| Zula |
|
|
| A. Kadir Konuk | ||||
|
Yatağın yanında, her an kontrol edebileceğim bir noktada açtım zulamı. Gürültü yapmamak için matkap, çekiç kullanmadım başlangıçta. Ne zaman biraz gürültü yapacak olsam alt kattaki kadın hemen çalıyor kapının zilini. Belki kırk belki elli yaşlarında, belki de yüz yaşında bir kadın. Yaşından fazla yaşamış insanların görünümü var üzerinde. Yaşam bir silindir gibi geçmiş üzerinden, duruşundan belli. Sırtında ninenim giyindiği hırkalara benzeyen yün bir hırka var her zaman. Bakışları sıkıyönetim komutanı gibi. Neredeyse ayaklarını omuzuna al öyle dolaş odanın içinde diyecek. Bir gün tepem atacak, indireceğim duvardan sazı, cümbüşü, kemanı, dolduracağım Sulukule ekibini içeriye, görecek gününü. Ama şimdilik çalıyı dolaşıyorum, ite bulaşmıyorum. Cezaevi duvarları gibi sağlam değildi duvar. Sağlam bir tornavida ile tuğlaya kadar kazdım sıvayı. Üç dört santimlik bir çukur, kim sığar içine. Onları öyle sıkış tepiş doldurmak istemem zulaya. Gün olur birbirleriyle küsebilirler, yalnız kalmak isteyebilirler, onun olduğu yere ben gelmem diyebilirler... Ayrıca içlerinde kadınlar da var. Gerçi biz devrim yolunda kadınlarla kıç kıça değmemeyi başararak aynı yatakta yatmış kişileriz, ama olsun, ay hali var, akıntısı var, sancısı var, küsüsü, nazı var, onlara ayrı yer hazırlamak gerekir. Yine de her birine ayrı bir zula yapamam. Ama ayrı, küçücük delikler hazırlayabilirim. Çaresiz sarıldım matkaba. Kadın dikildi anında kapının önüne. “Ama olmuyor Şevki bey” dedi ters ters. “Ne olmuyor” dedim, elimde matkap. “Ev sarsılıyor, her yere toz dökülüyor.” “Silin siz de tozları!” “Tavandan dökülüyor tozlar. Ne yapıyorsunuz o matkapla?” “Evi yıkıyorum.” “İyi ama neden?” “Keyfim öyle istedi.” “Ev sahibine söylemek zorunda kalacağım, görürsünüz o zaman.” “Söyleyin” dedim, söylemek için söz aradı, bulamayınca “Ne biçim insanlar bunlar böyle, kimsede saygı kalmadı artık” diye bağırarak indi merdivenleri. İki saatte oydum duvarı keyfime göre. İki saatte otuz kez çaldı kapının zilini kadın, ama çıkıp bakmadım bile. Hasta işte. Bir de meraklı. İlle öğrenecek evin içinde ne yaptığımı. Ona içine çok sevdiğim arkadaşlarımı koyacağım bir zula yaptığımı nasıl anlatabilirim. Dostlarımın her biri için özel bir yuva hazırladım zulamda. Fazla kalabalık olmasınlar diye de bir seçim yapmak zorunda kaldım aralarında. Zulam göz göz deliklerden oluşan Palmira mezarlarına benzedi. Orada görmüştüm bu tür mezarları. Saba Melikesi Belkıs’ın Güneş Ülkesi’nde. Onlar insanları toprağı kazıp gömmüyorlarmış. Her ölüde gittikçe yükselen kule gibi mezarlar yapmışlar. Kulenin içi göz göz. Ortada bir koridor var. Katlara toprak merdivenlerle çıkılıyor. Her gözde bir ölü. Ama ölüler yoktu yerlerinde ben o mezarları gördüğüm zaman. Kemikleri bile yoktu. Önce hazine arayıcılar talan etmişlerdi mezarları, sonra araştırmacılar. O kentte ağırlamıştı Belkıs ünlü Sultan Süleyman’ı. Ya da İncil’deki adıyla “Salamon”u. Pis sular açıktan akmasın diye tarihin ilk kanalizasyonunu da onlar yapmışlardı tüm kentin altına. Yeni çağın insanlarının pislikleri açıktan akıyordu. Zulamın içini alçıyla kapladım. Bölümleri suluboyayla boyadım renk renk. Duvardan ayırt edilemeyecek bir de kapak hazırladım. Cezaevinde de hazırlamıştım böyle bir kapak. Tünele başlamıştık, bana kapak işi düşmüştü. Kaçamamıştık o tünelden. Bulamamışlardı açtığımız kısmı, belki benim kapak hala duruyor yerinde. Zulayı hazırladıktan sonra kapattım kapağı, kontrol ettim, çok özel bir arama olmazsa kimse bulamazdı onu. Akşam ev sahibi çaldı kapının zilini. “Komşu sizin evi yıktığınızı söyledi” dedi gülerek. Tanıyordu kadını, ama bir şeyler de söylemek zorunda hissediyordu kendini. İçeri aldım, “Bakın” dedim, “Yıkılmış bir yer görüyor musunuz?” Duvarlara baktı, doğrudan duvar badanasının üzerine yaptığım acemi resimlerin dışında ilgisini çeken bir şey olmadı. “Çok güzel olmuş resimler” dedi uzun uzun baktıktan sonra, “Ama siz çıkarsanız yeni kiracı beğenir mi bilemem.” “Suluboya bunlar” dedim, “ Kupkuru duvarlar hoşuma gitmiyor. Üzeri kolayca plastik boyayla kapatılabilir. İsterseniz çıkarken kapatırım üzerlerini beyaz boyayla.” “Yok, kapattırmam ben bu resimleri, çok güzel olmuşlar. Siz ölçülerini alın, ben çerçeve yaptırırım. Kira sözleşmesine yazdırırım, kabul eden oturur. Ama ne olur azdırmayın şu kadını.” “Kıpırdayamaz oldum” dedim, “Karyoladan hızla insem bile çalıyor zili. Kötülük istemiyorum, ama bir gün çıkacağım zıvanadan.” “Belki inanmayacaksınız” dedi ev sahibim, “Kocasını da gürültülü öksürdüğü, burnunu gürültüyle sildiği ve evde rap rap gezdiği için boşadığı söyleniyor bu kadının. Eve giren sineklerle bile kavga ediyormuş. Ben görmedim, duymadım, öteki komşu kadınların sözleri bunlar. Buraya ilk taşındıklarında böyle değildi. Aslında iyi bir insan. Bir sorunu var, ama konuşmuyor kimseyle. Bir kez terapiye gidin diyecek oldum az kalsın beni tokatlayacaktı.” İyi bir insan ev sahibim. Az bulunur böyleleri. Okumuş yazmış bir adam. Apartman miras kalmış babasından, değilse memur maaşıyla orayı kurması olanaksızmış. Çok çekmiş ev sahiplerinden memurluk yıllarında. Zaten memurluğu da bırakmamışlar elinde. “Memur sendikası kurmaya kalkıştık kıçımıza tekmeyi attılar” diye anlatmıştı bir defasında. O gittikten hemen sonra “Ama yıkıyordu” diyen sesini duydum kadının merdiven boşluğunda, “Gözümle gördüm, elinde matkap vardı, üstü başı toz içindeydi.” Artık zulamı doldurabilirdim. Sevdiğim, dostluklarından zevk aldığım, birlikte güzel günler geçirdiğim, bir türlü unutamadığım ve genellikle benim aksiliklerim nedeniyle çevremden uzaklaşan insanların özelliklerini, birlikte yaşadığımız güzel olayları karınca yazısıyla renkli kağıtlara yazdım. Bende fotoğrafı olanların fotoğraflarını da koydum yanlarına. Her birinin kağıdını ince bir rulo haline getirdim, zuladaki yerlerine yerleştirdim. İyi de ben neden böyle olmuş, neden dostlarımdan uzaklaşmıştım. Beni bu hale düşüren neydi? İşsizliğimi, zaman zamandan fazla içinde yaşadığım sefaleti, düğünlerde bile çalgıcı olarak iş bulamadığımı iyi bilen, lokantacı bir Kürt dostum, “Bak, sana biraz koltuk çıkayım, bir yer aç kendine, hiç değil çorba paran çıkar” diyerek elime binlerce Euro’yu tutuşturmuştu. Bir lokanta açarım, az çok yemek de pişirmeyi biliyorum, geceleri de keman çalarım müşterilere dedim, kentin lokanta olmayan bir bölümünde, büyükçe bir boş dükkan buldum. Para dışarıya gitmesin diye de her şeyi ellerimle yaptım. Biraz köy işi oldu, ama insanlar seviyorlar böyle halılı, minderli yerleri diyordum. Açtım lokantayı. Başlangıçta bir kaç kişi geldi. Tabakların dibinde yemek artığı kalmıyordu, ama nedense bir gelen bir daha gelmiyordu. Bu işler böyledir demişti deneyimli bir arkadaşım, beklemek gerek. Bekledim. Bekledikçe battım. Battıkça efkarlandım. Bana güvenip parasını veren arkadaşımın parasını geri veremiyordum. Üstelik daha da borçlanmıştım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Utançtan yağmurdan sonra toprağın yüzüne çıkmış solucanlar gibi kıvranıyordum. Bu pislikten kurtulmanın tek yolu vardı. Kendimi öldürecektim. Ne olduysa o gece oldu zaten. Hala bilmiyorum ne olduğunu. Aylardır dostlarımı özlüyordum, tek tek herbirinin kapısını çalmak, huysuzluklarımdan dolayı onları kırdığım için özür dilemek istiyordum, ama ekonomik gücüm buna yetmiyordu. Bir de kapılardan kovulmaktan korkuyordum. Onlar da “Hadi biz seni affettik” demiyor, aramıyorlardı. En son ne yapmıştım, bilmiyorum, nedense hepsi birden kesmişlerdi ilişkilerini. Ne arayan vardı ne soran. Telefon etmek istemiyordum. Zaten o kadar konuşmaya gücüm de yetmezdi. Cep telefonunu önemli konuşmalarda kullanabiliyordum sadece. Zulamın kapağını kapatmadan önce hepsine tek tek baktım. “Şimdi de bizi bu duvarın deliğine tıktı imansız” der gibiydiler. Hüzünlendim. Ama bunu yapmak zorundaydım. Beynimde yer kalmamıştı, her yeri onlar işgal etmişlerdi. Bir türküde, bir yemekte, bir bardak rakıda, bir fıkrada, yağmur yağarken bile onlardan biri çıkıveriyordu öne. Başka bir şey düşünemiyordum. Gidip gelip hep aynı noktada takılıyordum, ne yapmıştım ben onlara, neden toz olmuştu hepsi, neden aramıyorlardı? Hep o gece... Hep o uğursuz geceden sonra oldu ne olduysa. Bıkmış usanmıştım bu eski ayakkabıyı yaşam diye sürüklemekten. Hep yeniden başlamak, hep bir yerlerde tökezlenmek, hep yeniden ayağa kalkmaya çalışmak tak etmişti canıma. Üstelik kendi sorunlarımla insanları da üzüyordum. Herkes benimle uğraşmak zorunda değildi. Ama uğraştırıyordum insanları. Egoistin ilahı kesilmiştim. Mızmızdım, hastalıklıydım, çekilmez terslikler yapan biri haline gelmiştim. Oysa önceleri yaşam dolu biriydim. İnsanları seviyordum, eğlenmeyi, gülmeyi, fıkra anlatmayı, türkü söylemeyi, yağmurun altında yürümeyi, mezarlıklardan çiçek çalmayı, onları gece yarısı gittiğim birahenelerde tanımadığım kadınlara-erkeklere armağan etmeyi, oyun havaları çalınınca göbek atmayı seviyordum. İnsanlar da beni seviyorlardı. Masalarına oturmam neşelendiriyordu onları. O gece... O gece sessiz sedasız çekip gidebilirdim. Neden bilmiyorum, hepsini tek tek telefonla aradım. Bunu anımsıyorum. Sarhoştum, dünyaya hoşçakal diyecektim, onlarla vedalaşmak istemiştim... Çoğunluğu erkekti arkadaşlarımın, sevgilim zaten yoktu. Kim ne yapacak beni? Huysuz, geçimsiz, parasız biri işte. Ne söyledim onlara bilmiyorum. Belki sövdüm ne hakkım varsa. Belki bu yüzden küstüler bana. Hastahaneden çıktıktan sonra bir kaçını aradım, yanıt vermedi telefonlar. Gözüm gibi biliyordum benim aradığımı bildiklerini. Telefonlar gösteriyor kimin aradığını şimdilerde. Bazılarına mektup yazdım, size ne dediysem on katını bana söyleyin, ama lütfen yanıt yazın dedim, ses çıkmadı. İçime çekildim sonra. İnsanları rahat bıraktım, ama onlar beni rahat bırakmadılar. Her adımda, her saniyede onlar. Bir yemek pişirsem “O da olsaydı” diye düşündüm, yemekten kesildim. “Şimdi gelseler” dediğim anlarda yalnızlık yürek ağrılarına dönüştü. Akşam karanlık çökerken çok bekledim hepsini. Onlarla yaşadığım o yorgun gecelerin özlemiyle deliye döndüm. Evde tek başıma yaşıyordum ama kalabalıktı ev. Hareket edemiyordum. Kendi kendimle, daha doğrusu evimde, çevremde dolaşanlarla konuşmaya başladığım gün karar verdim zulayı yapmaya. Bir sigara yaktım, zulamı seyrettim bir süre. Uyuyorlardı her halde, ses gelmiyordu. Zulamın kapağının üzerine bir rakı şişesi resmi çizdim. Öyle son çıkan ne idüğü belirsiz rakı şişelerinden değil, artık neredeyse hiç bulunmayan Klüp rakısının şişesi. Resim bittikten sonra müthiş bir boşluğun içinde hissettim kendimi. Ansızın bir şimşek çaktı beynimde. Hızla kalktım yatağın üzerinden, ayakkabılarımı giyindim, sokağa fırladım. Geri döndüğümde elimde bir demet çiçek vardı. Alt kattaki kadın komşumun kapısının zilini çaldım, “Duyduk duyduk” diye bağıran bir sesten sonra hızla açıldı kapı, hemen çiçek demetini kadının burnuna doğru uzattım, “Sizi üzdüğüm için özür diliyorum” dedim. Bir süre, hem de uzunca bir süre baktı yüzüme kadın. Şimdi kovacak, şimdi sövecek, tüm apartman halkını başıma yığacak diye beklerken “Teşekkür ederim” dedi kadın çiçekleri alırken, “Özür dilemeniz gerekmiyor, komşuluk, olur böyle şeyler.” Yumuşacıktı sesi, bir anne sevecenliğiyle kucaklıyordu insanı. “İyi günler” dedim, geri döndüm, “Bir kahve içer misiniz” diye sordu. “Rahatsız etmeyeyim.” “Yok yok, gelin.” Evin içi harikaydı. Bir sedir vardı pencerenin önünde, iki metre kadar uzun. Yerlerde minderler, duvarlarda yastıklar. Odanın köşesinde, üzeri kitap, kağıt dolu kocaman bir çalışma masası, yanında bir sandalye. Kendimi bizim köyün evlerinden birinde hissettim. Nereye oturacağımı kestiremiyordum, sedirde karar kıldım. Komşum bir ispirto ocağı getirdi, masanın üzerindeki kitapları biraz iteledi, ispirto ocağına yer açtı, artık soyu tükenmiş, fitilli benzinli bir muhtar çakmağıyla yaktı ocağı. Anında yanmış fitil kokusuyla karışık ispirto kokusu sardı odanın içini. Eski, gümüş kaplama bir ispirto ocağıydı bu. “Evde konuk varken mutfakta kahve pişirince sıkılıyor insanlar. Böyle daha iyi oluyor” dedi kadın cezvedeki soğuk suyun içine kahveyi koyup karıştırırken. Kahve soğuk suyla karıştırılmalı, öyle konulmalı ocağın üzerine cezve. Suyla birlikte kaynamalı kahve, tam köpüklendiğinde doldurulmalı fincana. Acemi gelinler gibi patlatmamalı köpüğü. Saba Melikesi’nin ülkesinde kahveyi kaynatıyorlar, bir de çok şekerli içiyorlar kahveyi oralarda. Bense yıllardır o adi filitre kahvelerini içiyorum. İçtiğim nesnenin kahve mi, nohut mu, yanmış fasulye mi olduğunu bilmiyorum. Bir cezvem bile yok. Bu ocaklardan gümüş olmayan birinde annem kahve pişirirdi babama. Çocuklar kahve içmez derlerdi o günlerde. Biz de babamın fincanındaki telveyi parmaklardık, acıydı. “Sorabilir miyim, ne iş yapıyorsunuz” dedi komşu kadın. İki yıl, tam iki yıldır aynı apartmanda altlı üstlü oturuyoruz. Bir kaç kez karşılaştık kapı önünde, sözsüz selamlaştık o kadar. Bir de şikayet için çaldı kapımı. İnsanların birbirlerine yabancılaşmasının bundan daha güzel bir örneği olabilir mi? Evin içinde ölsen, günlerce kimsenin haberi olmaz. Eskiden, yani benim çocukluğumda böyle değildi. Yeni taşınan birine komşular, “Ev taşımak zor iş, şimdi siz yorgunsunuzdur” diyerek yemek getirir, çay demler, eşyaların yerleştirilmesine yardım ederlerdi. Sonra da yeni taşınan iyice evine yerleşince davet ederdi komşularını. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derlerdi eskiden. Koca mahalle bir aile gibi olurdu. Ama iki yıldır aynı apartmanda oturduğum, şikayet için kapımı sık sık çalan komşum yeni soruyordu mesleğimi, ben de onun ne iş yaptığını bilmiyordum. “Şu sıralar işsizim” dedim. “İşsizlik her yerde. Mesleğiniz ne?” “Müzik bölümünü bitirdim. Öğretmenlik yapıyordum.” “Yaptırmadılar” dedi gülerek. “Yaptırmadılar.” “Bana da yaptırmadılar.” “Mesleğiniz neydi” dedim. “Kitapçıydım” dedi. Evin her yanını kaplayan kitaplardan anlamalıydım bunu. Nedense yerdeki rengarenk kilimler, minderler, yastıklar daha çok ilgimi çekmişti. Köylü yanım kentli yanımı yenmişti. “Kitapçı dükkanım vardı” dedi cezveden kahveyi küçücük, üzerinde yaldızlı gül resimleri olan fincanlara doldururken. “İki kez yaktılar. Her defasında da beni tutukladılar, suçlu benmişim gibi. Şimdi sadece yazıyorum.” “Yazarsınız yani?” “Öyle diyorlar. Daha iki kitabım var.” Ben istemeden kalktı, kitaplarını getirdi. İki kalın roman. Ben kitaplara bakarken, “Müzik öğretmenisiniz, hangi enstrümanı çalıyorsunuz” diye sordu. “Bir çok. Ama en çok kemanı seviyorum.” “Hiç çalmadınız geldiğinizden beri.” “Çalmadım. Çalsaydım beni öldürürdünüz her halde” dedim gülerek. Kahve rahatlatmıştı beni. “Öldürmezdim” dedi gülümseyerek, “Güzel çalıyorsanız öldürmezdim. Çirkin sesleri sevmiyorum ben.” Kahvemi içinceye kadar oradan buradan konuştuk. Onu daha fazla rahatsız etmemek için hızla içtim kahvemi, kalkarken kitapları okumama izin vermesini rica ettim, “Sizin olsunlar” dedi, “Bende var daha. Siz de bir gün bana keman çalarsınız.” O bir günü beklemedim. Odama gider gitmez indirdim duvardan keman kutusunu. Üzerini bir parmak toz kaplamıştı. Sildim güzelce. Kutuyu açtım, “Nerelerdeydin, sıkıntıdan öldüm burada” der gibi baktı kemanım bana. Keman yayımı gerdim, reçineledim, yepyeni bir akort verdim kemanıma, çok sevdiğim, şimdilerde bir çok insanın bilmediği bir şarkıyı çalmaya başladım. “Bir akşam son defa seni görmeden Dediler göç etti sevgilin neden Neden nasıl oldu bu aşk yıkıldı Soldu bütün ümit bahar gelmeden.” İlk bölümünü içimden söylediğim şarkının ikinci bölümünü biraz sesli söylemeye başladım. “Bilirsin hiç kimse sevemez seni Çılgınca bir aşkla sevdiğim kadar Gitme, dön bu hasret beni yaralar Her yanım dopdolu hatıralar...” Kapının zili çaldı. Korkuyla bıraktım kemanı masanın üzerine. Kapıyı açtım, “Girebilir miyim” dedi komşu kadın, giriniz dememi beklemeden de girdi. Köşedeki tek sandalyeye oturdu girince. “Bir daha çalar mısınız aynı şarkıyı” dedi oturunca. O gün komşuma saatlerce keman çaldım. Onun odada olduğunu unuttum bir ara. Sonra gözlerimde yaşlarla bıraktım kemanı kutusunun içine. Bir sigara yaktım. “O gün matkapla ne yaptınız, tamir edilmiş bir yer göremiyorum” diye sordu komşum ansızın. Ona yalan söylemedim, zulamı anlattım, üstelik gösterdim zulamı ona. Katıla katıla güldü. “Ben de böyle bir zula istiyorum” dedi hemen. “Lütfen bana da böyle bir zula yapın.” Ertesi gün kocaman bir zula yaptırdı bana oturma odasında. Onun zulası elbette benimkinden büyük olacaktı, benden çok yaşamış, benden çok insan tanımıştı. Onun zulasının üzerine de “Sessizlik” isimli ikinci kitabının kapağını yapıştırdık. Önce boşandığı kocasını koydu o zulaya. “Aslında seviyordum onu” dedi adamı zulaya koyarken, “Ama bir gün kitaplara sövdü, kitapları sokağa atmaya kalkıştı. Başımıza ne geldiyse bunların yüzünden geldi, diye bağırdı. Üstelik kalemimi de kırdı. O gün sevmedim artık onu. O günden sonra nedense bütün sesler rahatsız eder oldu beni. Sonra da bu romanı yazdım.” Bir hafta sonra ona “Abla” dememe razı oldu. Teyze demeye kalkışsam kabul etmeyeceğini biliyordum. “Her ne kadar bu söz insanı yaşlı yapıyorsa da kabul ediyorum” dedi, “Hiç kardeşim olmadı.” Kardeşi oldum onun. Kanatlarını gerdi hemen üstüme. Ünlü olmasa da çevresi, okuru olan bir yazar ablam. Okumalarına götürüyor beni, keman çalıyorum okumalarda. Açılışı ben yapıyorum, o yorulunca müzikle dinlendiriyorum okuyucuları, kapanışı da kıvrak havalarla yapıyorum. İnsanlar gülüyor, eğleniyor, hüzünleniyor, bazen ağlayan bile oluyor ben keman çalınca. Ama ablamın okumalarına ünlü yazarların okumalarından daha çok okuyucu geliyor. Okumalardan elde edilen gelirden bana da bir pay ayırıyor, üstelik o gün alışverişi o yapıyor, eve geliyoruz, yemekleri o pişiriyor, masayı o hazırlıyor, rakıları da o dolduruyor, ben de ona sevdiği şarkıları çalıyorum kemanla, birlikte söylüyoruz. O gittikten sonra zulamı açıyorum, dostlarıma anlatıyorum yaşadıklarımı, sizler de olsaydınız ne güzel olurdu diyorum. Beni yeniden yarattı komşum. Komşum, daha doğrusu yeni bulduğum ablam şu sıralar “Zula” isimli bir roman yazıyor ve yaptığı her okumadan sonra “Komşuluk ilişkileri” üzerine de konuşuyor okurlarıyla. “Komşularınızın kapılarını çalın” diyor, “O kapıların ardında mutlaka zil sesi bekleyen, zulalarla uğraşan insanlar vardır. Onlar size yeni kapılar açabilirler.”
Görüntüleme sayısı: 1269 | Yazdır | E-Posta
1. 11-04-2008 00:59 sevgili Kadir Zulalarımızda sakladığımız dostlarımıza selam olsun. Sağ olasın. İyi ki varsın. Misafir 2. 11-04-2008 01:02 Kimbilir... Kimbilir ne zulalar saklı herbirimizde. Yüreğine, kalemine sağlık dost. Yine bir çizik attın yüreklerimize ya... Senden mi esirgeyeceğiz üç gıdım canımızı... Misafir 3. 11-04-2008 01:31 Keşke zulalara hapsetmeseydik sevgileri Sofranızda misafir olmak, o güzel kemanınızı doyasıya dinlemek ve belki de kendi zulalarımı düşünmek isterdim sizinkilerle birlikte. Ama keşke hiç ayrılmasaydık sevdiklerimizden. Onları duvarlara hapsetmeseydik. Hep yanımızda kalabilmelerini sağlayabilseydik."Zulalarınız" dostluklarımızın kıymetini daha iyi bilmek gerektiğini öğretti bana. Yüreğinize sağlık hocam. Yine bir öyküyle, bir çok anlam kazandırdınız. Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yapmak istemiyordum, ama
yapıyordum işte. Onları bir duvar deliğine sokmak terbiyesizlikti
elbette. Ama bir yere saklamazsam bu gürültünün
patırtının içinde bütünüyle yitip
gidebilirlerdi. Saklarsam yerlerini bilir, günü geldiğinde,
benimle yeniden konuşmak istediklerinde ya da beni duyamayacaklarını
bilsem de zaman zaman söyleşmek için çıkarabilirdim
onları oradan. Onları anıların sisleri içinde tümden
yitirmemek için yapmalıydım bunu.
