| Sil Yeniden |
|
|
| A. Kadir Konuk | ||||
|
Alias Kehl kliniğin tam karşısında taksisinin içinde müşteri bekleyen taksi şoförüne korku dolu gözlerle bir süre baktı. Taksi şoförü elinde küçük tekerlekli bir valiz olan Alias Kehl ile hiç ilgilenmedi. Okuyor gibi baktığı Bild Gazetesi’nin birinci sayfasındaki çıplak kadın fotoğrafıyla beyninde bir şeyler yapmaya çalışıyor, beceremiyordu. Alias Kehl gazetenin birinci sayfasını görmediğinden kadın konusunda bir yorum da yapamadı. Geri döndü, klinikten içeriye girdi, asansöre yöneldi, asansörün önünde bir süre öylece, hiç kıpırdamadan bekledi…Asansöre binemediği gibi geri dönüp klinikten de dışarıya çıkamıyordu. Alias’ı tanıyan bir hemşire asansörün önünde onu gördü, “Bir şey mi unuttunuz yukarıda bay Kehl” diye sordu. “Bilmiyorum” dedi Alias, “Bir şey eksik gibi geldi bana, ama bu kesinlikle bir eşya olamaz. Eşyalarımın hepsini valizime koymuştum, dolapları da iyice silmiş, temizlemiştim.” “Klinikten ev doktorunuza götüreceğiniz çıkış mektubunuzu aldınız mı” diye sordu hemşire. “Aldım.” “Kişisel ödemelerinizi de yaptınız mı?” “Yo, hayır, yapamadım. Biliyorsunuz sigortam yok benim. Yani daha üç hafta öncesine kadar vardı, ama şimdi yok. Terapi ücretlerinin hepsini benim ödemem gerekiyormuş. Bunun için de Sosyal Yardım Dairesi’ne mektup yazdılar. Sosyal Yardım Dairesi’nin bunu vereceğini sanmıyorum. Maria hiç vermez. Ben de veremem. Belki hapsederler beni.” “Size yardım edebileceğim bir konu var mı” diye sordu hemşire sıkıntıyla. “Hayır” dedi Alias “Teşekkür ederim.” “O zaman size iyi günler, her şeyin güzel olmasını diliyorum Bay Kehl” dedi hemşire ve o sırada kapısı açılan asansöre daldı. Alias Kehl, arkasından bir köpek uysallığıyla gelen tekerlekli valizini çekerek yeniden kliniğin kapısının önüne çıktı. Kiraz ağaçlarının erken açan çiçeklerinin beyaz, pembe yaprakları uçuştu önünde Alias’ın, iki alaca karga dalışa geçti aynı anda, taksi şoförü hala birinci sayfaya bakıyordu, Alias’ı yine görmedi. Ansızın bir polis münibüsü onun ardından da bir cankurtaran durdu kapının önünde, Alias geri sıçradı, cankurtarandan inen iki kişi sedyede ölü gibi yatan bir adamı incitmemeye çalışarak aşağı indirdiler. Otomobilden dışarı çekilirken ayaksız olan sedye, dışarı çıkınca ayaklarını gösterdi hemen. “Kaplumbağa gibi, ya da kirpi” diye düşündü Alias, sonra “İntihar mı” diye sordu görevlilere. “Değil” dedi adamlardan biri, “Alkol koması!” “Ben alkol kullanmam” dedi Alias Kehl. “Ama Maria şarap içer. Daha doğrusu içerdi. Şimdi içiyor mu içmiyor mu bilmiyorum.” “Siz neden burada bekliyorsunuz” dedi polis. “Eve gidiyordum” diye kekeledi Alias. “Gidin o zaman” dedi polis sertçe. “Gidiyorum” dedi Alias, ama kıpırdamadı yerinden. “Hep sorar bunlar” diye düşündü, “Üzerlerinden resmi elbiseleri alındığında kedi gibi olan bu yaratıklar bellerine silahları takınca kahraman kesiliyorlar. Gidin, yapın, edin, toz olun…Emir emir! Maria da böyleydi, ama o bir polis değildi.” Taksi şoförü taksiden indi, arkada bekleyen ikinci taksinin şoförüne