www.ikiciftlaf.net
Takas Yazdır E-Posta
Melih Özuysal   

takas.jpeg“Geldiğimden beri iki laf etmedin” der, Saime. Feridun masanın kenarındaki sandalyeye oturmuş, dirsekleri masaya dayalı, elindeki gazeteyi bükerek, “Etmedik!” diye düzeltip, sinirlenir. Saime, neden böyle olduğunu anlamamış gibi bakınca, “Çünkü” der, Feridun, “başından beri, en başından beri uzağız birbirimize.” Saime cam kenarındaki sedirde her an kalkabilirmiş gibi eğreti otururken, başını eğer, yirmisine gelmektedir, sıkılır, “Ee?” gibisinden, başını kaldırıp bakar. Feridun yüzünde sivilceler, o da yirmibeşinde, “Olmuyo işte, yani beceremiyoz. Ya, hep böyle değil miydik zaten biz?” Saime fabrikada işçi, iplikte, başını önüne eğmiş, “Evlencez de demiyon.” Feridun elindeki gazeteyi önce kaldırır sonra bırakır, ellerini üzerine koyar, “N’oldu şimdi?” Saime başını kaldırmadan, “Ne bilem… Hep böle...” Feridun sinirlenmeye hevesli, “Nası?” Saime, sıkıntılı, “Hep böle susuyon” Feridun, biraz azarlayarak, “Susuyoruz. Susuyoruz çünkü böyleyiz!”. Saime bıkkın, “Neden böleyiz?” Bakışırlar. Feridun, sesini yükseltmemeye çalışarak, “Sen bilmiyosun da ben nerden bilcem?” Sonra parmaklarını birbirine bağlayıp çıtlatır, biraz anlamlı, “Sen biliyosun neden böleyiz.” Uzun bir sessizlik olur, Saime, “Ben gideyim artık.” Feridun, sinirlenmeyle yalvarma arası, “Hani çok kalacaktın bu sefer?” Saime omuzlarını oynatır. Feridun, “Hem çay da koyarım şimdi.” Saime, bir güçlenme içinde, küskün ve hırçın, “İçmediğim şey mi?” Feridun kızmamaya çalışarak, “İçmediğinden değil, ikimiz birlikte içelim diye.” Saime hemen uysal, “İyi.”

Feridun bitişik bölmeye geçer. Saime sedirde biraz doğrulup dışarı bakar, keyifsiz bir sesle “Yağmur yağcak.” Feridun, onu duyduğunu belli etmek için bölmeden karşılık verir, “Yağsın!” Saime uyarır, “Babam!”. Feridun, “A, evet ya.” Saime biraz yılgın, yeniden arkasına dayanır. Feridun içeri girer, biraz keyfi yerine gelmiş gibidir. Kırmızı yüzü, dökülmüş saçlarıyla çekingen bir görünüşü vardır, işten yeni çıkartılmıştır, “Birazdan kaynar.” deyip, odanın ortasında durur, ne yapacağını bilemez. Sonra, Saime’ye bakmamaya çalışarak sakin ve kararlı adımlarla gelip yanına oturur. Saime irkilir, dönüp bakar, Feridun da ona bakar. Saime hemen başını önüne düşürür, yan gözle Feridun’u süzer, tedirgindir. Onlara uzun gelen bir sessizlik olur. Saime, “Artık yaz gelse.” Biraz bekler, Feridun’dan ses gelmez; “Özledim” der, yine bekler. Feridun biraz yanaşır. Saime, endişeli, çabukça, “Sen istemez misin?” Feridun’un sesi heyecandan titrer, “Neyi?” Saime tedirgin, “Yazı.” Feridun elini yavaşça Saime’nin omzuna koyarken, “Hangi yazı?”. Feridun elini koyunca, Saime siner, kıpırdamaz, ikisi de susar. Araları açık kaldığı için, Feridun’un duruşu, Saime’ye biraz ağırlık yapmaktadır. Bu sırada gökgürültüsü duyulur, ikisi birden, “Yağmur” der, yağmur yağmaya başlar.

Saime hem yorulmuş, hem de sıkılmış görünür, ama bir şey yapmaya kalkışmaz, çünkü ne yapacağını bilemiyordur. Hava biraz kararır, içeriden çaydanlığın sesi duyulur, yağmurun taneleri cama vurmaya başlar, hiç kıpırdamazlar. Feridun’un da kolu yorulmuştur ama yerini kaybetmemek için sabreder. Bir an Saime Feridun’a doğru eğrilmeye başlayınca, canhavliyle, “Beni seviyon mu?” der. Feridun bunu duyar duymaz, hafif bir şahlanmayla Saime’yi kendine çekip, “Seviyom.” der. Saime bu beklemediği çekilmeyle, boş bulunup Feridun’a doğru devrilince, Feridun da desteksiz kalır, çarpışırlar. Ama çok hızlı toparlanırlar. Saime şaşkındır, Feridun gelişi güzel, “Sen beni seviyon mu?” diyerek, dağılan havayı toplamaya çalışır. Saime, onu coşturmaktan ürker ama artık elin omzunda olmamasına ve aralarının öncekinden daha açık olmasına güvenerek, “Biliyon...” der, biraz utanarak. Feridun hafif horozlanır, “Nası biliyom?” Saime atağı görerek tedbirli davranır; fısıltıyla, üstelik yüzünü de öteki tarafa çevirerek, “Baya.”. Feridun bu savunmaya sinirlenir, “Bilmiyom işte!” diye kişner. Saime, yeni bir şahlanma olasılığına karşı onu yatıştırmak için, evcimen bir sesle, “Hadi git çaya bak!”

