| Beyaz Ölümün Güncesi |
|
|
| Derya Cebecioğlu | ||||
|
“ En büyük yalnızlığıdır kahramanın kendini ölümün kollarına atması. Sırt çevirmeyin ona.” F. G. Cervantes
Onlar sizin kahramanlarınız olmayacak biliyorum. İsimlerini bile bilmeyeceksiniz. Bir dönem Türkiye’sinde yaşanan karmaşada yitip giden, ‘yazık olan gençler’ olacaklar belki de. İnançlarını hayatlarının üstünde tutmalarına akıl sır erdiremeyeceksiniz. Ama onlar vardı. Ama onlar, hiçbir insan evladının çekmemesi gereken acılar yaşadı. Ama onlar, hiçbir insan evladının ölmemesi gerektiği şekilde öldü. Gözlerinizi kapatmayın. Sırt çevirmeyin onlara. Tam da kitabın ilk bölümünde anlatıldığı gibi, yıllardır titizlikle üzerinde çalışılan, zekice işlenen bir yanılsama içinde yaşatılıyoruz. Sanki dünyada hiçbirşey olmuyor. Çocuklar ölmüyor, devrimler yapılmıyor, sosyalizm yaşamıyor, açlık, yoksulluk çekilmiyor, eşitsizlik ve etiksizlik boyumuzu aşmadı. Elimizde kola, hamburger, popcorn karşımızda televizyonumuz ve starlarımız mutlu mutlu yaşayıp gidiyoruz. “Öylesine bir illüzyon içinde yaşıyoruz ki, neyin sahici neyin sahte olduğunu anlayabilmek için görme ve duymanın çok ötesinde bir hissetme duygusuna sahip olmak gerekiyor. Aksi halde Şırnak’ın da, tıpkı körfez savaşında olduğu gibi, güçlü olanın egemenlik alanının tehlikeye düşürülmesine karşı geliştirilen bir ‘imha harekatı’ olduğunun ve her iki harekâtın da ‘huzur ve güvenlik için teröristlerin yok edilmesi’ gibi bir demagoji üzerine oturtulduğunun gözden kaçması pek mümkündür. Şu çok açık: Egemenler, ‘bertaraf’ edecekleri kişi ya da toplulukların mazlum veya haklı kurbanlar imajıyla akılda kalmasını istemiyorlar; ‘onlara müstehaktı’ densin istiyorlar. Devletin ideolojik aygıtlarının ve burjuva iletişim organlarının bütün çabası buna yönelik.” “… Zor zamanlar… Bunca acıya, yaşananlara ve tanıklığa katlanmak… zor… Emperyalizmin cümle kapısından başlayarak içimize sızdığı ve küreselleşme denilen çığlık çığlığa işgal planlarına yeni atmosferik basınçlar yaratma çılgınlığıyla gözümüz kapalı katılmak için sanki, sırasının gelmesini bekleyen çocuklar kadar şen ve eğlenceli günler geçiriyoruz.” “Kontrgerilla terörüyle hedeflenen asıl amaç, korkuyu kitleselleştirerek halk muhalefetini pasifize etmektir. Devlet, terörünü bütün alanlara yayarak, kendi öngördüğü çerçeve dışında gelişebilecek her türlü örgütlenme girişimini bastırmaya; tehdit, gözaltı, işkence, tutuklama gibi yıldırma ve caydırma eylemlerinin yetmediği yerde doğrudan ölüm infazlarına yönelmektedir… , kontrgerilla gerillayı sindirmişse, ‘daha fazla demokrasi’ için yol açılmıştır. Demokrasiyi kullanmaya teşebbüs edenler olmadığı sürece sistem işlemeye devam eder.” “Bilinmez ki bu bitmeler nedir, nereye gider bitmeden hayat…Aslında belki de yiten birşey var hepimizde… O büyük düşün peşinde koşan tasavvurlarımızı yitirdik belki de, kim bilir? Yeni bir toplumun, yeni bir insanın, yeni bir dünyanın kuşatıcı tasavvurlarını…Gündelik malzemenin kısıtlı araçları, sınırlı malzemesi ile ne hayatlarımızı çatabiliyoruz ne geleceği…Sözümüz dolaşımdan çekildi. Rüyalarımız kekeme… Uzak ve yakın geçmişte, hayalleri birbirine benzemeyen insanlar, sanki ortak hayalleri varmış gibi genel davalar altında birleştikleri şemsiyelerin altında çok yağmur, çok güneş gördüler… Herkes başka türlü kırıldı, küstü… Öfkemiz kime…ısrarla tarih bilmemenin ilk sonucunun yabancılaşma olduğunun altını çiziyoruz…İnatla bu mutaassıp toplumun heretic bireyleri olma yolunda içtiğimiz andı anımsamaktan kaçınamıyoruz… Gözden kaçanlara dönüyoruz yeniden…” Onlar bir devrin maceraperestleri değillerdi. Onların gelecek güzel günlere inançları ve devrim hayalleri vardı. Sistemli bir şekilde yok edilip, dönüştürülürlerken en çok acıyı onların yürekleri ve onlar için atan yürekler çekti. Unutmanın konforu içinde yaşayan halkın onları bilme borcu var. “İşkencenin bu kadar şaşırtıcı olmasının nedeni, az karşılaşılan ya da geçmişte kalan birşey olmasından kaynaklanmıyor. İşkence, insanı soktuğu durum yüzünden irkiltici. İşkencenin karşıtı olarak ilerleme’yi değil, iyiliği düşünmemiz gerekir.” diyor Özcan Sapan ve buradan herbiri birbirinden acıtıcı, her biri birbirinden kanırtıcı tanıklıklardan oluşan bölümlere geçiyor. Bölüm başlıkları şöyle:
Sait Şimşek adını bile kabul etmemiş sorguda. Behzat Firik ( yaş 20) çok başarılı bir öğrenciymiş. Üniversite sınavını yeni kazanmış 82’de. Abdülkadir Taptı’nın ( yaş 17 ) çok güzel bir sesi varmış. İnanç ve tutkularını, o güzel sesiyle türkülere yansıtır bu yüzden ayrıca çok sevilirmiş. Mehmet Ceren (24), en çok da ailesine yapılan baskılara dayanamayarak kendi kararı ile teslim olmuş. Üşüdüğü için parkasını çıkarıp sırtına sardığı arkadaşına davasının şerefli bir dava olduğunu, boyun eğmemek, direnmek gerektiğini söylemiş. Ahmet Demir(17), arandığını, pusu kurulmuş olabileceğini bile bile, bayramda anasını yalnız komamak için gitmiş evine. Ülke aşkıyla dolu yürek ana özlemiyle baş edememiş. Annesi “Oğul bu gece kal” demenin acısını yaşıyor hâlâ. Ekrem Ekşi (23), iç kanama nedeniyle Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne götürüldüğünde doktoruna gülümseyerek “Hiç bir şey söylemedim, onları yendim!” demiş. Vedat Aydın, sevgiyi kucaklayan, insanı sımsıkı saran bir sıcaklık, mazlumun kavgasını doruklaştıran bir insan olarak anılıyor. “Bize onur bıraktı. Öylesine gururluyuz ki başımız dimdik yürüyoruz.” demiş eşi.
“Vurulmuşum Düşüm gecelerden kara Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız.” Ahmed Arif
Şimdi yukardaki satırlarla haklarında azıcık bilgi sahibi olduğunuz çocukları, bir de şöyle sahnelerde hayal edin. “ - Ölmek üzere ama biz ismini bile kabul ettiremedik. - Hergeleye dersini verin. Bir telaş başladı ‘görevliler’de…Konuşmalar, küfürler, ‘tüpü getirin!’, ‘yakarız lan!’ bağırtıları…Sait’in ‘Ben Sait Şimşek değilim’ demesinin ardından ortalığı önce bir yanık kokusu kapladı, sonra bir sessizlik… Olağanüstü şeylerin olduğunu sezmiştik, ama canlı bir insanı kafasından yakacaklarını hayal bile edemezdik. Oysa yakmışlardı işte; hem de askıdayken, hem de başının altına piknik tüpü yerleştirerek…..” Çocuklarınız var mı? Kardeşleriniz? Eşiniz? İsyan ederdiniz değil mi? Onlar etmediler mi sanıyorsunuz? Ayşe Gülen Uzunhasanoğlu’nun annesini dinleyin bir. Hücre evi bahanesi ile girilip sorgusuz sualsiz kurşuna dizilen kızın annesini diyorum. “Daha önce öldürülenler de benim çocuğumun durumuna mı düşmüştü, diye aklımdan geçirdim. Şimdi düşünüyorum da, bir vatandaş kendi devletinde nasıl bu kadar haksızlığa uğrayabilir?” Sonra, işkencede ona karşı kullanılacağını bildiği için eşinin ardından ortaya çıkamayan Gülay Toraman’ı dinleyin. “Kaçırmalar ve yargısız infazlar günlük olaylar haline gelince bir kurban olarak seçilen Hüseyin’in akıbetini yüreğimde hissediyordum. Onunla bu kaçış sendromunu yaşarken ölümü de tartışırdık. Ölüme gülerek gitmek isterdi ve hep gülerek hatırlanmaktı dileği. Oysa ne yazık ki ölüsünü de göremedim gülüşünü de.” Ya Cumartesi annelerine kulak vermiş miydiniz hiç? Akıtmadıkları gözyaşları ve sessiz haykırışları ile “ Devlet çocuklarımızı kaybediyor, katlediyor, cesetlerini ormanlara bırakıyor.Ama o kaybetse de biz sonuna kadar aramaya devam edeceğiz” diyen, “kayıpların değil katillerin listesini” talep eden o annelerin yanında olmuş muydunuz?
“Ben doğduğum günkü kadarım Sense bir ölüm sonrası güzelliğinde Basaraktan geçeceğiz yeniden Yeniden yeniden yeniden Daha öfkeli Yenikken bıraktığımız ayak izlerimize” Edip Cansever
12 Eylül süreci yargılanmadı daha. Ama yargılanacak. Çünkü artık, halkımıza medya yoluyla aşılanan terörist, bölücü, eşkıya ya da her ne diyorlarsa o tanımların arkasına da bakma zamanı. Bitlis’in Vartinis (Altınova) köyünde gece 03.00 sularında, önceden tespit edilen evler içlerinde yaşayanlarla beraber yakılıyor. İçerdekilerin dışarıya doğru fırlatmaya çalıştıkları çocukları askerler dipçikleyerek yeniden yanan eve sokuyorlar(s.333). Artık bu manzaralarla büyüyen çocuklara da bakma zamanı. “ ‘Büyüyünce ne yapacaksın?’ sorusuna, çocuklar bir sır saklar gibi sadece gülümseyip dağlara bakıyorlar.” Artık dağlara çıkanlara değil, onlara çocuk yaşında dağlara çıkmaktan başka çare sunmayanlara bakma zamanı. Artık işçisini, memurunu, köylüsünü, öğrencisini halay çekmek için değil, öfke kusmak için sokağa dökenlere bakma zamanı. Ve artık insanları susturma, sindirme, yok etme değil, dinleme zamanı. “Yapılan operasyonlar sonucu çok sayıda kişi…” İşte o çok sayıda kişiyi birer rakam olmaktan çıkarıp insan olarak karşımıza koyan Beyaz Ölümün Güncesi, kelimenin tam anlamıyla sarsıcı bir kitap. Okumalısınız. Bu sizin borcunuz. Çünkü artık tarihe ve o insanlara borcunuzu ödeme zamanı.
Özcan Sapan Beyaz Ölümün Güncesi Çiviyazıları,2005, 352 s.
Görüntüleme sayısı: 56 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| Sonraki > |
|---|



Özcan Sapan
güncenin son sayfalarında şu sözlerle özetlemiş kitabını:
“Edebiyat yapmaktan olabildiğince kaçınmaya çalışmakla
birlikte, aktardığım olayların birçoğunun içerdikleri yakıcı
gerçeklerden ötürü, bazen bize çok kurgusal (uydurma) görünen
yazınsal metinlerdekine kıyasla çok daha öteye giden ve okuyanda
‘inanılmazlık’ duygusu uyandıran bir edebîlik içerdiği
farkedilecektir. Ne var ki bu edebîlik, André Gide’in sözünü
ettiği, hayatın gerçekliğinin her türlü kurgusal gerçekliğe
rahmet okutacak türden bir zenginliğe sahip olduğu savı
çerçevesinde düşünülmelidir. Gerçekten de, muhalif bireyin
örgütlü devlet şiddetiyle eşitsiz bir savaşta yapayalnız
kalışının dramatik boyutlarını aktaran tanıklıklar, hayatın,
Türkiye’deki son 35 yıllık serüveni içinden alınmış korkunç
sahnelerdir.”
