www.ikiciftlaf.net
Kadınsal bir Hikaye Yazdır E-Posta
Özdil Demir   

kelbek.jpgYaşadığı medcezirlerden kurtulmayı başarmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordu. Yapmak istedikleri ile yaptıkları arasındaki çelişkiler onu çileden çıkarıyor, tam mutlu olacakken anlamsız bir hamle yapıp her şeyi altüst etmesine kendisi bile şaşırıyordu…
Her akşam kendi kendiyle hesaplaşıyor, her akşam bir daha aynı hatayı yapmayacağım diyor ama sabah olunca ufacık bir şeyle zembereği boşalmış saat gibi çılgına dönüyor ve saçma sapan hareket ediyordu.
Yanlışlarının fazlasıyla farkındaydı. Onu rahatsız eden de bu farkındalıktı. Keşke hiçbir şeyin farkında olmasaydı. O zaman ufacık şeylerden bile mutlu olabilirdi. Belki böylece daha sağlıklı bir hayat yaşayabilirdi.
Sık sık geçmişine yolculuklar yapıyor, yanlış doğru analizi ile uğraşıyordu. Hayatı bu kadar sorgulamanın doğru olmadığını biliyordu. Sorgulamalardan dolayı anı kaçırıyordu. Yakın geçmişine ait hatıraları çocukluğuna dair hatıralardan daha silikti. Neden? Büyüdükçe kirlenmiş olmaktan duyduğu rahatsızlıktan mı? Yanlışlarına inandırıcı bir kılıf uyduramadığından mı?
Çalışmak, onun için kendinden kaçıştı. İş yaşamındaki başarıları, onda inanılmaz bir haz yaratıyordu. Plaza insanlarından nefret ederken onlardan biri olup çıkmıştı. Elleri nasır tutmuş, terden yüzüne unlar yapışmış bir fırıncı çırağı olmayı, yüreği nasır tutmuş bir plaza insanı olmaya tercih ettiğini söylüyor, ama bu farkı hayatında yaratamadığını kendine itiraf da edemiyordu.
İnsandı, zayıflıkları olan, bencil bir insan… Bazen “keşke tüm zayıflıklarımdan kurtulmak için Aborjinler ile yaşasam. Her şeyi geride bırakıp sadece bir sırt çantasıyla, alıp başımı gitsem “ diye düşünürdü. Ama hiçbir zaman bu cesareti bulamayacağını ve hayatındaki en önemli renk olan ailesini soldurmaya hakkı olmadığını biliyordu.
Her kaçış planında, hastane odasında babasıyla el ele geçirdiği gecenin resmi gözlerinin önüne geliyordu. Babasına verdiği sözü, sonra babasının avuçlarının içinden kayışını ve son nefesini verişini hatırlıyordu. Babasına ihanet etmemek adına bu kaçış düşüncelerinden vazgeçiyor, hatta düşündüklerinden ötürü kendinden utanıyordu. Böyle zamanlarda nerede olursa olsun aynaya koşar gözlerinin içine bakar, babasının görüntüsünü arardı…
Ne çok özlemişti babasını, düşündükçe burnunun direği sızlar, boğazındaki yutmayı başaramadığı acı yumruk büyür büyür nefes almasını engellerdi. Öksürük nöbetlerine tutulur, dakikalarca öksürürdü.
Bir başka insanı ailesinden daha çok sevmekten korkarak yaşamıştı yıllarca… Belki de bu korkudan hep insanlarla arasına mesafeler koymuştu.