gazetenin birinci sayfasını gösterdi, bir şeyler söyledi ve sulu sulu güldü. Alias valizini arkasında sürükleyerek ilerleyince birinci taksinin şoförü otomobilin bagajına yöneldi. Alias taksiye iyice yaklaşınca “Otobüs durağı nerede” diye sordu. Taksi şoförü “Defol” dercesine parmağıyla ileride bir noktayı gösterdi. Alias, “Taksiye binmek güzel olurdu, taksiyle evin önüne kadar gitmek…” diye düşündü. Ev mi? Hangi eve gidecekti sahi? “Evim yok” dedi kendi kendine Alias, “Zaten taksiye binecek, otobüs bileti alacak param da yok. Maria bir kuruş bırakmadı yanıma. Oysa yoksul biri değil. Evin anahtarlarını da kaybederim diyerek aldı. Sonra da zaten artık eve gelmen gerekmiyor dedi, gitti. Peki nereye gideceğim şimdi? Ama ne dedi doktor hanım, ben sorunlarının üstesinden gelmeyi başarabilecek kadar güçlü, cesur, atılgan, gözü pek, dışarıdaki canavarlara yem olmamayı başaracak kadar gerçek biriyim. Ne dedi doktor hanım, yaşam bir mücadeleler bütünüdür. Bir noktada gösterilen korkaklık öteki alanlara da atlar hemen. Korkaklık habis bir kanser uru gibidir, yayılır, egemenliği altına alır sizi. Güçlüklerin üzerine üzerine gidin! Gidin! Tanrı mıyım ben? Tanrı bile yarattığı kullarının ortaya çıkardıkları sorunları çözemedi, yapayalnız bıraktı onları ve gidin ne haltınız varsa yiyin, ama kesinlikle beni çağırmayın dedi. Doktor hanım, başkalarından yardım istemeden önce neleri tek başınıza yapabileceğinizi düşünün, o zaman belki başkalarının yardımına gereksinim duymazsınız demişti. Gevezelik bu. O asık, insanı korkutan yüzünün bir anlamı olmalıydı doktor hanımın. Kadın bir kez gülümsemedi benimle konuşurken. Maria’nın uykudaki yüzüne benziyordu yüzü, karabasan dolu. Yüzüme baktığı anlarda birbirine geçirdiğim tırnaklarıma da baktığını görmediğimi zannediyor. Oysa o beni kontrol ederken ben de onu inceliyordum. Bezgin bir suratla dinledi beni o doktor hanım. Bitir, bir an önce git katıl sürünenlerin, yüzer gibi yürüyenlerin arasına der gibiydi. Ben ne yaptım peki, inadına uzattım anlatmayı her defasında. Neden? Konuşarak pratik zeka gücümü, yüzenler ve sürünenlerle aramdaki farkı kanıtlamaya çalıştım. Bunu kanıtlarsam oradan bir an önce kurtulacaktım, biliyordum bunu. Maria’ya inat kurtulmalıydım hem de. Kurtulmak! Kurtuldum mu şimdi? Taksici de hakarete uğramış gibi oldu. Elbette bozulur adam. Taksi ne işe yarar? Adres sormaya değil, içine binip adrese gitmeye yarar değil mi? Gidersin binersin, adresini söylersin, o da götürür kapının önünde bırakır seni, parasını verirsin, iyi akşamlar, iyi sabahlar, iyi öğlenler dilersin, o da senden aldığı parayla gider Bild Gazetesi satın alır, isterse yemek bile yiyebilir. “Neden tepemde bekliyorsunuz?” Taksi şoförüydü soruyu soran, “Götüreyim mi” der gibi sormuştu soruyu. Alias Kehl soruyu yanıtlamadan yürüdü. Taksi şoförü onun ardından “Manyak” diye mırıldandı, “Manyak bunların hepsi, rahatlık batıyor, kafayı yiyip geliyorlar buraya, aslında salmamak gerek bunları bir daha dışarı. Her pislik bunların başının altından çıkıyor. Bir boka yarasalardı