Feridun yeterli zamana sahip olduğunu bilerek kalkar, ama yine de tutumlu olması gerektiğini düşünerek ağırdan almaz, bölmeye doğru yollanır. Sonra geri gelip, samimi bir sesle, “Sen yabancı mısın ki; burası senin de evin, hadi çayları sen koy.”

Saime, anlamsız bir gülümsemeyle kalkıp bölmeye geçer, Feridun da alelacele tuvalete gider. Döndüğünde çaylar konmuştur, havaya uyum sağlamak için, “Güzel olmuş mu?” diye sorar. Saime, “Olmuş” diye geçiştirir. Yine bir sessizlik yaşarlar. Saime çaydan bir yudum daha alıp sıkılır, “Hava karardı, daha çok kararmadan gideyim artık ben.”. Feridun yine masanın yanındaki sandalyededir, çayını ikinci kere karıştırmaya başlar, Saime’nin çayını içmemesi, hem bir şey içmek isteyip hem de içmeden kalkıp gitmeyi huy edinmiş insanların olduğu yabancı bir filmi aklına getirir bir an, “Artık burda kal.” der. Sesi beklemediği kadar güven verici çıkmıştır, bunu korumak için gömleğindeki bir lekeyi çıkartmaya çalışır gibi yaparak, “Bak, hem bekleyenin de yok. Baban iki günden önce dönmez. Hem sizin oralar göl olmuştur şimdi...” Saime’ye bir gözatar; yüzünde yumuşayan çizgileri görünce boşluk bırakmaması gerektiğini düşünüp, “Bizim burası da farklı değil tabii, burda zaten çamurdan yürünmez.” diye ekler... Saime ikna olmaya razı, “Zekiye teyze ışığımı görmeyince yarın sorar ama.”

Feridun, zaferini kesinleştirmek ister, “Bak ayaklarım nası şiş. Götürmesine götürürüm, ama bak.” Ayağını gösterir, “Zor girer valla ayakkabıya.” Saime inanacağından değil de, gerçek olsun diye dönüp Feridun’un ayağına bakar. Sonra da çayına sığınarak bardağı eline alır ve ne düşündüğünü kendinden de gizleyerek, arka arkaya yudumlar. Boş bardağı koyarken, “Babam yatmıştır artık. İyice dinlense bari.” Feridun bir kurgu içindedir; ayırdında olmadan konuyu değiştirir, “Yarın seni eve bırakmadan önce taşlı parka gidelim mi?” Saime’den ses çıkmaz, dalmış gibidir. Feridun yavaşça kalkarak Saime’nin yanına oturur. Saime sakin, “Olur, gidelim.”. Feridun biraz sokulur, koklamaya çalışarak, “İstersen gitmeyiz. Geç çıkarız evden”. Saime dalgın, “Olur.” Feridun da başka bir dalgınlıkla, Saime’nin elini tutmak ister. Saime, dalgınlığından çıkmaya kalkışmadan, parmaklarını birbirine geçirip avuçlarını kapatarak, “Yarın gelmezler de mi?” Feridun, yasaklanmış ellere bakarak, “Gelmezler dedim ya on kere. Öteki gün bile kesin değil.” Bunu söylerken ürkütmemeye çalışmıştır; tekrar denemek için elini uzattığında, Saime yavaşça kalkar. Feridun’un sözcük olup ağzına kadar gelmiş olan özlemleri, yine yutulup, karnında itişip kakışan boşluklara dönüşürken, Saime de bir gölge olup “Işığı yakayım mı?” diye sorar. Feridun, “Yakarsan yak!”

Işık yanınca yağmurun sesi dışarı kaçar, oda birden sessizleşir, birbirlerine bakarlar. Saime ürperir, bardakları toplamaya başlar. Feridun arayı açmamak için yardım ederken, “Yorgunuz, erken yatalım, hem yarın uzun olur.” diyerek, tezgahın üstünü gelişi güzel bırakıp bölmenin ışığını kapatır. ‘Bardakları çalkalama zamanı’ hayali elinden alınmış olan Saime biraz kaygılı odaya girerken, hemen ardından -gölgesinden önce- Feridun girer. Saime çabuk, “Ben yerde yatarım.”. Feridun cevap vermez, düşünerek yüklüğe doğru gider, yatak çıkarır, yere, sedire yakın serer. Saime, ses yapmak için “Çayı söndürdün mü?” diye sorar. Feridun sediri de kendine hazırlıyordur, “Söndürdüm. Sana Emin’in pijamalarını vereyim mi?” Saime, “Cık.” der. Feridun dönüp Saime’ye bakar, ama yüzüne değil de vücuduna bakmıştır. Saime bir sakınmayla, içinden, “Ne bakıyosun?” der. Feridun da gıcık olur, “Ne bakması be!” diye, içinden yanıt verir, sonra da alınıp, sinirli bir şekilde, “Işığı söndürürsün!” diyerek yatağa girer.

Saime yer yatağının içinde ayakta dikilmektedir, Feridun’un son durumunu yoklayan bir sesle, “İyi geceler.” der. Feridun yastığa gömdüğü küs ağzıyla, “Sana da”diye uğuldar. Artık o da mızıkçı olmak istiyordur. Sonra acıklı bir iç çekişle sessizleşir. Saime ayakta biraz daha dikilir, sonra üstündekileri çıkarmadan yavaşça yorganın altına girer ve Feridun’un üstündekileri çıkarıp çıkarmadığını anımsamaya çalışır. Uzun süre birbirlerinin gözkırpışlarını dinlerler.

Saatler sonra Saime, sessizce tuvalete gider gelir. Kapıyı yavaşça itip odaya girerken, Feridun, dalmak için pencereye doğru döner.

Sonra odadaki sessizlik kaybolur, nerde olduklarını, birbirlerini ve kendilerini unuturlar derin bir uykuya düşerler.

