| Tanya |
|
|
| İdil Nalbantoğlu | ||||
|
Ateşin kızıllığı
Tanya`nın yüzüne vuruyordu. İnce uzun, siyah bedeni eğildi,
doğruldu, kasıldı. Ve dansına başladı. Ateşin etrafında
dönüyordu. Ateşin kızıllığına bir de batan güneşin
kızıllığı karışmıştı. Bir ressam bu sahneyi resmetse
muhakkak ki herşeyi kızıla boyardı. Ortaya da Tanya`nın siyah,
ince, kıvrak bedenini yerleştirirdi.
Son derece ritmik dansediyordu. Bunu yapabiliyordu, çünkü düz büyük arazideki her ses onun zihninde notalara ve sonunda bir müziğe dönüşüyordu. Yılanların sürünürken çıkarttıkları sesler, savanların gizli sesleri, akasya ağaçlarının kıpır kıpırları, uzakta kükreyen aslan, sırtlanların çığlıkları, kayaların gıcırtıları, toprağın kımıldanışı büyük bir müzik oluşturuyordu Tanya`nın zihninde. Yalnızca kendisinin duyduğu bir büyük müzik. Dönüyordu ateşin etrafında. Bir koreograf Tanya`nın dansına şahit olsa, muhakkak ki bu hareketleri notalara dökmek isterdi. Muhakkak. Ve ekleyecek bir şey de bulamazdı bu figürlere. Tam ve bitmiş bir dans. Dansın bir noktasında artık Tanya yoktu. Bedeni dağılmış, alevlere karışmış, erimişti. Şimdi artık yalnızca arazinin müziği, ateşin kızılı vardı. Ateşin içindeki müzikti Tanya, ya da müziğin içindeki ateş. Ateş yükseliyor alçalıyor, eğilip bükülüyordu. Yılanlar toplandı, ateşe doğru süründüler ve bir halka oluşturdular. Kafalarını kaldırıp çatallı dillerini çıkardılar. Sonunda Tanya bir çığlık atıp durdu. Çıkardığı tek ses bu olmuştu. İki saat boyunca dans etmişti ve şimdi durduğunda bedeninde tek bir damla ter yoktu. O an orada bir biyolog olsa işte bunu açıklayamazdı. Asla açıklayamazdı. Tanya toprağa diz çöktü. Kafasını eğdi, çok derin bir soluk aldı. Bu soluğu topraktan çekip alıyormuş gibiydi. Sonra doğruldu ve soluğunu bıraktı. Halka oluşturmuş, dillerini çıkarmış yılanlara göz gezdirdi. Bal renkli gözlerini kısmıştı, elleri pençe şeklini almışlardı. Dizlerini hafifçe kırmıştı. Üstündeki tek giysisi belindeki kemer ve kemere asılı bıçağı idi. Gözlerini iyice kıstı, ellerini iyici gerdi ve dizlerini biraz daha kırdı. Sonunda, anlaşılan Tanya aradığını bulmuştu, halkadaki yılanlardan birine doğru yürüdü. Gözlerini yılanın gözlerine dikti ve durdu. Yılan çatallı, kırmızı dilini içeri çekti ve Tanya'ya baktı. Bir süre böylece durdular. Sonra yılan gözlerini Tanya'dan ayırıp geri döndi ve sürünerek uzaklaştı. Az sonra bütün yılanlar uzaklaştılar. Tanya ateşe büyük tahtalar attı. Ve toprağa oturdu. Dizlerini karnına çekti. Gözlerini ateşe dikti. Şimdi ateşin başında oturmuş, derin derin soluklar alan, dalgın dalgın ateşe bakan ve ona gülümseyen bir kadın olmuştu. Tanya kabilenin tek kadın avcısıydı. Avcılık erkeklerin işiydi. Kabilenin tarihinde yalnızca iki-üç kadın avcı olarak kabul edilmişti. Tanya bunlardan biriydi. Avcı olabilmek için, yalnızca bıçak kullanarak bir aslan öldürmüş olmak gerekiyordu. Kabilenin avcıları ava çıkmazdı. Görevleri, kabilenin sürülerini geniş düz ovaya çıkarıp otlatmaktı. Avcılar, ancak sürü vahşi hayvanların saldırısına uğrarsa, böyle bir tehditle karşılaşırlarsa hayvan öldürürlerdi. Tanya hiç aslan öldürmemişti. Yine de kabilenin avcılarından biriydi. Çünkü çok daha özel birşey yapmıştı. Siyah yeleli aslanla arkadaş olmuştu. Siyah Yele, bu, büyüklüğü neredeyse sonsuz olan ovanın tarihindeki tek örnekti. Hem yelelerinin siyah olması, hem de aile kurmadan tek başına yaşaması nedeniyle tekti. Siyah Yele kabileler arasında bir efsaneydi. Her kabilenin onunla ilgili en az iki üç efsanesi vardı. Geceleri ateş etrafında toplanıldığında onunla ilgili bir şeyler muhakkak anlatılırdı. İşte bu Siyah Yele, Tanya'nın, yani Ateş Dansı'nın, arkadaşıydı. Tanya'nın gerçek ismi Ateşin Dansı idi. Tanya yürümeye başlar başlamaz usta bir dansçı gibi dans etmeye başlamış ve bir gece ateşin etrafında dans ederken genleşmiş, ateşle neredeyse birleşmiş, dansını öyle sürdürmüştü. Dans eden ateş miydi, Tanya mıydı belli değildi. Böylece Tanya “Ateşin Dansı” diye çağrılmaya başlanmıştı. Tanya ismi sonradan, kabileden olmayan iki beyaz tarafından konmuştu ona. Bir gün kabilenin iz sürücüleri-yol göstericileri iki beyaz adamla birlikte dönmüşlerdi gezilerinden. Kabile daha önce de böyle beyaz adamlarla karşılaşmıştı. Onları buyur ettiler. Ziyafet hazırladılar. Bu iki beyaz adam sırtlanların peşindeydi. Yanlarında çeşitli aletleri vardı. Uzaktakini yakınlaştıran, herşeyi dondurup hapseden garip aletler. Kabile üyeleri aletlerle şaşırarak, eğlenerek bir süre ilgilendi. Sonra ilgilerini kaybettiler. İki beyaz adam bir süre onlarla kaldı. Hergün iz sürücüler-yol göstericiler eşliğinde yanlarında ağır aletleri ile birlikte ovaya çıkıp sırtlanlara baktılar. Kabile onları konuk etti. Ağırladı. Ama niye sırtlanlara böyle tuhaf aletlerle baktıklarını anlamadılar. Bu iki beyaz adam Ateşin Dansı'nı “Tanya” diye çağırıyorlardı. Herhalde kabilenin dili onlara zor geldiği içindi. Çünkü “Ateşin Dansı” iki beyazın çıkaramadığı sesler kullanılarak söyleniyordu. Kabiledeki herkes iki adama uymuş ve Ateşin Dansı isminden vazgeçip ona Tanya demeye başlamıştı. Kendisi de bu isme alışmıştı. Fakat Siyah Yele ona asla Tanya dememişti. Her zaman onu “Ateşin Dansı” diye çağırmıştı. Siyah Yele çocukluğundan beri Tanya'nın en yakın, biricik arkadaşıydı. Tanya ilk kez ateşin dansını yaptığının ertesi günü ovaya çıkmıştı. Uzun bir yürüyüşten sonra Baoba ağacının altına oturmuştu ki, savanların arasından Siyah Yele çıkıp gelmişti. Tanya onu görünce hiç korkmamıştı. Oysa onunla ilgili anlatılan efsanelerden bir kısmı son derece ürkütücüydü. Yine de korkmadı. Çünkü Siyah Yele'nin gözlerine bakınca onun söylediklerini işitebiliyordu.
Durmuş, Tanya'nın gözlerine bakıyordu. Rüzgarda siyah yeleleri uçuşuyordu.
İkisi de susup karşılıklı durmuşlardı bir süre ve sonra Tanya:
Böylece dost olmuşlardı. Tanya Siyah Yele'yi görmek istediğinde, ateşin dansını yapıyor, yılanlar toplanıyor ve Tanya Siyah Yele'nin arkadaşı olan yılanı seçip onunla haber yolluyordu dostuna. Tanya'nın Siyah Yele'yle dost olduğu kabilesi tarafından da öğrenilmişti. İz sürücüler-yol gestericilerden bazıları birgün Tanya'yı Baoba ağacının altında Siyah Yele'yle karşılıklı oturur görmüşlerdi. Ödleri kopup hemen saklanmışlardı. Saklandıkları yerden Tanya'yı nasıl kurtaracaklarını düşünüyorlardı, fakat hemen anladılar ki Tanya tehlike altında değil. O, Siyah Yele'yle bir tür ilişki içindeydi. Haber yalnızca Tanya'nın kendi kabilesinde değil, civardaki bütün kabilelere yayıldı. Tanya sayesinde kabilesi, diğer kabileler arasında onurlu bir yer edindi. Bu nedenle ergenliğe erip avcı olmak istediğini söyleyince, hiçbir teste tabi tutulmadan hemen avcılığa kabul edildi. Bir süredir kabilesindeki çocuklara bir hastalık musallat olmuştu. Kabilenin büyücüsü, ruhlarla ilişki kurmak için ormana çekilmiş, geri döndüğünde ruhların Siyah Yele'nin bu ovadan silinip gitmesini istediğini, yok olmasını istediklerini söylemişti. Çocukların kurtulmasının yolu bu idi. Bütün kabile yüzünü Tanya'ya dönmüştü. Siyah Yele'nin yerini tek bilen, onu bulup yok edebilecek tek kişi o idi. Tanya hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşmış, ovaya çıkmıştı. Bütün gün boyunca yürümüştü, yürümüştü. Yüzünden ne hissettiği, ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Belki de hiçbir şey düşünmüyordu. Yürüyordu, yürüyordu, yürüyordu. Güneş batmadan az önce Baoba ağacının altına gelmiş, ateşi yakmış, dansını yapmıştı. Ve yılanla Siyah Yele'ye haber salmıştı. Şimdi ateşin başında oturmuş, dalgın dalgın Siyah Yele ile yaşadıklarını düşünüyordu. Tek dostuydu. Sırtına binip gezdiği zamanlar… Kayaların en tepesine çıkışları… Mağaraları gezmeleri… Siyah Yele ona ovanın birçok sırrını anlatmıştı. Siyah Yele sayesinde hiç yalnızlık çekmemişti. Rüya gibi bir yaşamı olmuştu. Güneş doğmadan az önce Tanya toprağa uzanıp uyudu. Güneş doğduğunda uyanmıştı. Kalktı. Gözleriyle yılanı aradı. Az sonra yılan geldi ve Tanya onu takip etti. Yılan Tanya'yı Siyah Yele'nin bulunduğu mağaraya götürdü. Siyah Yele mağaranın ağzında duruyordu.
İlk kez Tanya diyordu. Tanya'nın içi burkuldu.
Bir süre sessiz durdular. Sonunda Siyah Yele
Güneş batmadan önce ateşi yaktı. Bıçağını çıkarıp yere bıraktı. Gözünden yaşlar süzüldü. Şaşırdı. İlk kez ağlıyordu. Yaşları silmeyi akıl edemedi. Güneş batar batmaz Siyah Yele yine savanların arasından çıktı. Tanya ona baktı. Yeleleri yine çok güzel görünüyordu.
Siyah Yele, “Tanya” dedikçe içi burkuluyordu. Dansını yapmaya başladı. Ama olmuyordu. Genleşip ateşle bütünleşemiyordu.
Durdu. İkisi de sessizce duruyordu. Sanki tüm ova susmuştu. Ovanın genişliği kadar geniş bir sessizlikti. Ağaçlar hışırdamıyor, yılanlar sürünmüyor, çakallar çığlık atmıyordu. Bu sessizlik içinde Siyah Yele kıpırdandı. Şimdi tek ses Siyah Yele'nin yumuşak, yalvaran sesiydi.
Tanya sevinçle cevap verdi:
Birlikte koşmaya başladılar. Güneşin batmış olduğu yere doğru koşuyorlardı. Ovada ikisinin sevinç çığlıkları duyuluyordu. Ağaçlar hışırdamaya, yılanlar sürünmeye, çakallar bağırmaya başladı yeniden. Ses geri dönmüştü ovaya. Ova gerindi gevşedi. Tanya ve Siyah Yele uzun süre sevinç çığlıkları atarak koştular, gözden kayboldular. Çocuklar bir bir iyileşti. Sağlık geri gelmişti.
Görüntüleme sayısı: 46 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| Sonraki > |
|---|



Ateşin kızıllığı
Tanya`nın yüzüne vuruyordu. İnce uzun, siyah bedeni eğildi,
doğruldu, kasıldı. Ve dansına başladı. Ateşin etrafında
dönüyordu. Ateşin kızıllığına bir de batan güneşin
kızıllığı karışmıştı. Bir ressam bu sahneyi resmetse
muhakkak ki herşeyi kızıla boyardı. Ortaya da Tanya`nın siyah,
ince, kıvrak bedenini yerleştirirdi.