kafayı yerler miydi. Ben yiyor muyum? Hayır. Neden? Çünkü benim kafam sağlam. Bunlar doğuştan şinanay. Biraz sıkıyı görünce tırrr.” Taksi şoförü Bild Gazetesi’nin birinci sayfasına baktı yeniden, “Şimdi bunu ele alacaksın” diye mırıldandı ve motoru çalıştırdı, hızla sürdü taksiyi. Alias Kehl az ilerde çakılıp kalmıştı yine. Taksi şoförü onun yanından hızla geçerken “Manyaaak” diye bağırdı, sonra geçip gitti. Gazetedeki fotoğraf evdeki eşine benziyor gibiydi. O değildi, tamam, ama onu düşünerek, gözlerini kapatıp, yarım saat… Alias Kehl “Manyak” diye mırıldandı, “Gerçekten manyak mıyım ben? İyi bir müzisyen olduğumu herkes biliyor. Romatizma öldürdü parmaklarımı. Değilse bırakmazdım piyano çalmayı. Yeterince param da vardı. İçki içmiyorum zaten, bara pavyona da gitmiyorum. Maria’ya verdim bütün parayı. Belki de bundan dolayı manyağım ben. Öyle olmasam ne işim vardı klinikte? Maria beni neden oraya gönderdi? Neden çağırdı polisleri? Polisler zorlamasalardı kliniğe gelir miydim? Peki ne yaptım da Maria çağırdı polisleri? Yirmi yıldır, evet tam yirmi yıldır onun yaptığı o iğrenç yemekleri yediğim için mi? Aslında polislerin onu götürmeleri gerekiyordu. En çok o bağırmış, küfretmişti bana. Yanıt vermedim diye iyice azgınlaştı, ben de sadece mutfaktan çıkmak istedim. Porselen tabağı o bana vurmasaydı ben de onun elinden tabağı alıp yere atmazdım. O tabak kırılmasaydı, o sesi duymasaydım, piyanonun tuşlarını anımsamasaydım, öteki tabakları tek tek yere atmam için hiçbir neden olmayacaktı. Ama ne sesti o. Çın, tın, şıngır mıngır, bum…Hiç biri değil. Piyanoyu çalabilseydim kırılan tabakların seslerinden bir parça besteleyebilirdim. Kırılan tabakların Maria’nın annesinin annesinden kaldığını biliyordum elbette. Çorba kaseleri de ondan kalmıştı zaten. Tabakları kırmayı tamamlamamıştım daha geldi polisler. Son çorba kasesini de onlara bakarak yere attım, onlar da Maria’nın haklı olduğuna karar verdiler. Polisler beni götürmek isterlerken “Bekleyin” diye bağırmıştı Maria, “Giysilerini alması gerek!” Önemli bu. Elbette giysilerimi almalıydım. Valizimi hazırlarken Maria, diş fırçanı, traş takımını unutma diye emretti, gömlekleri de öyle tıkıştırma valize beceriksiz adam, çekil şuradan uyuz… Kendi elleriyle hazırladı valizimi Maria. Sonra mantosunu giyindi, mutfağı iki kez kontrol etti, ikisinde de canım tabaklarııım diye bağırdı, kedinin mamasını tasa doldurdu, kapıyı iki kez kilitledi, kolumdan tutup, dikkat et merdivenden düşme, diye uyardı, birlikte indik merdivenleri, polis arabasına da birlikte bindik, yüzüne baktım, mutfakta parça parça duran porselenlere benziyordu yüzü Maria’nın. Klinikte sinir sistemi çöktü dedi benim için Maria, annemin annesinden kalan o değerli porselen takımını mahvetti, polis beyler de gördüler. Beni orada bırakıp gitti Maria. Bu gidişin bir ayrılık başlangıcı olduğunu iyi biliyordum. Ben Maria için bir tabak katiliydim ve o katilleri asla sevmezdi. Hemşire, gelin bay Kehl dedi, size odanızı göstereyim. Geniş pencereli, aydınlık bir odaya