| Arya |
|
|
| Melih Özuysal | ||||
Çok güzel bir gün. Bir sürü odası,
upuzun koridorları olan kocaman bir evdeyiz. Bahçedeki ağaçların
gölgeleri yok. Odadaki perdeler çok büyük. Yerdeki taşlarda yıldızlar
kadar çok yüz var.
İkimiz bu evde mi kalıyoruz, yoksa
birimiz misafir miyiz, bilmiyorum. Beş, altı yaşlarındayız. Belki sen
dokuz yaşındasındır. Çünkü sen artık büyük olmak istiyorsundur. Evde
bizden başka kimse var mı, yok mu, belli değil. Eğer varsa bile uzak
bir odada fısıltıyla konuşuyorlardır. Belki de uyuyorlardır. Ev çok
sessiz. Bizden başka hiç ses yok. Ama biz de çok sessiziz. İkimiz
sessizliğin görünür haliyiz. Bazen bakmadığım bir an oluyor, ama hep
sana bakıyorum. Kanepedesin. Yatıyorsun. Ama uyumuyorsun. Sıkılınca
yanağını avucuna dayıyorsun. Saçların uzun. Benim saçım çok kısa, rengi
görünecek kadar. Ama ne renk bilmiyorum. Sorsam sen bilirsin. Patates
kabuğuna benziyor.
Ben durmadan terliyorum. Sen hiç terlemiyorsun. Kıskanmıyorum, sadece
biraz kızıyorum. O zaman biraz daha terliyorum. Deniz kumu renginde bir
elbisen var. Bugün onu giymek istemişsin. İpleri omuzlarından geçiyor.
Parmağınla kanepenin kumaşına şekiller çiziyorsun. Çizerken bazen göz
ucuyla bana bakıyorsun. O zaman hemen hayalimde yüzümü kanepe
yapıyorum, parmağın yanağımda kulağımda, boynumda geziyor. Bugün
üzerimde, sarı rekteki o sıkıcı gömleğim var. Limon sarısı olan. Bu
durumda kendimi sana karşı önemli görmüyorum. Ama içimde bir ışıltı var.
Sandaletlerin çok güzel. Onlar da kanepenin üzerinde. Sandaletlerinle
elbisen arasında görünen yerlerin de çok güzel. Ne zaman baksam, çok az
bile baksam, başımı bir çember sıkıyor va biraz ateşleniyorum.
Tam ortamızda bir masa duruyor. Yuvarlak. Büyük değil. Ama üzerinde
büyük bir cam tencere var. İçinde karadutlar, çiketler, kızıltoplar,
dağ çilekleri var. Adını bir türlü ezberleyemediğim o siyah
çekirdeklerden de var. Acaba yiyecek miyiz, diye düşünüyorum. Acaba ne
düşünüyorsun?
Ben sandalyede oturuyorum. Tam senin
karşında. Aramızda on buçuk adım var. Benim adımlarımla. Sandalyeyi
buraya, senin tam karşına ben koydum. Ayaklarım yere değmediği için
tabii onları sallıyorum. Sen buna biraz sinirleniyorsundur belki.
Dikkatini dağıtıyorsam eğer. Çünkü parmağınla kanepeye çizdiğin
resimleri bazen beğenmiyor, yeniden yapıyorsun. Bana bir şey
demiyorsun. Belki de benim yapabileceğim bir şey olmadığını
biliyorsundur. Şimdi biraz daha terliyorum. Yani sen, elimden bir şey
yapmak gelmediğini bilince. Aslında senin resmini yapmak istiyorum, ama
söyleyemiyorum. Çünkü " Sen ressam değilsin ki! " dediğinde, " olsun.."
diyerek, seni ikna edemiyeceğimi biliyorum. Hemen ressam olmak
istiyorum ama bahçedeki ağaçların gölgeleri hala gelmiyor. Onun yerine
sıkıcı bir sinek geliyor. Ve, ve elime konuyor. Sen görmeden hemen
üfleyerek kovuyorum onu. Göz ucuyla bana bakıyorsun. " Göz ucuyla ",
çünkü sen resim yapıyorsun.
" Ne yapıyorsun? ", diye sorsam, " Resim! " dersin. Belki bir sinek resmi yapıyorsundur. Bunu mu yapıyorsun?
Adını hatırlayamıyorum. Belki de daha düşünmedim. Sorsam mı? Sorsam, hemen, " Senin ki ne? " dersin. Senin ağzını
bile tuhaflaştıracak bir adım var. Ama belki de sen söylerken güzelleşir. Söylesen!
Sinek yine geldi. Şimdi de omzuma kondu; sen beni onunla görmeden hemen
atlıyorum sandalyeden. O zaman başını kaldırıp bakıyorsun, ne yapıyorum
diye. Yere inmiş bulunduğum için, sandalyemin yerini değiştiriyorum.
Sana doğru tabii. Ama sen bunu anlamıyorsun. Bilmiyorsun ki aramızdaki
uzaklık artık on adım. Şimdilik bu kadar yeter. Yeniden oturuyorum.
Ayaklarım yine havada kaldığı için onları sallayayım mı, sallamayayım
mı, bilemiyorum. Çünkü sallayınca da terliyorum, sallamayınca da
terliyorum.
" Akşam olunca ikimiz de bu evde mi
kalacağız? " diye düşünüyorum. Duymuşsun gibi gözlerini bana
çeviriyorsun. O zaman heyecandan konuşuyorum:
- Bu evde mi uyuyacağız?
- Bilmiyorum. Ama biz burada uyuyacağız.
Susup sizin
kimler olduğunuzu düşünmeye başlıyorum. Yine bakıyorsun.
"
Sizin eviniz yok mu? " Başımı eğip, bizim kimler olduğumuzu
düşünüyorum. Bu sırada ayaklarını yere indiriyorsun. Çok güzel
indiriyorsun. Sonra da kollarını yanlara açıyorsun, oturuyorsun. Ne
güzel oturuyorsun. Odaya bakıyorsun, bize bakıyorsun. Sanki unuttuğun
bir uykudaydın. Bana bakarak ayağa kalkıyorsun. Hala bakıyorsun. Sonra
meyvelere doğru yürüyorsun. Masadaki meyve tenceresinin üzerine
eğiliyorsun. Çok eğiliyorsun, çünkü boyun uzamış, onu görmemi
istiyorsun. Sonra içinden birini alıp dudaklarının arasına koyuyorsun.
"
Hangisini? " diye soruyorum içimden kendime. Yemeye başlıyorsun,
göremiyorum. Merak edip baktığım için utanıyorum. Sonra bana, kanayan
ağzınla bakıyorsun. Ben de hem korkuyorum hem bakıyorum. Gözlerim
yanıyor. Geliyorsun. Hem bakıyor, hem geliyorsun. Ayaklarımı sallamayı
bırakıyorum. Hiçbir yerimi kıpırdatmıyorum. Yaklaşıyorsun.
Terlemiyorum. Hiçbir şey demiyorum. Sinek de gelmese... Çok yaklaştın.
Yanımdasın. Neredeyse dokunmak üzeresin. Ve...Ama arkama geçiyorsun.
Şimdi ordasın.
Orda
duruyorsun. Nefesimi tutuyorum. Hiçbir yere bakmıyorum. Ellerinle
sandalyemi tutuyorsun. Sıkıyorsun biraz, avuçlarını hissediyorum.
Burnumun içinden ateş çıkıyor, sümüklerimin eriyeceğinden korkuyorum.
Hem nefesimi, hem de onları tutuyorum. Minik saç tellerime
sakinleşmeleri için yalvarıyorum. Arkamdaki soluğun daha çok yakmaya
başlıyor. Bu sırada, içerilerden bir yerlerden, bir şarkı duyuluyor.
Bir kadın söylüyor. Bu belki de birimizin annesi.
Sen
hafif bir sesle, " Arya ", diyorsun. Arya'n ensemde yuvarlanıyor.
Kendimi geriye bırakarak sandalyemdeki ellerini sırtımla yakalıyorum.
Bu sırada ses giderek uzaklaşıyor. " Kadın şarkı söyleyerek bahçeye
çıkıyor ", diye düşünüyorum. Seviniyorum, sana bakmak istiyorum. Çünkü
artık çok özlemiş oluyorum. Bu sırada, başka bir kadın, yani şarkı
söylemeyen kadın giriyor içeriye birden. Ve ellerin kuş gibi uçuyor
arkamdan. Aynı anda havalanan iki kuş gibi.
Kadın, " Oynadınız mı? " diye soruyor. Sen, " Evet. " diyorsun. Sonra o,
"
İyi, başka zaman yine oynarsınız, şimdi gidiyoruz. " diyerek beni
elimden tutup yere indiriyor. Biz odadan çıkarken, artık şaşkınlığı
bırakıp, dönüp sana bakıyorum. Yeniden sandalyemi tutmuşsun. " Sen
neden kalıyorsun? " diye içimden sorarken, çekiştiriliyorum. İşte o
zaman kızıp bağırıyorum, " Ama o benim sandalyem! " diyorum anneme.
Görüntüleme sayısı: 387 | Yazdır | E-Posta
1. 28-04-2008 00:38 Ne kadar farklı, özel, bir o kadar da dokunaklı bir dil. Bambaşka dünyalara götürdü beni. Sıcacık sahici. Yazarı kutlarım Misafir 2. 22-07-2008 15:55 Arya Çok dokunaklı Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Çok güzel bir gün. Bir sürü odası,
upuzun koridorları olan kocaman bir evdeyiz. Bahçedeki ağaçların
gölgeleri yok. Odadaki perdeler çok büyük. Yerdeki taşlarda yıldızlar
kadar çok yüz var.
