www.ikiciftlaf.net
A. Kadir Konuk İle İkiçiftlaf Yazdır E-Posta
İkiçiftlaf   

abdulkadir_konuk.jpgKısaca hayatınızın Türkiye’deki bölümünden söz eder misiniz? Nerde doğdunuz, nerelerde bulundunuz, eğitiminiz,…

- Yaşamımın 39 yıllık bölümü Türkiye’de geçti. Hem ben ne yaşadım ki uzun olsun?

En iyisi önce bir fıkra anlatayım.

Kadının biri oğullarına “Beni neden evermiyorsunuz” diye çıkışmış.

“Yine mi ana” demiş çocuklar.

“Ne yine mi? Ali, Veli, üç de ondan evveli, Recep, Şaban, Ramazan, aha bir de rehmetlik baban, ne gördü bu garip anan?”

Annemin deyimiyle “Zemheriydi, çok kar vardı, soğuktu, itin götünde buzun donduğu” bir gecede, ilk nüfus cüzdanıma göre 12 Ocak 1950’de Erzincan’ın Küçük Pavyonlar Mahallesi’nde, yağlıboya ustası bir babanın, ev kadını bir annenin 10 çocuğundan dördüncüsü olarak dünyaya gelmişim.

İlk okula okur yazar başladım, ilk okulu ve Sanat Orta Okulu’nu Erzincan’da, yatılı Erkek İlk Öğretmen Okulu’nu Gümüşhane’de okudum. 17 yaşımda öğretmen oldum, 17 yaşımda bir köye atamamın yapılmasına yeten yaşım maaş almaya uygun bulunmadığı için mahkeme kararıyla benden iki yaş büyük olan ağabeyimden bir yaş büyük yapıldım ve bu tarihten sonra 1947 doğumlu sayıldım. Bunu devletin bana verdiği ilk sahte kimlik sayıyorum. Şimdi hem 58 hem 61 yaşındayım.

Erzincan ve Giresun’un Alucra Kazası’nın köylerinde 6 yıl ilk okul öğretmenliği yaptım, sonra “Ben hep böyle kabuğumun içinde mi yaşayacağım” diyerek üniversite sınavlarına girdim, İstanbul Eğitim Enstitüsü’nün Pedagoji Bölümü’ne girmeye hak kazandım.

Nüfus cüzdanlarının değiştirilmesi sırasında ilgili memur hepimizi babamın doğum yeri olan Erzurum-Hınıs’a kaydetmiş. Yeni kimliği alırken “İyi ama bu yaşa kadar ben Erzincanlıydım, diplomalarım, askerlik belgelerim hep böyle düzenlendi” dedim. Adam çaresizdi, koca sayfayı kütükten yırtıp atamazdı. “Sorun çıkarma hemşerim, şeher şeher değil mi” dedi. O gün doğum yerim Erzurum olarak belirlendi. Bu da devletin bana verdiği resmi ikinci sahte belge oldu. Bu nedenle iki ayrı doğum tarihi, iki ayrı doğum yeri olan biriyim.

Yüksek okulda aktif politik yaşama katıldım. Defalarca gözaltına alındım. Diploma almama iki ay kala siyasi nedenlerle okulu bırakmak zorunda kaldım, illegal yaşama geçtim. İstanbul, İzmir ve Kürdistan’ın değişik kentlerinde illegal olarak çalıştım. 1980 yazında Urfa’da gözaltına alındım, 15 günden sonra bir şey kanıtlayamadıkları için bıraktılar.

1982 yılında İstanbul-Rahmanlar’da ihbar üzerine yakalandım, İstanbul-Gayrettepe ve İzmir Siyasi şubelerinde 42 gün kaldım. 1964 yılında İzmir-Güzelyalı’da bir salonda Hava Astsubay Okulu’nun sınavlarına girmiştim, 1983 yılında aynı salonda kurulan askeri mahkemede 1980 yılında yaşanan İzmir TARİŞ olaylarını ve Gültepe direnişini yönetmekten tek başıma yargılandım, tek tip elbise giymediğimiz için mahkemeden atıldım, savunma yapamadım, gıyabımda idam cezasına çarptırıldım. 1984 yılında idam cezası Askeri Yargıtay tarafından onaylandı. O günlerde ilk asılacak 11 kişiden biriydim. 5 yıl her gece asılmayı bekledim. Birlikte yattığım arkadaşlardan İlyas Has Buca’da, on beş gün sonra da Hıdır Aslan Burdur’da idam edildiler.

Bizler sürgün grubuyduk, bir kaçında, sürekli yapılan sevkler nedeniyle birden fazla bulunmak üzere Narlıdere Askeri, Şirinyer Askeri, Buca Kapalı, Selimiye Askeri, Sultanahmet Askeri, Burdur Kapalı, Ermenek Kapalı, Konya Kapalı, Çanakkale Kapalı ve Sağmalcılar Kapalı cezaevlerinde önemli bir kesimi tek kişilik hücrede geçmek üzere 7 yıla yakın kaldım.

24 Nisan 1989 tarihinde muayeneye götürüldüğüm Çapa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği’nden partili arkadaşlarım tarafından , gazetelerin “Film gibi firar” başlığıyla duyurdukları silahlı, şahane bir eylemle kaçırıldım. Kısa bir süre sonra tek başıma küçük bir botla Ege Denizi’ni 5,5 saatte geçerek Avrupa’ya ulaştım ve Almanya’da mülteci oldum.

Bu eylemden bu güne kadar hiç kimse yakalanmadı.

Peki ya Almanya? Orda yaşamınız nasıl geçiyor?

-19 yıldır bu ülkedeyim. Almanya karelerin içinde yaşayabilenler için aslında güzel bir ülke. Ama ben mülteciliğe hiç alışamadım, bu zorunlu bir yaşam dilimi benim için. Buraya gelmeyi ben istemedim, partinin isteğiyle geldim. Hayalimde hep geriye dönüş yer aldı. Belki de bu nedenle başkaları gibi -elime fırsatlar geçmesine karşın- burada kendime dört başı mamur bir yaşam biçimi oluşturamadım. Burası benim için “Açık cezaevi” ve işin kötüsü buradan kaçıp gidebileceğim hiçbir yer yoktur. Yeterli gelirim olmadığı için Almanya vatandaşı olamıyorum, hala üzerinde “Türkiye hariç her ülkeye gidebilir” yazan bir mavi mülteci pasaportu taşıyorum.

“Mülteci olarak yaşamak” desek, bize neler söylersiniz?

-Aklıma geldikçe hep hüzünle gülerim. Bizler gidip o günlerde adı sosyalist olan ülkelere sığınamadık, çünkü hemen geri veriyorlardı. Bu ülkeye geldik, “Ey emperyalizm, oğlun faşizmden kaçtık bizi koru” dedik, o adamlar da bizi korumaya aldılar.

Yaşamı yeniden kurma konusunda mültecilerin en beceriksizlerinden biriyim. Yıllarca Kürt gazetelerinde karın tokluğuna gazetecilik yaptım. Şimdi işsizim.

İltica istemleri kabul edilenler eğer kendilerine uygun bir iş bulabilirlerse sorun yoktur. İş bulamayanlar “Sosyal yardım” adı verilen “Öldürmeyen, ondurmayan” ve şu sıralar 345 Euro olarak ödenen parayla yaşamak zorundalar. Ev kirası (300 Euroyu geçmemek koşuluyla) devlet tarafından ödeniyor. Kişi 345 Euro’dan elektrik parasını, telefon parasını, giysi parasını da ödeyerek geçiniyor. Bu kural sosyal yardımla geçinen Almanlar için de geçerli. Ben de şu sıralar bu parayı bozdura bozdura harcayarak yaşıyorum.

Mültecilikte en korkunç olanı özlemin derinliklerine dalmaktır. Bunu sık yaşamasam da pençesindeyim.

“Yazarlık” hayatınızın ekseninde duruyor. Siz yazmaya hangi anlamları yüklüyorsunuz?

-İlk şiirlerimi Öğretmen Okulu’nda yazmıştım. “Yürü” başlıklı, içi “İlime irfana yürü” türünden slogan dolu ilk şiirim Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) gazetesinde yayınlandı. Sonra 14 numara gaz lambasının altında “Çıkmaz sokak” isimli romanı yazdım, ablam onu ele geçirince tecavüze uğramış gibi oldum ve yaktım. Basılan ilk romanım Gün Dirildi’yi cezaevinde yazdım. O günlerde felsefeyle yoğun ilgileniyordum. Gelmiş feminizme dayanmıştım ve feminist arkadaşlarla mektuplaşıyor, feminizmi tartışıyordum, idamlık arkadaşlar da “Cinsiyet mi değiştireceksin” diyerek şakalaşıyorlardı. Üç yıl kadınlarla ilgili kitapları okudum, ünlü feministlerle yazıştım. Romanı bitirince feministlerin yayınevleri var diye Ayşe Düzkan hanıma gönderdim, “Biz erkeklerin kitabını basmıyoruz” dedi. Kitap bir yıl sevgili Neyyire Özkan’ın elinde kaldı, bastıracak bir yer bulamadı, sonra Ragıp Zarakolu duymuş romanı, basmak istediler ve bastılar. Resmi yazarlığım Belge Yayınları’nda böyle başladı. Ardından cezaevlerinde yazılan ve Ragıp’ın bastığı Çözülme ve Sıcak Bir Günün Şafağında romanları geldi, sonra da çorap söküğü gibi gerisi. İki kitabım Almanca’ya bir kitabım da Dan’caya çevrildi.

Yazarlığın tadına sadece Kuzey Ren Eyaleti Kültür Bakanlığı’nın bir yıl boyunca verdiği burs ve Nobel ödüllü yazar Heinrich Böll’ün vakfının beni bir yıllığına konuk ettiği Böll’ün evinde yaşayarak vardım.

Yazar olmak bende yaşam açısından pek farklılık yaratmadı. Bazılarının düşündükleri gibi oturaklı, ağır, ağzından söz değil altın dökülen bir yazar olmayı hiç düşünmedim. Eskiden neysem yazar olduktan sonra da o oldum. Okumayı, yazmayı gerçekten çok seviyorum. Gazetecilik de bunların içinde. Yazmak yaşananları yeniden yaratmak gibi bir şey bana göre. Ama ben öyle sözcük oyunları, okuru zora sokan betimlemeler yapamıyorum. Daha doğrusu sevmiyorum bu zorlama yazım biçimini. Düşündüğüm gibi yazıyorum. Sevenler de var sövenler de. Ama yine de yazıyorum. Günde en az 18 saat çalıştığım oluyor, bazen de tek satır bile yazamıyorum. Defalarca düşündüm artık yazmamayı ama beceremedim. Hani alkolik derler ya, ben iki kez kolik olmuşum. Politikkolik, yazıkolik. İkisini de mezarda terk ederiz artık.

“Geçim derdi” ile nasıl baş ediyorsunuz?

-Baş edemiyorum. Dayanıyorum. İçinde hemen hemen hiç mobilyası bulunmayan, okuduğum ve bir daha okumayacağımı düşündüğüm kitapları ihtiyacı olanlara dağıttığım için küçük bir kütüphanesi olan bir oda bir mutfak evimde Sosyal Yardım’la yaşıyorum. Ayrıca gazeteci olarak iş bulamadığımdan, Sosyal Yardım Dairesi’nin zorlamasıyla saat ücreti 1 Euro olan bir işte, (Öğrenme güçlüğü çeken ilk okul çocuklarının ev ödevlerine yardım) günlük 2-3 saat çalışıp, 2-3 Euro kazanıyorum. Yazar ve gazeteci olduğumu öğrenen Alman öğretmenler bir internette yazdığım kitaplara bir de yaptığım işe bakınca durumu kavrayamıyorlar ben de anlatamıyorum, uzun öykü deyip geçiyorum. Yazdığım 24 kitaptan her hangi bir gelirim yok. Bizde telif hakkı devrimci bir tarzda yok edildiği için istemek bile ayıp. Zaten kimden istesen hemen küsüyorlar, selamı sabahı kesiyorlar.

Parayı yaşamım boyunca sevmedim, iyi kazandığım günler de oldu, Almanya’da bile parklarda yatmak zorunda kaldığım, evimde bilinmeyen açlık grevleri yaptığım günler de oldu. Parayı harcamasını severim. Şu sıralar param olmadığı, kimseyi evime davet edemediğim için, bir de eskileri ürküttüğüm, uzaklaştırdığım için pek arkadaşım yok. Yaşama farklı yaklaşsaydım para kazanma fırsatları elime geçmişti, ama beceremedim, daha doğrusu düşünce sistemimin içinde yer alamadı para.

Cezaevinde en ufak psikolojik bunalım belirtisi göstermeden asılmayı bekleyen ben, burada yaşadıklarım karşısında, “Biz bütün bu yaşamı, buralara gelip paranın ardına düşelim diye mi yaşadık” düşüncesine saplandığım ve bunalımın “Postdepressif” olduğu günlerde üç kez kendimi öldürmeye kalktım, beceremedim. Oysa devrimci eylemlerimin içinde başarısızlıkla sonuçlanan bir tane bile yoktur. Günlerce komada kaldığım halde ölmeyi beceremediğim için çevrede “Dikkatleri üzerine çekmek istiyor” şeklinde değerlendirmeler oldu.

Psikiyatri kliniklerinde kaldım, doktorlar ekonomik sorunları çözemedikleri ve benim psikolojimi bozanın da bu olduğunu bildikleri için bana dokunmamayı yeğlediler ve kısa sürede eve gönderdiler.

Bir klinikte doktorlar “İlk siyasi hastamız sizsiniz, yaşamınızı biraz anlatır mısınız” diye sordular, ben de anlattım, baktım adamın biri resmen ağlıyor. Onu üzdüğüm için özür diledim. “Size bunları yeniden anlattırdığımız için biz özür diliyoruz” dediler. Ben de deliler evinde karısından korkan, karanlıktan korkan, kediden korkan ama bok gibi de paraları olan insanlarla birlikte yaşadıklarımı “Postdepressif mektuplar” isimli öykümle öykü kitabıma kattım. “Su Uyur İnsan Kaçar” isimli, cezaevlerinden kaçışları konu alan romanımı da bu kliniklerden birinde yazdım.

Şimdi yaşamla ve kendimle barıştım, her şeyi olduğu gibi kabul ediyorum ve “Dayan, bir yokuşun kaldı” sözü günlük sözlerimden biri oldu.

Hayatınıza şöyle bir baktığınızda başat duygu olarak aşk ve dostlukları mı yalnızlığı mı görüyorsunuz?

-Yaşamım binlerce diyebileceğim insanların arasında geçti, ama yalnızlık her zaman başı çekti. İki kez evlendim iki kez boşandım, sevgililer de oldu elbet güzel günlerimde, yalan söylemeyeceğim, ama sonuçta yalnızlık en büyük dost kaldı. En tepelere de çıktım, en altlara da düştüm. Binlerce insanın doldurduğu salonlarda ayakta alkışlandığım da oldu, partiden ayrıldığımda, binlerce insanın ardından sövdüğü bir insan haline geldiğim de. Köln’de yaşadığım sırada evim üç yıl boyunca her hafta sonu insanlarla dolup taştı. Bu nedenle evimin adı “Kadir Bar”a çıkmıştı. Her ay eğlenebilecek bir neden bulup insanları evime davet ediyordum. Hepsi yaşıyor o insanların, sanıyorum kimse yadsımaz bunu. Bu güne kadar evimden sadece bir kişiyi kovdum.

Dostlarımı sevdiğim anlar da oldu kırdığım anlar da. Dilimin uzunluğu, babadan kalma “Düşündüğünü söylemeyen alçaktır” sözü neden buna, insanları kaybettiğim için elbette üzgünüm. Bu üzüntümü özür yerine geçebilecek “Zula” isimli öykümde de dile getirdim, ama gazetede yayınlandığı halde kimse aramadı beni. Ama düşüncelerimi söyleyebildiğim için pişman değilim. Yaşamımızı düşüncelerimizi özgürce söyleyebilmek için harcadık değil mi?

İnsanlar dünyaya yalnız gelir yine yalnız giderler diyorum şimdilerde.

Şimdi, tüm yaşadıklarınızı düşünerek, kendinize yeni bir hayat kurma şansınız olsaydı, nasıl bir hayat olurdu bu?

-Her zaman söyledim, dolu dolu yaşadım yaşamı. Hiç düşünmediğim noktalardan geçtim. Sevdim, sevildim, mücadele ettim, haksızlıklara karşı çıktım, bu uğurda çatıştım, idam cezasını babamın keyfine almadım elbet, delikanlıca yattım, cezaevinden kaçırıldım, insanlar benim için yaşamlarını koydular ortaya, kitaplar yazdım, gazeteci oldum, şair sayıldım, beni tanımadan sevgilerini, sövgülerini iletenler oldu. Hiç fikrimde olmayan Avrupa ülkelerini gördüm. Hatalarımı yinelememek koşuluyla aynı yollardan seve seve yine geçerdim.

Bu bir ajitasyon değil, benim yaşamım şöyle olmalı diye bir derdim olmadı hiç, sadece içinde yer aldığım gerçekleri yaşadım. Genç yaşta tanıştım devrimci düşünceyle, düşüncelerim elbette çağın gelişimine uygun olarak değişti, güçlendi ama devrimciliğim değişmedi. Hiç zengin olmayı düşünmedim, başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilecek bir gelir bana yeterdi, buna çoğunlukla sahip olamadım, hiçbir zaman da cüzdanım tıka basa dolu olmadı. Ama zevkle mücadele ettiğim gibi zevkle de yaşadım. Parası çok olanların bir çoğunun yaşayamayacağı kadar zevkle hem de.

Keşke’leriniz var mı?

Yaşamda arkaya değil, ön tarafa bakanlardanım sanıyorum. Geçmişi anımsadığımda yoğun üzülebileceğim çok şey yoktur. Bir tane keşkem var. İki yıl kadar önce bir Kürt işveren arkadaş “Sana koltuk çıkayım, kendine bir iş yeri aç” dedi. Belgeli aşçılığım var, gittim içinde kültürel çalışmaların da yapılabileceği bir “Kültür Cafe” açtım. Kimse gelmedi, kısa sürede iflas ettim, benim olmayan para battı. Keşke o parayı hiç kabul etmeseydim dedim, diyorum. Parayı veren arkadaş her ne kadar “Ne yapalım, battıysa battı, canın sağ olsun, üzülme” diyorsa da ödeyemediğim ve bu koşullarda da ödeyemeyeceğim için utanıyorum. Benden ticaret adamı olmayacağını önceden bilmeliydim.

Ya “iyi ki”leriniz?

İyi ki doğdum, doğmasaydım ne olurdu bu dünyanın hali?

Yılda iki kez doğum günü kutluyorum. 12 Ocak ve cezaevinden kaçtığım gün olan 24 Nisan. Birine göre 58 ötekine göre 19 yaşındayım.

“Türkiye” desek size, içinizden geçenleri, gözünüzün önüne gelenleri anlatır mısınız?

-Türkiye denilince 1982’ye kadar yaşadığım Türkiye geliyor aklıma. Ama gidip gelenlerin anlattıklarına bakılırsa o Türkiye yok artık. Zaten benim de orada kendime ait bir metrekare toprağım yok. Ama gitmek, görmek ayrı bir konu. Özledim, hem de korkunç özledim. Bazılarına göre bunu söylemek “Duygusallık” oluyor. İnsanlar ne sayarlarsa saysınlar umurumda değil. Orası benim vatanım.

Aidiyet duygusu” desek … Kendinizi nelere ait hissediyorsunuz?

-Ben sadece yağlıboyacı Mustafa ve ev kadını Saime’ye ait sayıyorum kendimi. Babam Hınıslı bir Kürt. Annem eski bir Ermeni köyünden gelen bir Türk. Türk diliyle büyüdüm, Türk okullarında okudum, çok genç yaşta “Proletaryanın ulusu yoktur” diyerek enternasyonalist oldum, ulusal duygular bende Türk olarak da Kürt olarak da gelişmedi. Ezilen kimse ben onun yanında yer aldım hep. Bana “Kürt müsün Türk müsün” diye soranlara “Kürt’üm ama bir Mardinli, Diyarbakırlı gibi Kürt değilim. Kürtçe bilmiyorum” dedim. Ortaokulda biraz İngilizce öğrendim, öğretmenlik yıllarımda biraz Zazaca öğrendim, Kürtçe’nin birkaç sözcüğünü biliyorum, burada biraz Almanca öğrendim, sorunlarımı tek başıma çözebiliyorum, ama Türkçe düşünüyor, Türkçe yazıyorum.

18 yaşında ateist oldum, hiçbir din grubunun üyesi olmadım. İlk gençlik yıllarımda THKO ile başlayan TDKP ile biten uzun örgütlü bir yaşamım oldu, 1990 yılında siyasi nedenlerle partiden istifa ettim, sonra hiçbir örgütün üyesi olmadım. Bir çok insan kendiliklerinden beni PKK’li diye ilan ettiler. PKK’li olmak kötü bir olay değil, öyle olsaydım göğsümü gere gere söylerdim. Ama tüm devrimci örgütlere her zaman eleştirel bir saygıyla yaklaştım. İlle de bir yerlere ait olmanın gerektiğini de sanmıyorum. İnsan olarak çağın sorunlarına yaklaşabiliyorsam, emeğimi bu uğurda harcayabiliyorsam bu bana yeterli.

Farz edin ki, bir sürpriz oldu ve Türkiye’ye döndünüz, neler yapıyor, neler yaşıyor olurdunuz?

Demeyin! Ne yapardım sahi? Polisler beni rahat bırakırlarsa önce babamın, annemin, yakın bir dönemde yitirdiğimizi öğrendiğim ağabeyimin hiç görmediğim mezarlarını ziyaret eder, sonra İstanbul’a yerleşirdim. Önce geçimi düşünmek gerek elbette. Yayıncılar “Ne güzel oralardaydı, şimdi bu da nereden çıktı” diyerek bana para vermeyeceklerinden, babamdan kalan mesleği ya da illegal yıllarda öğrendiğim yığınla meslekten birini yapardım. Daha olmadı, öğrencilik yıllarında yaptığım gibi Altıyol’da ayakkabı boyardım. Sonra bizim gençlik yıllarımızdaki gibi güzel olmasa bile Çiçek Pasajı’na giderdim, kayıkta balık yerdim, Fenerbahçe’de denize dalar boklu midye çıkarırdım, Adaları gezerdim, belki beni sevecek, başını yakabileceğim birini bulurdum, ama asla bir daha evlenmezdim…

Bitti… Sahi sonra ne yapardım?

Çok hoş, mizahi bir tarafınız var. Neler güldürür sizi, neler keyiflendirir?

Aslında cezaevlerinde arkadaşlarım bana hep “Huysuz moruk” derlerdi, ama canları gibi de severlerdi. Huysuzluğum annemin deyimiyle dilimin ”Hem papuç gibi bir karış hem de pötürlü” olmasından kaynaklanıyor. Değilse Bektaşi usulü sohbeti, gülmeyi, eğlenmeyi ölesiye sevenlerdenim.

Bir zamanlar ustasının bulunmadığı yerlerde kendime mandolin, saz, keman, cümbüş çalardım, şimdi evde mandolin, cümbüş, keman var ama yıllardır elime almadım. Geçenlerde kemanı çalayım dedim, “Ne biçim keman çalmak bu, dokunma ulan” dedi. Oysa Öğretmen okulunda gerçekten güzel çalardım, aradan geçen uzun yıllar öldürmüş parmakları.

Almanya’da ne zaman bir yerde türkü söylemeye kalktıysam anında polis geldi. Birileri gırtlaklanıyor sanıyorlarmış…

Zaten Türkiye’de mitinglerde de mikrofonsuz konuşurdum, herkes duyardı.

Annem; “Oğlum senin gırtlağını Poşa değneğiyle delmişler” derdi. (Bizim oralarda Romanlar’ın bir koluna Poşa derler. Onlar köpeklerden korunmak için ellerinde ucu topuzlu değnekler taşırlar.” Ses öyle çıkıyor işte, ama bir yıldır şöyle doyasıya bağıramadım.

Halk fıkralarını müthiş bulurum. Onlarda bilgi, derinlik, hiciv, yakınma, neşe vardır. Şair Eşref, Ömer Hayyam, Neyzen, Bektaşi sevdiklerimin başında gelirler. Zaman zaman kendim de fıkra uydururum, yazılarıma katarım. Bakarım biri gelmiş bana anlatıyor. Köşe yazılarımda sık sık fıkralara yer verdiğim için bazı siyasi abla ve abi çevrelerince “Sulu, cıvık” bir tip sayılıyorum.

Rakıyı, babamın “Oğlum, iki şeye su katmayın, rakıya ve dostluğa, ikisi de bozarır” sözüne uygun olarak su katmadan, ama yanında maden suyuyla içerim. Çok canım çekmedikçe evde tek başıma içki içmem. İçki masasında politika konuşmayı sevmem, içerken ağlayan, maraza çıkaran kişi erkek olsun kadın olsun yanında durmam, çok üstüme gelinirse masayı usulünce terk ederim, uzun havaları ve ardından gelen kıvrak türküleri, şarkıları (Ama eski şarkıları) severim. Urfa’da, Şehitlik Karakolu’nda İbo’nun “Sabuha” diye yırtındığı türküyü dinleterek (Sabiha benim ilk eşimin adı) 15 gün beni dövdükleri halde İbo’yu bile dinlerim. İyi göbek atarım. Eğlenmeye gitmişsem “Ona da yakışmıyor ki” diyeceklerini bilirim, ama “Yine rezil olacağız” diye düşünmez, eğlenirim.

Ve son olarak sizce “aşk” eski bir yalan mı?

İşte en tehlikeli soru. Hani bir zamanlar “Aşk elma şekerine benzer, yalarsın, sapı elinde kalır” diyorlardı ya… Ben aşk değil de daha çok sevgi diyorum. Her gün yeniden sulanarak yeşertilebilecek, insanların birbirlerini mülkleştirmedikleri, ama sahip çıktıkları, her şeylerini ön yargısız paylaşabildikleri, saygıya dayalı sevgi. Bu sevginin bittiği anda -kimin bitirdiği önemli değil-dostça ayrılabilmek, sonra arkadaş kalabilmek en doğrusu.

Bu davranışları deneyimsiz genç birinin göstermesi elbette oldukça zor. “Senin için ölürüm” diyenlerin “Ulan seni öldürürüm” demeleri pek uzun sürmüyor günümüzde. İyi bir birliktelik için insanın belirli bir bilince sahip olması, bir yığın badireyi atlatmış olması gerekiyor, o zaman da deneyimliler “Bir daha dilimi yakmam” derken, deneyimsizlerden de “İhtiyara varıp da dede mi diyeceğim” türküleri yükseliyor.

Bu konuda Orhan Veli’nin “İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş/İki çıplak da bir hamama yakışır” sözlerini doğru buluyorum. Para yoksa aşk da yok.

“Evlilikler boşanmak için yapılır” diyenlerdenim ve yapılan evlilik törenlerini “Bu oğlan bu gece bu kızla yatacak” sözünün resmi biçimde ilanı sayıyorum ve iğreniyorum.

Kısacası ben hiçbir zaman birbirlerine kavuşamayan Kerem-Aslı, Ferhat-Şirin, Yusuf-Züleyha, Tahir-Zühre, Mem-Zin aşklarına inanmıyorum. O kişiler birbirlerine kavuşamadıkları için öyküleri hüzünlü. Kavuşmuş olsalardı sanıyorum böyle öyküler yazılamayacaktı. Bu yaşıma kadar da bu tür bir aşkı yaşayan kimseye rastlamadım çevremde. Yaşayanlar varsa onlara da mutluluklar diliyorum.

Ayrıca neyime benim bu yaştan sonra aşk, kim bakar benim yüzüme, kim atar kendini ateşlerin içine?

Bu düşüncelerin tümünün özeti:

“İşte geldik gidiyoruz burdan uzak diyara/Eskiden turp gibiydik, şimdi döndük hıyara!”

Sevgiyle, sağlıkla, dostlukla, insanlıkla kalın!




Görüntüleme sayısı: 1158 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (2)
RSS yorumları
1. 20-03-2008 16:21
Şimdi anlaşıldı A.Kadir Konuk'un dolu dolu yazılar yazmasının nedeni. Sizinde dediğiniz gibi Sayın Konuk: İyi ki doğmuşsunuz ve geç de olsa iyiki sizi tanıdım. Sizleri, sizin gibi insanları tanıdıkça insana, insanlığa olan güvenim artıyor. İyi ki varsınız.
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
2. 22-03-2008 12:49
abide
Degerli Hocam,  
Yasadiklariniz ve durusunuz bir abide gibi. Sarsilmaz yuzunu gelecege cevirmis insalik timsali. 
Inanin sizi cok seviyoruz. Cunku yillarca beni anlattiniz. Benim ruhumda esen urpertici ruzgarlari yazdiniz. Kendimi biraz sizinle anladim. Ama ne yaparsiniz boyleyiz. Cami acip imamina ayda 1200 euro arti lojman arti fitre ve zekatlarimizi veriyoruz. Ama bizi yazan, hayatin sirlarini ogreten bir ermise yok. Ustelik binbir emekle ortaya cikardigi esere karsilik. Yok. Bilim adamlari kayip enerjiyi ariyorlar. Ben buldum. Kürt dunyasinda. Hosca kalin.
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 9 + 1 =

powered by AkoComment Tweaked

 
< Önceki   Sonraki >