girdik, pencerenin yanındaki yatağın üzerinde oturan iri bir ayıyı andıran adama yeni oda komşunuz Bay Kehl diye tanıştırdı beni hemşire ama nedense adamın adını söylemedi, sadece homurdandı adam. Gece yarısı rahatsız edilmekten hoşlanmamıştı anlaşılan. Ben de geceleri rahatsız edilmekten hoşlanmam. Hele gece saat ondan sonra gelen telefonlar deli ederler beni. Ama o adam, yani iri bir ayı gibi olan adam, horluyordu. Hem de ne horlama. Kesinlikle bir insandan böyle ses çıkmazdı. Herif ayı gibiydi, belki bir akrabalıkları bile vardı. Ama bana göre ayılar kendilerine saldırılmadıkça ve aç kalmadıkça insanlara bir kötülük yapmayacak kadar sevimli hayvanlar. Adamın çıkardığı o sesleri ancak bir fil çıkarabilirdi. Adamın adı da fil ismini andırıyordu zaten. Goder! Herkes onu bay Gode diye çağırıyordu. Kendi isminin çirkinliğine aldırmayan adam sonraki günlerde benim soyadıma takmıştı kafayı. Ne demek Kehl diye soruyordu aklına estikçe. Kehl kehl demek, nereden bileyim ne demek olduğunu diyordum her defasında. Susmuyordu adam, hayır diyordu Kehl, Kehle yani bitin yavrusu demektir. Yani sirke. Küçük bit… Adama hiç sinirlenmedim, bir sirke yada bit olmadığımı biliyordum. Olmadığım bir şey için neden sinirlenecektim? Ama adam horluyordu ve ben her gece gidip onun ayakkabılarının içinde duran çorapları alıyor, burnunun üzerine koyuyordum. O ne müthiş sessizlikti tanrım! Adam her sabah uyandığında gece ayakkabılarının içine koyduğu çoraplarının nasıl olup da her gece burnunun üzerine geldiğini araştırmaya başlıyor, benim bu işle bir ilgimin olup olmadığını bulmak için Nat Pinkerton gibi hafiyelik yapmaya girişiyordu. Ama bulamadı işte. Beni oradan almalarını istedi hemşirelerden. Onlar da keyfe göre yerleştirme yapamayacaklarını, uslu durmamız gerektiğini söylediler. Beni oradan kimse alamazdı, Maria zaten almak istemiyordu. Ben çıktım. Şimdi? Nereye? Yine mi her şey sil baştan olacak?” Alias Kehl geri döndü, “Artık kimsenin tabağını kırmak istemiyorum, artık yeni bir Maria da istemiyorum yaşamımda, artık piyano çalamıyorum, artık…”diye mırıldanarak kliniğin kapısına kadar geldi. Valizinden iki kravat çıkardı, sıkıca bağladı kravatları birbirine, sonra kravatların ucunu halka haline getirip, boynuna taktı, kliniğin önündeki yeni çiçek açmış kiraz ağacına tırmandı, yukarıdaki dallardan en kalınına bağladı kravatın öteki ucunu ve… Hemşireler yetiştiklerinde Alias Kehl artık nefes almıyordu. Onun yarattığı sarsıntıyla kiraz ağacının çiçekleri tümden dökülmüştü yere ve her yer çiçek gölüne dönüşmüştü. Alias Kehl böyle gitti.
Görüntüleme sayısı: 301 | Yazdır | E-Posta
1. 27-04-2008 00:32 sağolun Dünya Elias Kehl'ler ile hiç ilgilenmedi. Hiç ilgilenmedi. Hocam yüreğinize sağlık. Sağolun. Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Alias Kehl
psikiyatri kliniğinin dış kapısından adımını atınca
engellenemez bir geriye kaçış istemiyle olduğu yerde çakılı
kaldı. Yanından şimşek hızıyla geçen insanlardan hiç
biri onunla ilgilenmedi. Herkes yaşamı kovalıyor gibiydi. Kaçan
bir şeyler vardı.
