitiminde pek bir sallanmıştı. Öyle ki kızı endişelenmişti, sanki biraz konuşması mı bozulmuştu? Sallayan salının ertesi olan çarşamba günü acil servisteydi. Kafası da karışıktı. Nereden geldiyse aklına ''Doktor bey oğlum barsak kurdu olmasın bende'' deyiverince acilden doğruca intaniye bölümüne gönderilmişti. Genç doktor da pek bir şaşmıştı bu işe: ''Demek acilden sırf bunun için sevk edildiniz'' diye söylenmişti. ''Sen bir kendine gel barsak kurtlarını da iyileştiririz'' sözünü de konuşmasına eklemeyi unutmamıştı. Tekrar acile dönünce ''Yaşlılık var, eh kabızlık da üste tuz biber ekiyor'' pohpohlamalarıyla kendini evinde buluvermişti.

Doğurduğu, altmış iki yıldan beri can yoldaşı, kaşık düşmanı olan, yatağa, eve, annesine, yardımcı kadınlara bağımlı spastik oğlu ne kadar da korkmuş gözlerle kendisine bakmıştı: ''Annem iyi değil.'' Bir evin kapı dışarı hiç çıkmamış kedisinin olacakları önceden sezmesi gibi kız kardeşine 'annem annem' diye söylenmişti.

Hele bir sabah olsun bakalım...

Perşembe gününün sürprizi artık yürüyemiyordu. Ağzı da konuşurken neden böyle kayıp duruyordu? Konuşması ağır çekim beynine seslendirme yapıyor gibiydi. Kızı gece yarısı tekrar acile kapıp getirmişti, ama bu sefer parazitlerden hiç bahsetmeyecekti. Çünkü kızının doktor arkadaşı tembih etmişti; “Aman sakın hastanede başka servise fırlatıverecek cümleler kurmayın.”

Bugün daha hareketli bir gündü. Nöroloji doktoru biraz egzersiz benzeri muayenesini etmeseydi şu sedyenin üzerinde öylece kalakalacaktı. Az zaman da geçmemişti, neredeyse yeni bir gün doğacaktı. Alınan kanlar, tahliller ve bekleyiş... Sonuç: Yaşlılık.

 

Neyse ki başka bir şey çıkmıyor. En azından doktorun dediği anlaşılır bir şey. Uyuyor uyanıyor bakıyor şöyle bir kendine, ''Şükür yaşlıyım'' diyebiliyor, canı gönülden şükür! Konuşması iyice çarpıldı, yürümek çoktan unutulmuş. “Beyin sapımın alışkanlıklarını yavaş yavaş unutacağım, ne âlâ.”

 

Yine evdeydi çünkü sadece yaşlıydı. Hem evde olmak hem de yaşlılık bu topraklarda makbul olandı. Çok gün görmüşlüğün kokusu siner odalara. Kimin nesi olduğunu bilmediğimiz pencereden bakan yaşlı yüzlerin çekilmiş fotoğrafları dünyayı dolaşır. Hani biraz cesaretli olanımız ara sokaklarda görsek böyle yüzleri el sallarız neşeyle, yorgun bir mahzun bir gülüşle karşılık verirse ne ala... '' Aman ha sokağa çıkma '' tembihini kim bilir kaçımız yapmıştır yaşlılarımıza. Dere tepe dünyayı varisli bacakları ve kocaman sandaletleri ile gezen geçkince turistlerde her yaş grubumuzun sohbet konusudur neredeyse. Anlaşılan şu ki insan ömrünün bu dönemi '' Allah kimseye muhtaç etmesin '' duası ile çabucak tüketilmeliydi bu ülkede. Sabahın ilk gün ışıkları ile ancak gelebildiği evinde, muhtaç olmak lafı aklımıza gelmişken kafasını kaldırıp da bakamadı oğluna. Gönül gözü oğlunun yüzünde ne göreceğini çok iyi biliyordu. Gönlü çok yorgundu.