İkisi de rüyasında birbirini görmektedir. Saime rüyasında, tasla su dökünerek yıkanıyordur. Yıkanırken, kapıdan Feridun’un seyrettiğini görür ve elindeki tasla orasını kapatır. Feridun buna çok kızar, Saime’yi eşkiyalara satar. Saime ağlamaya başlar. Feridun, “Madem beni istemiyorsun seni ne yapayım?” der. Bir de ayıp bir laf eder, ama Saime bunu anlamaz. Sonra adamlarla dağlardan geçerlerken, Feridun adamlarla kavga etmeye başlar. Adamlar Feridun’u döverler, taşa bağlarlar, Sonra da akıllarına gelmiş gibi, birden Saime’ye tecavüz etmeye başlarlar. Feridun ağzı burnu dağılmış halde başını çevirip, “Güzel bi şey ama demi?” diye sorar. Saime kıpırdayamıyordur, hayır anlamında başını sallar. Feridun yine ayıp bir şey söyler, ardından tekrar, “Hoşuna gitti ama demi?” diye sorar. Saime başını sallayarak, üzerindeki adamı itmeye çalışır, ama adam giderek daha da ağırlaşmaktadır.

Feridun’sa rüyasında Saime’yi sinemaya götürmüştür. Film başlar başlamaz, Saime Feridun’un elini tutup eteğinin içine sokar. Feridun şaşırıp elini çeker. Saime bu sefer Feridun’un orasını tutar, “Beni özledin mi?” Feridun utanarak, “Şimdi özlemedim” der. Saime biraz yılışık, “Neden özlemiyosun” diyerek çekiştirir. Feridun titreyen bir sesle, “Burda özlenmez” diye fısıldar. Saime, “Nerde özlenir?” diyerek biraz daha çekiştirir, Feridun inler.

Saime kan ter içinde uyanır. Tuhaf bir ağırlık içindedir. Vücudunda bir hantallık vardır, kalkmaya çalışır ama hareketlerindeki uyumsuzluktan dolayı bir türlü kalkamaz. Vücudunu istediği gibi kullanamaması çok saçma gelir, telaşlanır. Sonunda zorlukla ayağa kalktığında, bilmediği bir nedenden dolayı korkuyla titremeye başlar. Lambayı yakmak ister ama düğmeyi bir türlü bulamaz...

Bu sırada Feridun Saime’ye, “Yapma.” diye, rica etmektedir. O anda film kopar ve karanlıkta, perdenin üzerinde belli belirsiz gölgeler dolaşırken balkon tarafından birinin “Feridun” diye seslendiğini duyar. “Ama bu benim sesim...” diyerek şaşırır “Kendimi neden çağırıyorum?” diye düşünürken, gazozcu bir şişe düşürür, ışıklar yanar.

Saime ışığı yakar yakmaz kendini yerde yatıyor halde görünce “Hii!” diye korkunç bir çığlık atar. Feridun bağırıştan çok, kendi sesine sıçrar ve gözlerini açıp da kendini ayakta görünce “Bu ne ya?” diye bağırıp gözlerini kapatır. Fakat ağzından çıkan sesin Saime’nin sesi olduğunu farkedip gözünü yeniden açtığında, karşısında tuhaf bakışlarla, kendisine bakan kendini görünce, iyice afallar ve öylece kalır.

Saime, “Bana n’oldu?” diye yeniden çığlık atarken, Feridun da, “N’oldu len?” diye bağırır ve kendisini görmeye dayanamayıp, tekrar yatağa geri atar. Saime, ellerini çaresizlikle yanlara açmış, yerde yatan kendisini izleyerek, hıçkırıp ağlamaya gayret ederken, kendi gözleri irileşmiş bir halde, yeniden bakmak için doğrulunca, ağzından arka arkaya kısa çığlıklar çıkar. Aslında tek bir çığlık atmıştır ama Feridun’un ses telleri uygun olmadığı için kesik kesik çıkmıştır. Bu sırada Feridun, bir şeyler geveleyerek elleriyle yüzünü kapatır, sonra elleri memelere gidince, “Bu ne! Bunlar ne be!” diye bağırıp, yatağın içinde debelenmeye başlar, minderi yorganı savurur, kafası sedire çarpınca ara verir. Bir süre odada sadece deli gibi soluk alıp verişler, duyulur. Sonra, Saime titreye titreye dizlerinin üzerine çöker ve kendi kılığına girmiş Feridun’a yaklaşır ve içini çeke çeke, açılan bacaklarını örtmek için eteğini düzeltir.

