| İnsanlık Hali |
|
|
| A. Kadir Konuk | ||||
|
Ama bir haftadır bir şeyler oluyor derinden. On yıldır bu büroda çalışıyorum. Masanın, tam yanında oturduğum pencerenin önünün ve camlarının tozlarını silmenin, pencerenin önüne dizdiğim çiçekleri sulamanın, kurumuş yaprakları ayıklamanın, uzun zamandır bir kadını öpebilmenin zevkinden mahrum bulunduğum için açılan her çiçeği incitmeden öpmenin dışında büroda yaptığım en önemli iş çokça düşünmek ve yazmak. Yazıyorum, önüme ne konulursa yazıyorum. Bizim eski Refah Partili müdür, Allah sana öyle bir sözcük hazinesi bağışlamış ki, yatıp kalkıp dua etsen yeridir, diyor. Onun sık kullandığı Arapça, Farsça, İbranice, Osmanlıca sözcüklerin Türkçe karşılıklarını şıpın işi bulup yazılara yerleştiriyorum, sonu amin ve şükür sözcükleriyle biten tümceleri, dilek sözcükleriyle modernleştiriyorum, kısacası yazılanları düzeltiyorum, bunun bürodaki adı ise redaksiyon oluyor, ben de redaktör. Başlangıçta bizim eski Refah Partili müdür bey bana dedektör diye takılıyordu. Şakayı severim, eşek şakası da olsa severim. Üzerime dille bok atılsa aldırmam. Bu dedektör sözünün redaktör sözüyle ilintisini şıpın işi bulup müdür beye söyleyince bir daha geçemedi dalgasını. Dedektör ve redaktör aynı sülalenin üyeleri sayılırlar müdür bey, dedim. Biri toprak altına saklanmış bokları, öteki kağıtlara dökülmüş olanları bulur. Bizim bir hangarı andıran, on masalı büroda barış içinde yaşanır, barış içinde çalışılır, gün barışçı selamlarla başlar. Eski komünist partili, yeninin ılıman, pasifist devrimcisi Şevki bey kapıdan girer girmez, zam, zulüm, işte faşizm, günaydın köleler, der. Bu selamlamadan sonra beklediği gür yanıtı alamazsa, zincirlerinizi şakırdatsanıza beyinden proleterler, diye bağırır. Şevki bey büroya geç gelme rekorunu asla başkasına kaptırmamıştır ve kaptırmaya niyeti de yoktur. Bir gün iyice celallenip, bunu nasıl başardığını soran müdüre, köşede bekliyorum, gecikme rekorunu kimseye kaptırmamak için herkes büroya girdikten sonra geliyorum demişti de zavallı sabır küpü müdür bey iyyah diye kimsenin anlamlandıramadığı, benim de redakte edemediğim bir sözcükle haykırmış, odasına çekilmiş, Cuma namazına bile gitmemişti. İsmini kendisine veren anne babasına bolca sitem eden ve değiştirmek için üç yıldır mahkemeye baş vurmayı düşünen ama bir türlü eylem aşamasına gelemeyen, canı sıkıldıkça ulan yıllar boyunca uyuz bir kurdun bizi bir yerlerden çıkardığına inandık, ama hala aynı delikteyiz diyen eski MHP’li Kültigin bey, Şevki beyin selamını, titre ve kendine gel Şevki bey, tüylerin dikenlensin, sana da günaydın, diyerek karşılar. Eskiden erkeklerin hadım edilmesini savunmaya kadar yükselmiş, bir dönemin ünlü ve hızlı feministi, şimdinin kocamdır, döver de sever de, önemli olan sevgiyi saygıyı unutmamak, ama o koca nerede felsefesine ulaşmış, büromuzun hanım ablası Selma hanım kapıdan girerken mutlaka, ama mutlaka size kurabiye getirdim, kahve hazır mı, uyanın be hanzolar, günaydın der. Onun bu sözü bir yerlerimizde zillerin, çanların, kampanaların çalmasına neden olur. Oysa müdürümüzün emri uyarınca büromuzda zilli, düdüklü her türlü uyarıcı araç yasaktır. Telefonlarımız herkesin beğenebildiği bir şarkının müziğiyle çalmaktadır. Ama Selma ablanın sesi zillidir, çanlıdır, çıngıraklı, düdüklüdür. Çoğumuz hala bekarız, sabahları kahvaltı etmeden kafesimize koşuyoruz ve kurabiye sözcüğü Pavlov’un (bazılarına görev Pavlow, Pawlov, Pawlof, Pavlof) itleri gibi ağızlarımızı sulandırıyor. Kurabiyeler sadece ağızlarımızı sulandırsa neyse, boğazlarımıza takılıyor, damaklarımıza yapışıyor, boğulmayla yüz yüze kalıyoruz, o zaman bizim eski gerilla Şehmuz’un (Bazılarına göre Şexmuz, Şexmus) , yaşamda her zaman tutumlu olmak gerekir diyerek iki gram kahveyle hazırladığı, bulaşık suyunu andıran kahvelere sarılmak zorunda kalıyoruz, o da kahvesini çok beğendiğimiz için mutlu oluyor. Selma ablanın büroya girişi aynı zamanda; saçlarını tara ulan, tırnaklarını niye kesmedin, deve gibi kokuyorsun hamamcı mı oldun, çorapların kaç günlük, sizin evde su yok mu, aslanım sana eli yüzü düzgün bir bakıcı bulalım mı sözcüklerinin de büroya girişi anlamına geliyor. Günlük hareketleriyle bürodaki herkesi acaba gizlide bir yerde mayın var mı düşüncesine kaptıran eski gerilla Şehmuz’un büroya girişi önemli bir törenin başlangıcı gibidir. Önce kapı ardına kadar açılıyor, ardından bizim eski gerilla Şehmuz’un kafası giriyor içeriye, kuşku dolu gözler her hangi bir tuzak var mı diyerek büroyu tarıyor, sonra sol ayağı, ardından sağ ayağı giriyor büroya, bakışları tüm büroyu tarıyor ve bütün bunların ardından gür sesi Rojbaş diye patlıyor. Ancak bu patlamadan sonra gövdesi bürodaki masasında yerini alabiliyor. Ona savaşın bittiğini, artık kuşkulardan kurtulması gerektiğini defalarca anlattık ama o eğer bir yerde insan varsa orada her zaman savaş ve alçakça bir tuzak tehlikesi vardır demekten vazgeçmedi. Şehmuz’u büromuzda bir tek kişi deli edebilir, o da bir zamanlar Zazaların ayrı bir ulus Zazaca’nın ayrı bir dil olduğunu savunan eski Zazacı Seyit Ali’dir. Şehmuz rojbaş deyince Seyit Ali hemen xeyrema diyerek Zazaca yanıt verir. Okan bey kendisinin sıradan bir vatandaş olduğunu söyler, büroya girişi de sıradandır, korku dolu, duyulamayacak bir sesle günaydın der, birileri bakışlarından alınır darılır diye ayakkabılarına bakarak sessizce yürür, sandalyesine oturur ve hemen çalışmaya başlar. Gül hanım esans dükkanını yanında taşır, her gün yeni bir kıyafet ve saç biçimiyle gelir büroya ve bakmayın öyle, diye neredeyse bağırarak herkesin dikkatini üzerinde toplar, sonra selam yakışıklılar diyerek güne başlar. Onun bu sözlerinden büromuzda çalışan öteki kadın memurlar elbette alınırlar, ama Gül hanım için onlar varla yok arasında durmaktadırlar. Gül hanımın yaşı ilerlemiş, hala bir yakışıklının koluna girememiştir. Günlük felsefesi, özettir: Bundan sonra kervan ya bir vahada durur, ya çölde kaybolur. Ben, evet komünist düşünceye anarşistlikle başlamış, sonradan şiddete şiddetle karşı çıkma aşamasına ulaşmış, hümanizmi günlük felsefe olarak kabullenmiş ben büroya girerken, gününüz dilediğiniz gibi olsun, derim. Bu söz her gün başka biçimde algılanır. Bir gün Şevki bey, ne yani şimdi ben intihar mı etmeliyim deyince şaşırmıştım. Günümüz dilediğimiz gibi olsunmuş, diye homurdanmıştı Şevki bey, eve haciz memurları gelecek bu gün, beni evde bulamayacakları için kapıyı kıracaklar, ne bok bulurlarsa alıp götürecekler, eve gün ışığında gidemeyeceğim, çünkü komşularla karşılaşma tehlikesi var, intihar etmeyi düşünüyorum, sen de gelmiş… Büromuzun öteki çalışanlarının büroya nasıl girdiklerine asla tanık olamadım. Ne zaman büroya gelsem onları orada oturuyor buldum. Kapıcıdan erken geldiklerini, kapı açılıncaya kadar koridorda beklediklerini biliyorum. Gün boyu bir söze karışmaz, varlıklarını asla belli etmezler. Onların oturdukları bölümün aramızda adı, Ruhlar Kenti’dir. Bu tipler bir yazının konusu olmaya bile değmezler. Gülmezler, şakalaşmazlar, sohbete katılmazlar, arada bir masalarından kalkıp tuvalete bile gitmezler. Sigara içmezler otlanamazsınız, meyhaneye gitmezler, bir bardak içkileri nasip olmaz insana. Siyasi bir düşünceleri yoktur, yararlanamazsınız. Evden işe, işten eve. Öğlen yemeklerini yanlarında getirirler ve bu yemekler çoğunlukla arasına zar gibi peynir dilimleri koyulmuş, cinsi belirsiz yağlarla yağlanmış iki dilim ekmek olur. Onların oturdukları bölüm her zaman temiz olmayan bir mutfağın kokusunu yayar büroya. Büromuzda elbette her insanın ayrı bir görevi ve sorumluluğu buna uygun olarak da bir makamı var. Çalışanlar çalışma saatleri içinde makamlara saygılarını gösterirler, makam sahipleri gösterilenden fazlasını istemeye kalkışırlarsa buna uygun gösterme biçimleri de geliştirilmiştir. Dediğim gibi büromuzda barış içinde bir arada yaşamanın tüm kuralları uygulanmakta, düşünce farklılıkları dostluğa, arkadaşlığa engel olmamakta, insanlar –Ruhlar Kenti hariç- güle oynaya işlerini yapmaktadırlar. Düşünceler koalisyonunun kullandığı selamlaşma sözcükleri enternasyonaldir. Esselamünaleyküm, selamınaleyküm, selam, merhaba, iyi sabahlar, sabah-ı şerifiniz hayrola, günaydın, gud morning, guten Tag, hallo, Ciao, xeyrema, rojbaş, maomao.(Bu sözcüğün hangi dilden geldiğini söyleyen de bilmiyor, ama selam anlamına geldiğinde iddialı.) Müdür beyin düzeltilecek inciler döktürmediği saatlerde canım sıkılmasın diye yaşadıklarımızı yazmaya giriştim. Daha kitabım basılmadan Ruhlar Kenti’nde yaşayanlar dahil, tüm çalışanlar kitapta rol aldıkları gerekçesiyle telif hakkı istemek gibi saçma bir düşünceye kapıldılar. Yukarıda anlatılanlar büromuzun bir hafta önceki yaşamına ilişkin. Son günlerde ilginç olaylar yaşanıyor büromuzda. Kültigin bey adına Kurt dediği itiyle birlikte gelmeye başladı, Şevki bey kaç gündür bir elinde orak ötekinde çekiçle giriyor büroya, Şehmuz gerilla parkasını en sıcak havada bile üzerinden çıkarmaz oldu, müdür bey her masaya gerekli diyerek birer küçük enam armağan etti herkese, Selma ablanın elinden Simone ablanın kitapları hiç düşmüyor, Okan bey nedense herkese dik bakmaya, her söze kulak kabartmaya başladı, Gül hanım parfüm kullanmaktan vazgeçti, her yanına kına yaktı, ben yazdıklarımı saklayacak zulalar yapıyorum. Ne olur ne olur, havada darbe kokusu var.
Görüntüleme sayısı: 214 | Yazdır | E-Posta
1. 09-07-2009 10:44 korktum Nefis bir anlatım. Sahi biz bu saygıyı, dostluğu ne zaman yitirdik? Bu arada, hocam, bildiğiniz bişey mi var?! Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