Tüm ülke vatandaşları ile birlikte mübarek cuma günündeyiz. Hastanenin mekanı değişti. Yine kanlar alındı, ek olarak beyninin tomografisi de unutulmadı. Sonuç, seksen üç yaşındakine söylenecek en son kerametti: İhtiyarlamıştı. Kendinde olmayı unutalı saatler olmuş. Özel bir yatakta yatıyor. Yok yok yatakta bir numara yok, hastane özel, haliyle yatağı da... Hastaneye yatışı yapılmış, artık küçük bir odası var. Yaşayan herkesin sabahı olur, O'nun da oluyor. 

Cumartesi sabahı kaç gündür olan biten karmaşaya dâhil oluyorum; ben, ‘kızının hekim arkadaşı’. Hastayı görünce ilk tepkim: “Neden burada yatıyor, yoğun bakımda olmalı.” Yatağın yanına gidiyorum, hastanın ağzında bir tablet. İrkiliyorum, çünkü böyle hasta olunca ağızdan ilaç almamalısınız. Kızını dinliyorum. Doktoru ile konuşmaya gidiyorum sonra, kapısında sıraya giriyorum. İçeriye girince kendimi tanıtıp soruyorum:

'' Nesi var hastamızın doktor hanım? ''

'' Barsak kurtları vücuttaki tuzu mu azaltmış (!), ne bunu yıkamadan mı yapmışlar (!), mikrop mu kapmış (!) ''

Hastanın kafa karışıklığı bulaşıcı olmalı, çünkü doktorunki de karışmış  Atlanan bir basamak olmalı, daha ileri bir görüntüleme yapılmalı gibi geliyor bana diyorum. Doğruluğu oldukça eskimiş bir cümle ile yanıt veriyor benden oldukça genç görünen doktor hanım. Anlatılanlardan anlamıyorum, planınız nedir diyorum. İçine bakılsın diye iç hastalıkları doktorunu çağırmışlar. Fikir danışılacak doktoru yakalamak için aceleyle odadan çıkarken, yüzümde müstehzi bir ifade, içinde yaşlılıktan başka ne olabilir ki diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Değerlendirmeye gelen doktorla konuşmaya çalışıyorum beceriksizce. Söylediklerinden bir sonuca varamıyorum. Hasta yakınlarının sorularına da beceriksizce yanıt veriyorum. Neyse ki içe bakan doktor iyi bir şey dedi: '' içine dıştan yoğun bakım lazım. '' Peki. Pekala. P'yi üçlemek lazım para verilmiyormuş kurum olunca. Bunu duymak şahane!

Hasta yoğun bakıma alınırken ben, kızı ve oğlu sağlık teminatını vaat eden kendi kurumuna konuşmaya gidiyoruz. Rahmetli eşi albaydı. Tesadüf, bir yakınımla karşılaşıyoruz ve cumartesi gününün en üst yetkilisi hastanede. Bu coğrafyada bir kurumda tanıdığının olması şans diye düşünülür. Biz de öyle düşünüyoruz ve daha hafif dönüyoruz yoğun bakım(!) altındaki hastamızın yanına.

Bu gürültülü kocaman arabanın sarsıntısı sanırım canını acıtıyor, ön koltukta sesini dinliyorum. Yaşlılığının iki gün önce tescillendiği aynı hastanedeyiz. Demek ki daha az biraz şüphe kalmış şu yaşlılık konusunda. Saatlerimizi ayarlıyoruz; çünkü sedyede konaklama saatleri de başladı. Hâlbuki yapılması gerekenler belli ve standart yani değişmez. Ben müdahil oluyorum: 

  • Hemşiranım hastanın tansiyonuna bakabilir miyiz? 

  • Hemşiranım  hastanın ateşi nedir? 

  • Hemşiranım kan şekerine bakalım mı? 

  • Doktor Bey kan gazı alalım mı?

Bir şeyi öğrenmek isteyince yapayalnız kalıveriyoruz hastamızla, çünkü ne kadar da çabuk ayrılıyorlar yanımızdan hem doktor hem de hemşire. Aslında böyle belirsiz durumlarda nasıl iş yaptırılır çok iyi biliyorum kurumlarda. Bağırıp çağırırsan ortam hareketlenir, işler hızlanır ama ben ve anladığım kadarıyla hastanın yakınları da böyle yapmada çok beceriksiziz. 