O gün tatil olduğundan, saat dokuz gibi uyandı. Her zamanki gibi tek başına kahvaltısını yaptı. Evde ses olsun diye televizyonun kumandasına dokundu. Bugün evi biraz toparlamalıydı. Güneşlikleri toparlayıp çamaşır makinesine tıkıştırdı. Çamaşır makinesini çalıştırırken tanıdık bir melodi duydu. Aceleyle makineyi çalıştırıp salona geçti. Televizyonda “Çemberimde gül oya” vardı. Bu dizi ilk günden beri onu çok etkilemişti. Yetmişlerde çocuk olmak zordu. Yeni yeni benliğini inşââ ederken büyüklerin kendilerine entegre etmeye çalıştığı doğruların aslında kendi doğruları olmadığını anlayabilecek yaşa geldiğinde, büyüklerine nasıl sinirlenmiş, aldatılmanın verdiği acıyı hücrelerinde hissetmişti. Bu dizi; o hep aradığı duru, çıkarsız insan ilişkilerinin işlendiği sevgi ve samimiyet dolu bir diziydi. İlk seyrettiği anda hissettikleri ile şimdi ikici kez izlerken hissettikleri arasında herhangi bir fark yoktu. Kahramanlardan birinin, Galata köprüsünde balık ekmek yemenin tarifini yaparken, onun burnuna da balık ekmek kokusunun gelmesi sadece bir tesadüf müydü? Bilemedi… Dizi bitmişti. “ Ne kadar kısa sürdü” diye geçirdi içinden. Hayatta neden hep güzel şeyler bir soluk alış kadar sürüyordu?
Kendini kötü hissettiği zamanlarda Fikret Kızılok dinler yüreğinin sesinin kulaklarında çınlamasını sağlardı. Bir kadeh absolute votka aldı. Koltuğa gömüldü. “Keşke” dedi Keşke o gece sinemanın önünde hayatındaki en değerli aşk dudaklarına yapışmışken o telefon gelmeseydi. Ve o kendini bilmez adam intahar edeceğini söylememiş olsaydı. Ve o kahrolası insan sevgisi ağar basmasaydı… Keşke boş verip her şeyi herkesi eriyip kaybolsaydı o öpücükte. Belki şimdi onunla sonsuzluğu yakalamış olacaktı? Belki de olmayacaktı? Bilememekten nefret ediyordu. “Yarım kalan her şey, olduğundan değerliymiş gibi gelir insana” demişti bir arkadaşı. Belki de doğruydu. Sevgisi yarım kaldığı için bu kadar özlüyor, bu kadar değerli olduğunu düşünüyordu. Yüreğinin son kanat çırpışlarını duydu.
“Sen suçlusun “
dedi biri. Çevreye bakındı. Kimse yoktu.
”Bu bir yanılsama olsa gerek “ diye düşündü. Belki de votka çarpmıştı.
“ Hayır başka suçlu arama “ dedi yine biri ????
“Evet, doğru duydun. Suçlu sensin. Kendi ellerinle her şeyi bozdun. Şimdi bir tek bu aşk dediğin, ama yalnızlıktan kaçıştan başka bir şey olmayan ilişkin kaldı elinde.”
“ Hayır “ demek istedi ama diyemedi. Bu HAYIR ın kocaman bir yalan olduğunu biliyordu. Sustu.
“Neden susuyorsun? “ dedi ses
“ Korkuyor musun?” korkuyordu. Hem de çok korkuyordu… Yalnız kalmaktan, yaşlanmaktan, mutsuzluktan… Kadehinden kocaman bir yudum aldı.
Kızılok “Kalbim “ diyordu.
“Kalbim mi suçlu?” diye düşündü.
“ Kalbin de, beynin de sensin, biliyorsun. Suçlusun.”
“Tamam, ben suçluyum. Her şeyi kendime ben yaptım. Manyak gibi aşık oldum. Bu aşkın iliklerime kadar işlemesine izin verdim. Onun bu konuda en ufak bir çabası olmadı. Ondan bir şey beklemedim. Hiç bilmedi ama bilmesi gerekmiyordu eğer oda benim onu sevdiğim kadar sevebilseydi her şey çok farklı olurdu. Benim söylememle değil onun da istemesi gerekirdi. Ona olan aşkımdan neler yaptığımı da biliyor musun?” diye sordu
“Anlatmana gerek yok. Ben her şeyi biliyorum… Sonra ne yaptın? Tam o sana aşık olduğunu söylediği anda onu orada sinemanın önünde bırakıp arkana bile bakmadan kaçıp gittin. Bunu da saçma sapan birinin saçma sapan bir telefonu için yaptığını söyledin. Oysa korkuyordun. Bunu kendine itiraf etmeden, yıllardır kendine yaptıklarına uzaktan bakıyorum. Kendine korkularını itiraf edecek gücü bulacağın zamanı bekliyordum.”
“Doğru zaman bu gün mü?”
“Evet, bugün. Yeter artık demenin zamanı geldi. Bunu birlikte bitirmeliyiz. Kendine gelmelisin. Bu bir seçim. Ya o çok imrendiğin yüzeysel, sorgulamayan insanlar gibi olmayı seçeceksin ya da herşeyi elinin tersi ile itip hayatını baştan kuracaksın. Ama ne babana ölüm döşeğinde verdiğin söz ne de başka hiçbir şeyi ve hiç kimsenin tepkisini düşünmeden, sadece kendi istediklerin doğrultusunda hareket edeceksin. Bunu yapabilir misin? “
Yapabilir miydi bilmiyordu “Üçüncü bir seçim yok mu?” diye sordu.
“Var ama onu tavsiye etmem… Eğer yeterince güçlü değilsen? Seçimi yapacak olan, gücünü bilende sensin. Benim bildiğim daha fazla seçimi erteleyemeyeceğin. Kararını ver kendin için, sevdiklerin için!”
Kadehi boşalmıştı. Mutfağa gidip yeni bir kadeh doldurdu. Bir dikişte bitirdi.
“İçmek çözüm değil. Birazdan miden bulanır tüm içtiklerini çıkarırsın. Bunu biliyorsun. Miden sağlam değil. Babanın sana bıraktığı miras bu…”
“Babam” diye inledi.
“O burada olsaydı?”
“Biliyorsun ki o burada olsaydı hiçbir şey değişmezdi. Sen babanın seni en ihtiyacın olduğu zamanda terk etmiş olmasına çok bozulmuş olsan da aslında bunu senin sen olman için iyi bir fırsat olduğunu da biliyorsun. İşte bu nedenle de kendinden nefret ediyorsun. Ama babanın ölmesi senin suçun değildi. Bunu hep unutuyorsun. Her şey için kendini suçlamaktan vazgeç. Hadi seçimini yap.”
Seçim yapmak peki ama neden? Yaşam akıp gitse, o da o yaşamın içinde bir zerre olarak kalsa ve akıntı nereye götürürse orada olsa olmaz mıydı?
“ Duydum seni. Her şeyi oluruna bırakamazsın. Bunun için geç kaldığını bilen ve beni yardıma çağıran sensin. Şimdi ne değişti. Korktun mu?”
“Peki ama “
“Peki ama ne?”
Bir anlık sessizlik oldu
“Dürüst olmalıyım. Eğer yüreğindeki kadını seçersen çok daha zahmetli bir yaşamın olacak, diğer insanların hayatını seçersen de sen olmayacaksın. Üçüncü yol ise bir hiç, kocaman bir hiç. Ondan sonrasını dünyada olan kimse sana anlatamaz ve kimse devamını bilemez… Yani”
“Söylemene gerek yok biliyorum.”
“ Şimdi arabaya binip biraz yolculuk yapalım. Bu arada sen seçimini yaparsın”
üstünü değiştirdi, arabanın anahtarlarını aldı ve telefonundaki telesekreter notunu değiştirdi. Kapıyı kapamadan önce şöyle bir evine baktı. Geride bıraktıklarına veda mı ediyordu yoksa yeni hayatına merhaba mı diyordu. Kendisi de hiçbir şeyden emin değildi. Cep telefonu evde bıraktı. Telefon çalmaya başladı telesekreter devreye girdi
“Bir kelebek uçuyor karanlıkta. Alıp götürüyor beni kanatlarında. Gidiyorum, dönebilir miyim bilmiyorum!!! İstersen şimdi kapat telefonu, istersen notunu bırak. Kim bilir, belki aynı kelebek seni de alır getirir yanıma, hoşça kal”

30 Ağustos 2006


Görüntüleme sayısı: 221 | Yazdır | E-Posta

RSS yorumları

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 4 + 6 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >