| Alkış Yok |
|
|
| Mine Özdamak | ||||
|
‘Bize ne yapmak istiyorlar?’ Düşüncelerimi düzene sokarak yorumlayacak enerjiyi hissetmediğim gibi zihnimden salt bu haberlerle ayrıntıya boğulan gazeteleri, televizyonu hayatımdan çıkarmanın yeterli olmadığını, ismiyle içeriği arasında bağıntı kurmakta zorlandığım bu karabasanda devindikten sonra ev-içi tıkırtılarından ürkmeden uyumayı nasıl başaracağımı geçiriyordum.Neyse ki önümüzdeki günlerde izleyeceğim festival filmlerindeki kurgularla çıkacağım yolculuklarda kendi rutinimi unutuşa terk ederek, kimileyin gündelikte yaşantıladığım, kimileyin de yaşayamadığım duyguları geçiren, dü şündürüp, sorgulatan yaratıcı zihinleri hayranlıkla izlerken farklı bakışlarla zenginleşecektim ve gerilimden çok şiddet içeren bu filmi de belleğimin unutulmasına izin verilenler bölümüne yolculayacaktım. Festivaldeki ilk filmim ‘Vahşi Zerafet’in beklentilerimi karşıladığını söyleyemeyeceğim. Işıklar yandığında bir yandan köşesine büzülmüş, kırışmış ruhumu teskin etmeye çabalarken öte yandan her tür kösnül, güdüsel dürtüyü saçmış yönetmenin entelektüel doğasını kavrayacak denli zeki olmadığım için kendimi kınayıp duruyor, iç sesime müdahale eden büyük biraderin ‘yargılama, eleştirme’ biçimindeki emir kiplerini yatıştırıyordum ki apansız sinemanın girişinde karşılaştığım bu yıl liseye başlayan öğrencimle aynı filmi izlediğim düşüncesiyle birlikte bulantı hissime öfke eşlik etti. Eşcinsel oğluyla girdiği ensest ilişkinin estetize edildiği sanat filmlerinden anlamayan taşralı, geleneksel bir kadın olmayı kabullenebilirdim ancak sınırsızlığın büyüleyici, çekici, parlak sunumunun bireysellikten kurtulup kollektif bilinç alanın yayılıyor oluşuydu beni endişelendiren. Gideceğim filmleri konularına göre değil uygun zamanlarıma göre seçtiğim için nedense üçüncü filmimin ismi bana umut veriyordu. Chiko’yu geniş gülümsemelerle, ferahlık duygusuyla izleyeceğim sanısıyla festival görevlisinin yönetmenin aramızda olduğunu belirtmesiyle için için sevindim de. Kendine, türüne yabancılaşmış Türklerin yaban illerinde uyuşmaya çalıştıkları dünyaya uyuşturucu satıcılığıyla katılmak isterken amansız nefretin, şiddetin, acımasızlığın yurdunda karanlığın kuşlarıyla uçmaları, kanatlarını kırmaları, yaralanmaları vs. vs... ’Dostun attığı gül yaralar beni’ serzenişi naiflik sıralamasında birinciliğe oynaya dursun finalde iki can dostun kucaklaşıp kaynaşma hallerinde dahi film süresince kan-ter içinde görevini yerine getiren Azrailin bir türlü mekan-ı avdet eyleyememesi işleyip duran bıçakla uzayıp giden sahne boyunca gözlerimi kapattığım ellerimi salondaki alkışlarla yüzümden çekiyorum. Dört yanımıza kalın duvarlar örmeyi başaran genç yönetmene festival görevlisinin sorularımızı yöneltme isteğini dörtnala giden kalbimi bedenimi terk etmesin diye bastırmaya çabalarken sesim çığlığa dönüşüp içimde boğuldu kaldı: ‘Sahi bize ne yapmak istiyorsunuz?’ Ve de verin benim ‘Üç Arkadaş’larımı, ‘Karanlığa Kadar Bekle’lerimi, ‘Kırık Bir Aşk Hikayesi’lerimi...
Görüntüleme sayısı: 1066 | Yazdır | E-Posta
1. 18-04-2008 08:45 nefis bir yazı Sevgili Mine, nefis bir yazı olmuş. Eleştiri dediğin böyle olmalı işte. Zengin bir dil, ince bir ironi ile birleşince ortaya tadına doyulmaz yazılar çıkıyor. Devamını bekliyoruz. Misafir 2. 18-04-2008 08:51 Sahi ne yapmak istiyorlar? Bize ne yapmak istiyorlar sahi? Yoksa yaptılar bile mi? Dört yanımız şiddet, kan, revan. Dört yanımız acı. Filmlerden iki damla gözyaşının eşlik ettiği mutlu bir gülümseme ile çıktığımız günler uzak bir masal mı oldu? Olsun. Ama masallarımıza bari dokunmasalar kirli elleri ile... Misafir 3. 23-04-2008 12:42 Evet, "Alkış yok" İnsanın yanında, baktığı yerden baktığı yere, gören gözlerle bakan insanlarının olması ne güzel can Mine. Ne onur duyulası, ne mutlu ve umutlu olunası... Gören gözlerinin gördüklerini ifadelendiren dilin ise tam anlamıyla yürekdelen güçte. "Ve de (evet) verin benim (bizim) Üç Arkadaşlarımı(zı), Karanlığa Kadar Beklelerimi(zi), Kırık Bir Aşk Hikayesilerimi(zi)..." Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Soğuk, madeni bakan gözler,
donuk, kıpırtısız bir yüz. İfadesiz... Onlara eşlik eden
robotumsu, mekanik bir beden... Ruhsuz mu demeli yoksa kalbi mühürlü
mü? Duygusal terimler yerine gazeteci tonlarında seri katil mi?
Psikolojideki tanıyla psikopat mı? Nasıl tanımlarsak tanımlayalım başoyuncunun algısında belirgin
hiçbir seçicilik göstermeden –elindeki özel
aletle uçan kuşa ateş ettiği film karesi de dahil
olmak üzere- dirim belirtisi gösteren her canlıyı yok
etmeye azimli olduğu Oscar’lı filmden çıktığımızda
soluğumu düzenlemeye, gerilen kaslarımı gevşetmeye çabalarken yanımdaki
arkadaşım fısıldadı;
