www.ikiciftlaf.net
Sonraki Son Yazdır E-Posta
Melih Özuysal   

melih.jpgHayaller Ve Gölgeler 15

 

 

 

Elindeki tebeşir tozunu üzerine silerken zil elinden kayıp aşağıya çiçeklerin üzerine düştü ama ancak yalnız gezen bir yarasanın duyabileceği kadar çınlayabildi. Tebeşir kokusu kalmış mı, diye parmaklarını kokladıktan sonra kendini duvardan aşağı sarkıtıp yavaşça yere bıraktı. Doğrulurken tıpkı filmlerdeki gibi başucunda elfeneriyle -zamanı olsaydı bu hayali gaz lambasıyla değiştirecekti- bekçiyi ve köpekbalığı dişleriyle zili tutan köpeği göreceğini sanıyordu ama ikisi de yoktu. Oysa başucunda olacaklarından o kadar emindi ki, en azından gölgeleri vardır diye şöyle bir bakındı; “hayret”; sanki hiç olmamış gibi yoktular. Bu yokluk onu canlandırdı; zili çabucak yerden kapıp beline sokarak hemen giriş kapısına yöneldi. Bu arada bekçiyle ya da köpeğiyle, ya da hem bekçi hem de köpeğiyle her an karşılaşabilir olduğu için onları arıyormuş havasında yürüyordu. ( “Zilinizi düşürmüşsünüz....” derdi artık herhalde.) Ama kimseye görünmemenin kaderini sevindireceğine inanınca, Tülay Hanım’la karşılaşma olasılığını sıfırlamakta olduğunu düşündü çocuksu bir hüzünle. Hemen hüznüne kızdı; yakalanırsa, “Sonuçta bir okul zilini çalmış...” olacağı için saçmaladığını söyledi -içindeki en gizli yoldan- kendine. “Evet, evet, zille yakalanmamalıyım!” diyerek zili belinden çıkarıp atmayı düşünürken, zil birden çalmaya başlayarak onu eleverecekmiş gibi korkutunca, koşmaya başladı.

Ve daha ikinci adımında köpeğin “Hav hav!” ları peşine takıldı. Kaçan ayaklara ayarlı kulaklarıyla hakkıyla “bekçi” olduğunu kanıtlayan köpeğin “Hav Hav” ları bir yandan aradaki mesafeyi kapatırken öte yandan kaçışı destekliyordu. Korkudan mı, yaşından mı, yoksa köpek mi çok diriydi bilemiyordu ama aralarının ses hızıyla kapandığından adı kadar emindi. (Biz yine de adı konusunda emin olmayalım.) Hayata tutunmak isteyen kulakları bekçinin “Kaçarsan ısırır!” diyen bağırışını duydu ama köpeğin, “Bence sen kaçmana bak” diyen sesi daha inandırıcıydı. Kaçmasına kaçıyordu da, derdi, bu hızla demir kapının parmaklıkları arasından geçip geçemeyeceği değil; geçemeyeceğiydi. Kulakları mahalle arkadaşlarının konuşmalarını aktarıyordu hızıyla koşut olarak: “Köpek de mi geçmiş; yapma ya!”, “Demek o kadar vahşiymiş; cık cık cık!”, “Parçalama okul sınırları içinde gerçekleşmiş; tamam!” Bu sonuncusu araya karışan bir polis telsizi oldu. Korkudan şişmiş olup geçemeyeceğine inansa da durup, “Tamam kaçmıyorum, ısırma! “ dese bile, arkasından 4x4 nala gelen bu manyak işgüzar onu kapının demir parmaklıklarında rendelerdi. Bu nedenle durmadı; demir kapıya çarpar çarpmaz yapıştı, yapışınca da kendini bir şeyin içine tıkıştırırcasına parmaklıkların arasından neredeyse hem iteledi, hem çekiştirdi. Tam sınırı geçtiği sırada -koşucuların çıkışa hazırlanışlarına benzer biçimde- avuçları yerde, sol bacağı dizinden bükük, sağ ayağını da dışarı, yani kendine çekecekken, “Havhav” lar adımı havada yakaladı. Ama yakalamasıyla demire çarpması biroldu ve dişler deriden çıkıp paçaya girdiler. Paçadan çekiştirilmek son dengesini de bozup onu büsbütün yere yapıştırınca başını çevirip arkasına bakmak zorunda kaldı. Ağzındaki paçavrayla parmaklıkların arasından geçmiş olup, hiç soluklanmadan kendisine bakan koca kafayı görünce, hızlı soluk alışverişleri suçlu görüntüsü vermesin diye nefesini tutmaya çalışıp bir kabustan uyanmak istedi -hangisi olursa olsun; herhangi bir kabustan.

“Gerek yok;” dedi Kocabaş yanına kadar gelerek, sonra salyalar arasından parlayan dişlerindeki paçadan parçayla yerdeki zili değiş tokuş yaparak her zamanki aralığından geçip görev yerine doğru dönerken başından kuyruğuna dek bilinçli, yıldız ve çiçek tribünlerini selamladı.

Rüyada olmadığını anladığına göre kimseye görünmeden (Bekçi neden ortalıkta görünmemişti sonra merak edilecekti.) geceyi bitiriyor olması her şeye karşın sevindiriciydi, ama şimdi canı sevinemeyeceği kadar çok yanıyordu. (Sonra sevinilecekti.) Kaderine yakışır bir çabayla yerden paça parçasını alıp yavaş yavaş ayağa kalktı, ama iki adım attıktan sonra topallamaya başlayınca karanlık bir sokağa saptı, bir an durup geride bıraktığı akustiği dinledi; kayda değer bir yankı yoktu; topallamaya devam etti.

Heyecanı hafiflediğinde gelen gören var mı diye arkasına baktı. Evet vardı; durdu. Ve tanıdı; yine o çocukluk gölgesiydi. Kendisine yardım etmediği, en azından eşlik etmediği için ona kızmalı mıydı, yoksa onu da üzdüğü için hüzünlenmeli miydi bilemedi. Gölge mahalle çıkışına gelince durdu. Bir şey söyleyecek mi diye bekledi ama belki gölgesi de onun bir şey söylemesini bekler gibiydi; ne söyleyeceğini bilemedi susup durmaya devam ettiler. Bunun vedalaşma olduğunu anladığında son kez bakarak selam verdi, sonra “Çok acımıyor...” izlenimi verecek şekilde hafif sekerek yürüdü. Ama unutmanın acısıyla hatırlamanın acısı birbirine karıştığı için ayağı onu taşımak istemiyordu; mahalleden uzaklaşır uzaklaşmaz kendini, yüküyle topallığı arasına bıraktı. Geçmişi karanlıkta kaybolurken, “şimdi” de geleceğini unutuyordu.

Çeşmesi çalınmış bir kurnada, köpeğin bıyıklarına dolandığı için hala heyecanını üzerinden atıp kuruyamamış olan bağcığı ile ayakkabısını yeniden bağladı, gömleğini de pantolonunun içine sokarak toparlanmaya çalıştı. Sonra kaldığı otele gideceğini unutmuş olarak gençken arkadaşlarıyla buluştukları o “sıkıntı patlatma” parkına doğru yaklaştıkça daha da topallarken, sonunda ayağı acıya dayanamayıp durduğunda, bir ısırılmayla bekleyen kan, bu şehirdeki geçmişinin tamamlandığını ama geleceğinin nereye gideceğini bilmediğini söyleyerek geceye aktı.

“Kanayan bir ayak nerden bilsin ki bunu?” dedi bekçi, elindeki feneri tutarak; “O belirsizlikte ne yaşanacak peki?” diye sordu Tülay Hanım tahtada satırbaşı yapmadan önce, cevabın erotik olmasını umarak; “Zaman’da bitiş ve başlangıç olmaz!” dedi Epikur, yazı masasının üzerinde duran ahşap sigara kutusunun kapağındaki alıntıdan; “Ne de olsa burada bir hayat buldu; bana sorarsan tekrar dönmek isteyebilir.” dedi kütüphanedeki memurelerden uzun olanı, burnunu karıştırmış olana gözlüğünün üzerinden; “Geçmiş ne kadar güzel olursa olsun onu gelecekten daha çok sevemeyiz.” dedi çok eski bir kalaycı dükkanının tabelasının altında kahve içen yaşlılardan biri; “Geleceğin nereye gideceğini ancak aşk bilebilir.” dedi platonik aşkı gölgesinden; “Ama neden geleceği yeri bilemesin ki?” dedi balkondaki seksi kadın; “Geçmişsek gidiyoruz demektir.” dedi çocukluğu içinden.

Gülümsedi.


Görüntüleme sayısı: 118 | Yazdır | E-Posta

RSS yorumları

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 5 + 3 =

powered by AkoComment Tweaked

 
Sonraki >