Feridun önce, üzerine eğilmiş olan yüzüne bakar, sonra eteği tekrar yukarı çekip bacaklara bakar, derinden bir hıçkırık atarak, eteği yeniden düzeltir. Saime, karık Feridun sesiyle, dizlerinin üzerinde biraz daha yaklaşarak, “Sensin demi?” Feridun ellerini yanlara açar. Saime ağlar, “Sensin demi?” Feridun cırtlak bir sesle “Sus len!” diye bağırır. Saime öfkeyle hırlar, “Korkuyom ” Feridun gözlerini kapatır, dudakları dua eder gibi oynayıp titremeye başlar. Saime, sobanın parlamasından korkan birinin, kibriti çakmazdan önceki gibi bir yüz ifadesiyle, “Eyvah” der. Feridun, kendi yüzünün korkmasından korkarak, çaresiz bir sesle “Korkma!” diye, sakinleştirir gibi yapar. Saime, “Sen...” diye, başlar ama devam edemez, ağlar, “Ben..” diye, yeniden dener, ama ne dediği anlaşılmaz. Birden ağlamayı kesip, bir şey bulmuş gibi zindeleşmiş bir halde, avuçlarına bakarak “İçimizle dışımız yer değiştirdi sanırsam.” der. Feridun şaşkın, sümüğünü çeker, eliyle de gözlerini siler “Ne içi dışı?” derken sümük yine akar, eliyle yine siler. Saime sümüğe bakıp üzülür. Sümük akmaya devam edince, Feridun bu kez eteğin ucuyla siler. Saime aklı başından gitmiş halde, açılan bacaklarına bakıp, Feridun’ a bir tokat patlatır. Feridun beklemediği bu kuvvetli tokatla yatağın içine saçılır, donu görünür. Şaşkınlıktan hemen toparlanır, ama sersemlemiştir, bakınır, sonra kalkar, yalpalayarak gidip masanın yanındaki sandalyeye oturur. Nereye bakacağını bilemez, gözü gazeteye ilişir, tuhaf bir hali vardır, birden telaşla, belki de umutla -sanki bütün bu olanlar, okuduğu bir habermiş gibi- gazeteye bakmaya başlar. Saime, Feridun’un dikkatinden heyecanlanmıştır, hemen kalkıp yanına gelirken, sert bir sesle “Okusana!” diye azarlar. Feridun, sıkışmış eteği düzeltir, sonra ellerini başına götürür, saçlara değince yeniden

gazetenin üzerine indirir. Saime, daha fazla yaklaşmadan “Ne yazıyo!”. Feridun yüzüyle gazeteyi göstererek, “İki salağın kendilerini nasıl kaybettiklerini yazıyo.” der. Bu lafla biraz havaları değişir; ikisi de dışardan bakıp kendilerini hafif sıyırmış gibi görürler, sanki zihinlerinin arkasında belli belirsiz bir oyun hissi oluşmuştur. Saime, “Daha önce hiç böle bişi duymadıydım. Sen duydun mu?” Feridun, “Ohoo çoook!”. Saime tatlılıkla,“Düş olmasın?”. Feridun sinirlenir, sertçe memelerini avuçlayıp mıncıklar, “Şu halime bak! Düşmüş…” Saime bakakalır. Sonra dudaklarının kenarından sızan incecik kanı görünce, “Hih! Diye bağırır ve silmek için yaklaşırken, Feridun kanı elinin tersiyle siler, ayağa kalkıp, eteklerini uçuşturarak pencereye gider. Saime de, hızlı vurduğu için, hem kendine hem de ona acıyarak arkasından gider. Feridun cama yaklaşıp dışarı bakar. Havanın hala karanlık olması, içine biraz umut ışınlar. Bu sırada pervazın üzerinde, bir osuruk böceği görür; ışınlanmış umut hemen büzülüp bekler aklının bir köşesinde. Fakat -belki bir ipucu bulmak için- parmağını uzatıp böceği dürtmesiyle, -ağzından önce aklında patlayan bir “Pöf!” le- güzelim umudun kokuya dönüşmesi birolur.

Osuruk böceği hızla, görev yerinden uzaklaşırken, Feridun da yeni bir bilinçle içeri dönüp, -Saime’yi yok sayarak- ikizine söyler gibi, tiz ve cılız bir sesle, “Gerçek! Valla gerçek! Yandık.” diye ayaküstü dertlenir. Saime yine kendine ağlar, “Günahımız neydi bizim? Neydi?” Feridun daha da cırtlaklaşmış sesiyle, “Uyuz, uyuz zırlama! Günahı neymişmiş!” Sonra birden, bir şey anlamış gibi, “Eveeettt” diye uzatır, “doğru ya, tabii ya; evet bu bir ceza.”. Durumu biraz çözdüğünü düşünür, “Hımm… Tabii.. Çekicez!” Saime yüzü yine allakbullak “Ne çekicez?”. Feridun, “Cezamızı tabii, Allahın cezası..”. Saime isyankar “Günahımız ne ki, ne çekicez?”, yaklaşır, “Naptık biz be?” Feridun ona arkasını döner ve sürgüne gönderilen bir kraliçe havasıyla gidip sedire kurulur. Alaylı bir tonda, “Ne mi yaptık? Utandık! Bütün bunlar var ya, utandığımız için. Bütün bunlar… ” Duraksar, kendi kendine söylüyor gibi olması ve üstelik Saime’nin sesiyle konuşması, düşüncelerinin ayarını bozmaktadır ama yine de bir iki şey daha mırıldanmadan edemez: “Evet, uzaktık. Yani çok utandık. Yani sen çok utandın, en çok kendinden. Asıl benden, hem de benden!” Neredeyse oturuşunu bozmadan kendini sedirden aşağı kaydırıp yere oturur, “Sonra da böyle oldu tabii.” Eteği sıyrılmıştır, ikisi de açılan bacaklara bakarlar. Saime elleriyle yüzünü örterek sızlanır. Feridun bacakları örterek, “Bak, zırlayıp durma böyle, deli oluyom ha!” Saime iççekerek, “İyi ki pazar bugün.”. Feridun, “Pazar mı? E,yarın ne? Sonra nolcak peki? Devrisi gün, ha?” Saime ağlayarak, “Hep böle mi kalcaz?” Feridun sinirli, “Ne bilim len ben!” Bir an düşünüp, “Bir günlük olcak değil ya!” diyerek yerden, yine eteksiz günlerindeki gibi kalkınca, yine Saime’nin içi kıyılır, başını çevirir ama Feridun’un odadan çıkmak üzere olduğunu görünce bağırır, “Nereye?” Feridun cırlar, “Sana ne!” Saime acıklı erkek sesiyle “Nereye gidiyon?” diyerek atılıp, tam kapıda ayağının birini kapar ve iç karartıcı yılgın bir sesle ne dediği anlaşılmadan söylenir. Feridun, yüzünde üzgün ve çaresiz bir anlam oluşturarak, “Tuvalete.” der. Saime, mızıldayarak ayağını bırakmadan yere kapanır, yalvararak, “Utanıyom.”. Feridun’un tepesi atar, çığlıklar halinde, “Akıllanmadın! Bak hala akıllanmadın! Ekmek çarpsın bunu hak etmiyorsan. Hem gitmeyip napcam len? Utancaksan, utan, bana ne! Ben...” ne diyeceğini bilemez, susar. Saime, “Olmaz!” diyerek bacağına daha sıkı yapışır. Feridun odadan çıkmak için bir hamle daha yapar ama kurtulamaz, eğilip, yerde sürünen Saime ’ye -hem de onun sesiyle olmasına sevinerek- bağırır, ”Ulan bu sana az bile, sen...” ama yine kendisiyle karşılaştığı için susar; Saime’ye ‘ortalıkta görünmediği için’ daha da gıcık olur. Üstelik bu arada -yine görünmeden- ötekini bacağını da kapmıştır. Feridun, zorlamasının hiç bir anlamı olmadığını bilerek biraz daha dikilir, sonra da bıkıp yanına çöker.