Saatler geçiyor...Saatler...Elimizde elle tutulur bir tedavi henüz yok ama Nöbetçi Amir nöroloji yoğun bakıma hastayı yatırmayı emretti! Çünkü askeri yataklardayız burada emir komuta işler. Emirle yola çıkıyoruz. Sedyenin yanında soluk soluğa iki kadın elinde poşetler... Hastamızın taşınmasına yetişmek için koşuyoruz.

  “Lütfen, hastanın ayakları kapılara çarpacak, biraz dikkat eder misiniz?''

Yoğun bakımın kapısına geldik. “Siz kapıda bekleyin.” Peki. Birazdan yanlış geldiğimizi öğreniyoruz. Tekrar koşuya başlıyoruz. Fren sesi, geldik. Şimdi de koridorda bekleyiş başladı. Çünkü bizi beklemiyorlardı:  “Yerimiz…” İşte tam da duymak isteyeceğimiz sihirli cümle: Yer yok. Ne büyük ızdırapdır bu, hastane kapısı el kapısı olur size, acınızla kalakalırsınız; çünkü yer yok. Bekleyiş ve hastanın yoğun bakıma geçirilişi ve tüm bu koşuşturmanın anlaşılmazlığı içinde beni şoke eden bir ses: yoğun bakımın kapısı kilitleniyor (?) Hastanede kilitlenerek kontrol edilen bir kapı, basit çözümler yasakları yaratmak için mi, zaten evlerin içine hapsedilmiş hayatların kurum versiyonu mu. İçerde neler oluyor ki şüphesi beynimi ele geçirmek üzereyken çarşaflarla ilgili bir cümle dökülüyor ağzımdan:

''Çarşafları değiştirmeyecek misiniz? Hani enfeksiyon falan... ''  Boşluğa söylenmiş bir cümle...Oturduğu her yere çamaşır suyu dökmesi ile övünen çok temiz ve titiz bir kadının boş boş konuşması gibi karşılanmıştır eminim sinirli yardımcı sağlık personel tarafından...

Elimizde poşetlerimizle dönerken; dirayet eden bir ses kalmış kulağımda aslında hiç duyulmayan: ''Kaldırın beni, yoruldum.''

 

Belki geçen seksen üç yılla değil ama son üç dört günde, sanki kıymetsiz bir eşya gibi oradan oraya taşınmaktan çok yoruldu. Her zaman son demler hatırlanır ya yaşlılığı bir hastalık gibi sunuldu kendisine modern tıpbın genç hekimleri (!) tarafından. Bir nevi ölmeye yatırılmak gibiydi olup bitenler. Anlaşılan yıllarla görmüş geçirmiş olmak artık böyle büyük şehirlerin dinamik (?) yaşantısı içinde pek de revaçta değildi. Az şekerli Türk kahvesini sardunyalarına karşı oturarak içmesini sevdiğinin, polisiye roman okumaktan keyif aldığının, kırk yıllık komşularına nükteli cevaplar vermekten hoşlandığının, iş yaparken canı tezliğinin artık hiç bir önemi kalmamıştı. Ömür derler uyudum uyandımdır aslında. Koca seksen üç yıl...Birikmiş gün doğumları ve gün batımları. Varoluş sorunlarımla çok cebelleşen benim aklıma aslında ölümden başkası yalan kabullenişi hiç iyi gelmiyor, evime dönüyorum yanımda ne yaşamı ne de ölmeyi bilen sadece yaşamakla meşgul ateş gibi bir çocukla...

Pazartesi sabahı hastanın evinde çalan telefonu yardımcı kadın, korkuyla bekleyen oğlunun kulağına veriyor: ''Kaybettik.''

Öldüğünü öğrenince, isminin anlamını merak ediyorum: Yumuşak, nazik, ince...

İroni!

Sonrasında öğreniyorum cenaze işleri çok kolay olmuş, ebedi yatış için yer bulunmuş. “Bir bardak su istemeden” demişti bir kadın, istese kimden isteyecekti ki...

Sonrası körlük, güneş gözlüğü ile pekiştirilmiş körlük.


Görüntüleme sayısı: 216 | Yazdır | E-Posta

RSS yorumları

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 6 + 4 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >