| Birol Biçer İle Ebru Sanatı Üzerine İkiçiftlaf |
|
|
| İkiçiftlaf | ||||
Suyun üzerine boyaları serperek rengârenk şekiller elde etmeyi ve sonra
bunu kağıda geçirmeyi ilk olarak kimlerin aklettiğini bilemiyoruz. Ebrû Sanatının ortaya çıkışı gibi, tarihi
macerası da bizce kâfi ölçüde malum değil. Ama kesin olarak bildiğimiz bir şey
var ki o da bu gün dünyada bilindiği şekliyle Ebrû Sanatı ya da frenkçe
ismiyle Marbling , Osmanlı imzasını, bir
başka deyişle Türk imzasını taşıyor.
Batılı seyyahların o dönemin teknolojide olduğu kadar ilim, kültür, mistisizm ve sanat alanında da
en ilerisi olan Osmanlı topraklarına yaptıkları seyahatlerin bir semeresi
olarak 16. yüzyıldan itibaren ülkelerine
götürüp tanıttıkları türlü eşyanın arasında ebrûlu kağıtlar da var. Tarih içerisinde
önemli-önemsiz yer alan bir çok hadisenin içerisinde minik bir teferruat olarak
görülen ebrûlu kağıtların bir süre sonra 18. yüzyıl Avrupa’sında çok moda
olacağı, dönemin neredeyse tüm kitap ciltlerine damgasını vuracağı,
ebrûmania da denilen bir yaygınlık
devresinden sonra tekrar bir kenara itileceği o zamanlar kimin aklına gelirdi.
O devrin Avrupa’sında ebrûnun da tüketim kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.
Bizdeki seyri ise aynı olmamış. Ebrû uzun süre bir kenarda, hatt ve ciltçilik için bir yan ürün olmakla iktifa etmiş, başlı başına bir sanat hüviyetini kazanması için 20. yüzyılın sonunu, günümüzü beklemiş. Aslında bizde ebrû derviş meşreb bir azınlığın elinde, kalenderâne icra edilerek bir yandan kendi muhtevasını doldurup, manevi altyapısını oluşturarak, sessiz ve ağır ağır terakki ederek gelmiş. Ve tam bu sanat yok olma derekesine geldi derken, bu onun yeniden dirilişi, tanınışı yaygınlaşması olmuş. Sûfî meşrep icracılarının elinde uzun yıllar muhafaza edilmesi neticesinde, batıdaki macerasında desenli kağıttan ibaret kalmış olma yozluğuna düşmeden ve son dönemlerdeki dirilişi ile kendini ve desenlerini tazeleyerek, hızla serpilerek başlı başına bir sanat hüviyetinde bu gün yeniden zuhur etmiştir. Ebrû Sanatı’nı batıda uygulanan usuller ya da Uzak Doğu’da icra edilen akrabası Suminagashi gibi benzer tekniklerle yapılan sanatlardan ayıran ölçüler malzeme, boyalar, renkler ve motiflerden ibaret değildir. Tüm bu sayılan unsurlar açısından Ebrû Sanatımızın kendi hususiyetleri söz konusudur. Ama esas olarak ebrû’ya özünü ve şahsiyetini kazandıran şey, ait olduğu medeniyet ve kültürün renklerini, anlamlarını, ruh ve his iklimini, derûnî felsefesini, tasavvufî boyutunu aksettirmesidir. Kısaca gelenek tabir ettiğimiz şeydir. Bu mefhumu adetler, ananeler ve yapıla gelen işlerle karıştırmamak gerekir. Halen rahatlıkla diyebiliriz ki, dünyanın en güzel ebrûları Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da bizim sanatkârlarımız tarafından yapılmaktadır. Ebrû Sanatımız geçmişle kıyaslanamayacak kadar bir motif ve tarz zenginliğine ulaşmış, estetik açıdan oldukça tatmin edici seviyede eserler vücuda getirilmektedir. Üstelik ebrû artık sır olmaktan çıkmış, İstanbul başta olmak üzere bir çok merkezde talim edilir bir hale gelmiştir. Popüler Ebrû Sanatı bugün gelmiş bulunduğu noktada, popüler olmanın getirdiği kültürel değerlere ait bir çok meselenin de etkisiyle bir yol ayrımına gelmiş intibaı uyandırmaktadır: Ebrû Sanatımız ya ait olduğu medeniyet ve kültürün evrensel bakış açısını, derûni felsefesini de yansıtarak devam edecek, ya da bu güne kadar kuşanmış olduğu hüviyetin sembollerinden sıyrılarak başka bir çok alanda olduğu gibi çok çeşitlilik arz eden ama neye ve kime ait olduğu belli olamayan bir desen sanatına dönüşecektir. Günümüzde Ebrû Sanatımız, toplumsal dönüşümümüzün iki kutbunu temsil eden bu iki eğilim arasında varlığını sürdürmektedir. Ebrû Sanatı’nı bize ait ve bize dair kılan ne olmuştur? Diğer sanatlar içerisinde en az sembolik motifi ihtiva etmesine rağmen , bugün bir çoğumuz için Ebrû Sanatı’nın tasavvufî bir intiba uyandırması nedendir? Üsküdar Özbekler Tekkesi mensupları başta olmak üzere tarih içerisinde ebrû sanatını icra edenler ve bugüne dek bu sanatı bir silsile halinde yaşatarak getirenler kendi ruh ve mana iklimlerini, yaşadıkları manevi atmosferi, hayatlarına aksettirdikleri değer ve tasavvurlarını , estetik duygularını artık bir çokları için ayrılmaz bir surette Ebrû Sanatı’na sindirmişler. Özbekistan’dan gelen ve tekkede konaklayan hacıların iaşesini temin için sahaflara gönderilen ebrûlu kağıtlar, sükûnet içinde tekne başına geçip zihnini dünyevî meşgalelerden tecrit eden derviş tabiatlı insanlar, ebrûlarını yangından kurtarmak isterken hayatını kaybettiğine dair şayialar bulunan Hatip Mehmed Efendi, kitapları ebrû desenli kağıtlarla ciltleyen mücellitler, Şeyh Sadık Efendi’ler, Mistik tarafı bir yana mükemmelen yapmadığı fen ve sanat kalmamış olan Hezarfen Ethem Efendi’ler, gülleri ve hattıyla meşhur Üstad Necmeddin Okyay ve onun her bakanda hayranlık uyandıran lafza-i celal yazılı esrarlı ebrûsu, yıllarca Üsküdar’da bir aktar dükkanında ebrûyu yaşatan Mustafa Düzgünman ile Ebrûname’si ve onlardan intikal eden geleneği usulü ve ruhuyla yaşatmaya çalışanlar... Bunların yaşadığı ve yaşandığı bir iklimin kokusu üzerine sinen Ebrû Sanatı, kültürümüzdeki çiçeklerin sembolizmiyle de kuşanınca artık herhangi bir desen sanatı olarak telakkisi imkansızdır. Görüntüleme sayısı: 31 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Suyun üzerine boyaları serperek rengârenk şekiller elde etmeyi ve sonra
bunu kağıda geçirmeyi ilk olarak kimlerin aklettiğini bilemiyoruz. Ebrû Sanatının ortaya çıkışı gibi, tarihi
macerası da bizce kâfi ölçüde malum değil. Ama kesin olarak bildiğimiz bir şey
var ki o da bu gün dünyada bilindiği şekliyle Ebrû Sanatı ya da frenkçe
ismiyle Marbling , Osmanlı imzasını, bir
başka deyişle Türk imzasını taşıyor.
Batılı seyyahların o dönemin teknolojide olduğu kadar ilim, kültür, mistisizm ve sanat alanında da
en ilerisi olan Osmanlı topraklarına yaptıkları seyahatlerin bir semeresi
olarak 16. yüzyıldan itibaren ülkelerine
götürüp tanıttıkları türlü eşyanın arasında ebrûlu kağıtlar da var. Tarih içerisinde
önemli-önemsiz yer alan bir çok hadisenin içerisinde minik bir teferruat olarak
görülen ebrûlu kağıtların bir süre sonra 18. yüzyıl Avrupa’sında çok moda
olacağı, dönemin neredeyse tüm kitap ciltlerine damgasını vuracağı,
ebrûmania da denilen bir yaygınlık
devresinden sonra tekrar bir kenara itileceği o zamanlar kimin aklına gelirdi.
O devrin Avrupa’sında ebrûnun da tüketim kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.