İkisi de hızlı soluk alıp verişlerden ürkerler, yavaşlatmaya çalışırlar, sonra sakinleşirler. Bir süre sonra, Saime eline değen ılıklığa bakar, sonra yerde biriken çişi görünce Feridun’un eteğini toplamak ister ama vazgeçer, ne yapacağını bilemez, bir yere, bir eline bakar. Feridun “Ben ne yapayım?” diyen bir pozda, gözlerini kapayıp başını duvara dayamıştır. Saime, başını yukarı kaldırıp, yakarmaya başlar: “Ben naptım? Bu halim ne? Niye bu hale geldim? Günahım neydi? Ne yap...” Feridun azarlayarak keser, “Sus artık be! Hem suçlu, hem şey.... Bi de beni ağlatıyo ya! Kes artık!”.Saime birden atılıp Feridun’u sarsarak “Nası kurtulcaz, hadi söle!” Daha sert sarsmaya başlar, “Nası kurtulsak? Ha? Nası? Nası?” Feridun sarsıntının etkisiyle aydınlanmış gibi, tane tane konuşmak ister ama aynı nedenle de sözcükler birbirine yapışıp uzar, “Seeenböböööööyleyyykkenkukuurtulamayızzz..” Saime sarsmayı kesince tekrarlar, “Böyle yaparsan hiç kurtulamayız”. Saime heyecanlanır, “Yapmıcam”. Feridun alaycı, “Bence böle daha iyi olur… Aklımız başımıza gelir belki.” Saime “Yapmıcam!” Feridun uzaklara bakarak, “Ne geldiyse başımıza...” Bir an için başına ne geldiğini düşünecek gibi olur ama hemen vazgeçer, “Bunlar hep, senin o şeyi anlamamandan, yani aslında o şeyi anlamak istememenden oldu” Saime sessizce susup beklemektedir. Feridun da onun “Neyi?” diye sormasını bekler. Saime başını kaldırıp bakar, ama sormaz. Feridun aslında onun, soruyu bu bakışla sormak istediğini bilir ve buna sinir olur, “Bak sormuyorsun bile?” Saime dönüp, “Neyi?”. Feridun daha da sinirlenir, “Soruyu sorup sormadığı bile belli olmuyo ya... Of ya, of! Başımıza ne geldiyse senin bu… Senin bu, utanmaların yüzünden geldi… Anladın mı?” Saime dönüp bakar. Feridun doğrudan bakmamaya çalışarak, “Anlamadın yine demi?”. Saime, aynı biçimde bakmaya devam edince,”Noldu? Ne var? Surata bak!”. Saime sanki canlıların en çaresiziymiş gibi, duyulmamasına çalıştığı bir sesle, “Tuvalet!” der. Feridun uyarır hemen, “Sakın buraya yapayım deme! Anladın mı? Sakın!”. Azarlar, “Hadi git!”. İtmek ister, ama tutar kendini. Aklına gelir, ekler, “Bu bir fırsat anladın mı, fırsat!”. Saime, ‘fırsat’la ne anlaması gerektiğini bilmeden, ama önemseyerek yerden kalkar ve -karmaşık duygularını, ikirciklerini gideremediyse de, erteletmiş olan atölye şefinin yanından çıkar gibi- odadan çıkar.

Saime döndüğünde içeri çekinerek girer, bir sıkıntısı var gibidir; Feridun’ un, meraklı bir ‘nerde kaldın’ bakışı atmasıyla, direnci kırılır, kendini yere bırakır. Feridun dizlerinin üzerinde atılır, onu omuzlarından tutup sarsmak ister ama tutamaz, ellerini havada sallayarak “Noldu?”. Saime çekinerek, “Tuvalet” der. Feridun biraz sert, “Nası yani?”. Saime gözlerinden yaşlar savurarak hıçkırmaya başlar, “Yapamadım!”. Feridun iyice telaşlanır, hızla merak edip orasına bir gözatar, “Nası ya?”. Saime bağırır, “Utanıyom! “. Feridun içinden, çok gizli ve hızlı bir ‘oh!’ çeker; korktuğu şeyin başına gelmemesine sevinmiştir, ama yine de emin olmak ister, “Pantolonu açamıyon, demi?”. Saime başını sallayınca çok rahatlar, alay bile eder, “Öyle ya, nası tutcan?”. Birden rüyasındayken nasıl çekiştirmiş olduğu aklına gelir, sinirlenir, elini kaldırarak çıkışır “Ulan bi dokun gebertirim zaten!”. Saime, irkilip kalır.

Feridun kızgın ama sakin görünür, saçlarını düzeltir, “Ömür boyu böyle kalalım. Sonunda alışırız nasılsa... Daha iyi olur...”. Saime cançekişir gibi inler. Feridun aniden deli gibi çığlık atarak ayağa fırlayıp, “Ben çocuk doğurmam bak! Doğurmam!” diyerek Saime’nin karşısına dikilir. Bu sırada aklına osuruk böceği gelir; böyle bir derdi olmadığı için ona gıpta edip etmemeyi düşünür, ama karar veremez. Parmağını koklar. Evet, az da olsa hala kokusu vardır. Bir inanç edinir, şansını denemek ister; doğaçlama bir büyü oluşturmaya çalışarak parmağını ağzına sokar ve gözlerini kapatır. Parmağındaki kokuyu tamamen emip yuttuğunda gözlerini açacak ve açtığında karşısında Saime’yi görecektir. Biraz bekler, belki süre önemlidir diye düşünür, ama bu sırada Saime heyecanla, “Noldu, neden kapattın gözlerimi?” gibisinden bir soruyla konuşursa büyü bozulur diye korkup gözlerini açar. Ama ne yazık ki, karşısında mızmız bir ayna gibi kendisi durmaktadır; yıkılır; gerçek, şu ana kadar yaşadığından çok daha gerçek gelir. Yoksa kendisi mi Feridun değildir? Birden, yüzmeye çalışırken sandal olduğunu anlayan bir adamın öyküsü gelir aklına, ürperir.

Saime öğleye kadar tutar çişini. Feridun da o kadar zaman ayakta dikilir. Bir ara çok sakin bir sesle,“Artık bu huyu bırak. Utanmayı bırak.”. Birden bağırır, “Yoksa öldürcem bak artık kendimi!”. Düşünme zorluğu çekerek devam eder, “O zaman ikimiz de ölürüz! Senin de namusun kurtulur. Gözün arkada kalmaz!” Saime, beklenmedik bir çeviklikle kalkıp, “Babam ne der?” diyerek, aşama yapmış bir halde gidip sedire oturur. Bunu ilk defa, gerçekten merak etmiştir. Feridun ne diyeceğini bilemez, “Baban ne desin, ne diceğini biliyo mudur ki?” Saime’nin merakı devam etmektedir, “Babam ne yapar?” Feridun, yüksek tonda başlattığı sesin, Saime’nin cırtlak sesi olduğunu her ayrımsayışında yaptığı gibi, sonunu kısarak, “Sen, biz napcaz ona bak.!” diye cızırdar. Bir şimşek çakar, Feridun sanki bunu bekliyormuş gibi, apartopar gidip Saime’nin karşısına geçer ve gök gürültüsüyle birlikte, elini kaldırarak gürler, “Bak bunlar utandığımızdan geldi başımıza. Bu utanmayı yenmemiz gerek. Anlıyon mu? Yenersek kurtulcaz.” Susar. Parmağındaki tek taşlı yüzük dikkatini çekmiştir; hatırlar; fabrikadaki işçiler, Saime’ye asılmasın diye, borçla aldığı ve hala da ödemediği, taşı aşağı gelecek şekilde çevrilince, alyansa benzeyen yüzüktür bu. Konuşmasını, umarak bitirir, “Kurtulcaz bak!” Saime inanmak için, kendini incelemek üzere Feridun’a bakar ve hemen dener “Nası?”

Feridun, yine tıpkı dünkü gibi sokularak, aynı yerdeki Saime’nin yanına oturur; sadece görünüşte, erkekle kızın yeri değişmiştir. Ama bu kez Saime, Feridun’un yaklaşmasına pek aldırış etmemektedir çünkü Feridun, fazla yaklaşamamakta ve söylenmektedir, “Çok zor... Ne kadar zor ya… Off! ” Saime şikayet üzerine dönüp bakar. Feridun, “Biraz bakma!” diye rica eder. Saime başını tekrar öteki tarafa çevirir. Feridun kendi ensesine bakarak, “Yatmalıyız.” der. Saime, farkında olmadan yüksek sesle “Nereye?” Feridun, derin bir nefes alıp sabretmek ister, ama zaman yoktur; Saime’nin tekrar soracağından korkup acele eder, “Bir erkek gibi davranmalısın!” diye vızıldar, ama bu biraz garip gelir ve hemen, “Bir kadın gibi…” Duraksar, “Yani ben senin için... Senin yerine...” Bunalır, susar. Ama bu sözlerin Saime’nin kullandığı ensede patinaj yaptığını görüp, derideki seğirme gözüne çarpınca anlar ki, Saime ölümcül bir soru sormak için hazırlanmaktadır; hemen devam eder : “Yani biz, yani ikimiz, şimdi bir erkekle, bir kadının yaptığını yapmalıyız.” Umutsuzdur ama sormadan yapamaz, “Anladın mı?” Saime de Feridun’a dönmeden edemez, “Nası?” Feridun her şeye karşın, bu dönüşü beklemiyordur, kendi gözlerinin içine bakarak, “Bilmem.” Sonra büyülenmek ya da büyülemek için, Saime’nin elini uzatır ve ondaki elini tutup, memelerin üzerine koyar. Saime biraz titrer ama Feridun için kolay olur nedense. Yavaş yavaş, içleri ve dışları, yani dördü de durumu benimser, kimse bir şey söylemez ve Saime biraz daha Feridun’a döner, daha doğrusu artık kimin kime döndüğü karışır, yüzlerine renk gelir. Feridun çok daha iyi görünmeye başlar, öyle ki, neredeyse rüyasında orasını çekiştiren Saime’nin yüz ifadesine ulaşmak üzeredir. Ama aralarında duran memeler, tıpkı babalarından birinin düğünündeki gibi, düşüren çifttin oyun dışı kaldığı balonlara benzemektedir. Saime biraz sıkılır gibi olur, Feridun kendisinin de hoşuna giden tatlı bir dille fısıldar “Hiç utanmazsak, sonuna kadar yani, eski halimize döneriz.” Saime birden sesini yükselterek, “Ama ama başka bi yolu...” diye başlayacak olur, Feridun’un hem büyülenmesi, hem de Saime’deki büyümesi durur, sinirden soluklaşmış cırtlak bir sesle kestirip atar, “Aması maması yok! Benim bildiğim bu. Biliyosan sen yap!” Aralarındaki mesafe çok açılmamıştır, buraya kadar gelmişken devam etmek, emeklerin boşa gitmemesini ister; “Başka yolu yok. Bunu anla artık!” Saime sedirde kendini biraz geri kaydırarak sinirli bir sesle, “Bunun için yaptın! Bunun için de mi?” Feridun, anlamadan Saime’ye bakar. Saime bu sessiz bakışlara daha da sinirlenip, kalıbına güvenerek ayağa kalkar, kükreyerek, “Mahsus yaptın de mi? Ha? Mahsus yaptın! Sen yaptın!” Gerçeği suçüstü yakalamış gibi teşhir etmek istemektedir. Feridun, şaşkınlığını çabuk atlatır, “Tövbe tövbe...” ellerini açar tavana doğru seslenir, “Artık sen bi yol göster!” Sonra da uzaktan o minik elini yumruk yaparak kaldırıp Saime’ye gösterir. Saime, tuzağa düşürülmüş bir av öfkesiyle diklenir, “Vur bak noluyo, kim kime vuruyo!” Sonra birden başka bir tonla, sedirde iyice yayılmış olan Feridun’u uyarır, “Doğru otur!” Feridun sinirlenir eteği yukarı çekip Saime’ye donu gösterir. Saime hemen küsüp pencerenin önüne gider, dışarı bakmaya başlar. Feridun uyarır, “Otur len görcekler şimdi!” Saime, isyankar, “Görsünler!”. Feridun söylediği lafın saçmalığını fark etmemiştir, Saime’nin isyanını bastırmak ister, “Bak öğlen oldu, akşama eve nası gitcen? Baban, kardeşin...” derken, birden heyecanlanır panik olur, “Ulan bizimkiler! Yandım! Napcam şimdi ben?” Saime dönüp tekrar, ağlayacak gibi yüzünü buruşturunca, Feridun, “Hiç başlama, sakın başlama, boşuna ağlama, zaman kaybı.”, hızını alamaz ellerini, kollarını savurup sesini yükseltir, “Kes artık! Kes! Bıktım bu surattan, bıktım valla, takas bitsin aynaya bakanı siksinler. ” Saime anlamadığı sözcüğe dokunmaz, “Evlenmeden nası olur? Olur mu ki?” Feridun, ilk defa ona acır, “Unut artık evlenmeyi filan... Başımız belada. Eski duygularımızı, şeylerimizi...” sinirlenir, “O geri zekalı zekamızı bırakalım artık.” Sesi titrer, acıyla öfke birbirine karışmıştır, “Aptal, aptal düşünmeyi bırak, şu başımıza gelene bak! Başımızda böyle bir şey var, sen tutmuş...” Saime sert bir sesle kestirip atar, “Hayır olmaz” Feridun, “Ne olmaz be?” Saime, “Evlenmeden...” Feridun yılgın, ellerini beline koyup, “Ben en iyisi gidip birine verip geleyim de, rahat edelim. Başka türlü olmıcak! Ulan amma cinsmiş bu be! Meğersem benim işim ne kadar zormuş ya!” Buluşunu beğenmiştir, “Ulan var ya, ulan bunu yapabilcek olsam var ya! Bir saniye durmam...” Saime hem korkarak hem şaşarak sinirlenir, “Başkasının koynuna sokcan beni ha, peşkeş çekcen ha? Tuh sana!” Tükürür. “Yazıklar olsun!”

Bu sırada zil çalar. İkisi de irkilir. Tekrar çalar. Feridun, panik olur, üstünü düzeltir, “Ulan, bu kim ya?” Zil daha uzun çalar. Saime telaşla sorar, “Napcaz?” Feridun, “Dur ya bu Cahit’tir; evdeyim, dediydim. Cinstir, açmazsam merak edip kapıyı kırar dangalak. Bu manyak uğraştırır şimdi beni ya...” Birden hatırlar, sevinir, “Aa, benim iş oldu galiba” Kapıya doğru fırlar, Saime bağırır, “Dur!” Feridun, geri dönüp,“Git çabuk aç!” Saime iyice şaşkın bakarken, Feridun onu tutup kapıya doğru iteler, bir yandan fısıltıyla, “Bugün acayip hastayım, Saime bakmaya geldi. O var içerde, de. İş noldu, diye sor!” Zil uzun uzun çalmaya devam eder, Feridun Saime’yi kapıya kadar götürüp, kapının arkasında kalacak şekilde duvara dayanır. Ama Saime’nin açmadığını görünce, kapıyı açıp tekrar yerine geçer. Saime ürkerek kapıyı aralar. Cahit sırıtarak, “Napıyon lan, bi saattir çalıyoz? “Küçümseyerek, alaylı, “Sanki garı attın... Garı mı attın?” Kıkırdar, başıyla bir evi işaret eder, “Seninki bile zili duyup cama çıktı.” Saime önce bir karşıya bakar ama sonra hemen yere indirir bakışlarını. Cahit biraz meraklı, “Hayrola beyimiz değişik bi havada? Uyuyon mu olum?” Hafif dokunacak gibi elini uzatınca, Saime irkilip geri çekilir. Cahit, şaşırır biraz, endişeli, “Neyin var lan, şişt! Rüya mı görüyon len? Uyansana olum!” Saime çabucak, “İş noldu diye soruyo” der. Cahit, elini bıyıklarında gezdirerek dikkatle Saime’ye bakar, “Kim?” Saime öylece bakmaktadır. Gözgöze gelirler. Cahit, abi edasıyla, “Ruhun fena dağılmış be olum.” İçeri doğru eğilip bakacak olur. Saime alçak sesle “İçerde.” Cahit, duraksar, “Saime mi?” Saime, buluşundan dolayı keyifle başını sallar. Cahit hemen biraz geri çekilir, “Desene olum.” Sonra da, Saime’nin bakmaktan gözünü alamadığı bir sırıtışla sesini alçaltarak, “O gine vermemiştir, sen de çırpınmışındır. Kahrolmuşun belli!” diyerek, çenesiyle Saime’nin pantolonunu işaret eder. Saime utanır, eliyle önünü kapatır. Cahit iyice şaşırır, “Olum, var ya, sen yarın iş görüşmesinden önce bi doktora git. Valla. Senin durumun iyice sakat. Böyle başlama. İş yatar bak.” Saime’yi biraz daha süzer, “İyi misin lan?” Saime başını sallar... Cahit yaklaşıp, sululuk yapmak için parmağıyla Saime’yi dürter, “Noldu olum, sölesene!” Feridun dayanamayıp ortaya çıkarak, ikisine de küfretmeye karar vermek üzereyken Saime’nin geri çekilmesiyle duraksar. Saime geri çekildiğinde Feridun’u hissettiğinden, Cahit’i uyarır “Tam ortada geldin.” Cahit’in gözlerine bakmaya çalışarak, “Ortasındayız dedim…” Cahit şaşırır, “Deme be! Desene lan!” Hayranlıkla geriler, “Tamam sen gir.” Gülümseyerek, manalı manalı, “İçeri yani… Yarın öğlen artık kahvede anlatırsın milli oluşunu.” deyip, uzaklaşır. Saime, onun gitmesinden çok memnun olup, ona el sallar.

Saime kapıyı kapattıktan sonra, duvara yaslanmış olan Feridun’u bitkin ve üzgün görüp, “Gitti.” der. Feridun, “Siz konuşurken anladım ki, yapacak bir şey yok. Sanırsam artık böle yaşıcaz. Hep böle.” gözleri dolarak içeri doğru yürür. Saime telaşlanır, onu izleyerek, “Hani bi çaresi var dediydin?” Feridun gözlerinden yaşlar süzülerek, yer yatağının üzerine çıkıp çiğneyip ezer gibi yapar, “Yokmuş.” Saime ağlamaklı, “Var dediydin!” Feridun, “Düşündüm, düşündüm ama çok zor. Zor bile değil...” Ne diyeceğini bilemez, Saime’ye arkasına dönüp, “Kendimi öpemem... Anlıyo musun?” Saime arkasından Feridun’a yaklaşarak, “Öpersin belki” Biraz daha sokulur, sarılacak gibi olur ama duraksar, “Yalnız babam duyarsa beni keser.” Feridun, “Seni mi keser?” Şuh bir kahkaha atar, “Beni kesmesin de!” diyerek Saime’ ye döner ve kendi yüzüne bakarak, “Vay be, meğer önceden ne kadar kolaymış ya!” diye hayret eder. Saime, Feridun’u omuzlarından tutar, kendine çeker, gözlerini kapatarak fısıldar, “Korkma.” İkisi birden yatağa çöker, yorganı üstlerine çektiklerinde, yağmur birden öylesine indirir ki, damlalar çinko çatıdan onları alkışlar

Saime, süpürülüp faraşa doldurulan cam kırıklarının sesiyle gözlerini açar ve eli saçlarında, merakla Feridun’u arar, görür görmez de içi kuş gibi havalanır… Tekrar saçlarını okşayarak, bastırdığı bir sevinçle, “Feridun!” diye seslenir. Feridun dönüp, “Evet?” der. Saime öylece bir süre bakmaya devam eder. Feridun, “Noldu?” diye sorar. Saime öylesine sorar, “Bi şey mi kırdın?” Feridun, yan bölmeye geçerken “Kolonya şişesi kırılmış. Kahvaltı hazır, ama sen biraz daha yat istersen” Saime merak eder, “Neden yatayım ben?” Feridun, “İstersen yani?” Saime tedirgin olmuştur, Feridun’u izlemeye başlar, Feridun bölmeden masaya bir şeyler taşımaya devam ederken, yattığı yerden sorar, “Ne zaman evlencez?” Feridun, “Nerden çıktı şimdi bu?” Saime sevinir, “Nerden mi çıktı? Hiç!” Feridun, elindeki haşlanmış yumurtaları masaya bırakmadan, “Çocuğumuz olunca adını ne koymak istersin?” Saime afallar, “Çocuk mu?” Feridun, şaşırmasına anlam veremez. “Evet, çocuk.” Saime ne diyeceğini bilemez. Feridun ona bakarak, “Hani çocukları çok seviyorum, diyordun? Artık sevmiyor musun?” Saime suratsızlaşıp, “Seviyorum ama nerden çıktı şimdi bu?” Feridun gülerek, elindeki yumurtaları gösterir, “Bunlar getirdi aklıma.” Saime yeniden keyiflenir, gülümseyerek yatağın içinde kıpırdanıp şımarır, sonra tavana bakarak, “Oğlan olursa, “Güven’ koyarız.” Feridun, “Peki kız olursa?”,

Saime, yattığı yerden başını çevirip Feridun’a bakarak, “Sevinç.”








Görüntüleme sayısı: 130 | Yazdır | E-Posta

RSS yorumları

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 2 + 3 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >