|
Hani
içinizde bir deniz taşırsınız, okyanus olan zaman zaman...
Dibi kırmızı, uçları sarı, atlasan yanacakmışsın
hissini uyandıran, ama atlasan yanmayı unutturan...
Hani
içinizde bir ateş taşırsınız, yangın olan zaman zaman...
derin, mavi, yaklaşsan yanmayacakmışsın hissini uyandıran,
ama yaklaşsan soğumayı unutturan...
Ateşe deniz, denize
ateş yedirdim. Olmadı! Soğumadı evren! Ölemedim! Burada,
tanrılar dağında şimdi maviler daha çok kırmızı,
kırmızılar daha çok mavi...
Ah, Lykia! Sevgilim!
İçimdekilerin
tek ve biricik eşi! Beni sana yazgılayan, beni sana gömen
senfoni, pastoral hüzün, kayıp kent, tanrılar
otağı...
Ah, Lykia! Sevgilim!
Dağlara dokunuyorum
yüreğim avuçlarıma geliyor; denize dokunuyorum bedenim
ağzımda dalgalanıyor; ateşe dokunuyorum sözlerim içine
büyüyor... (Ah,
sözlerim! Dünya diline bağımlı! )
Rüzgâr,
kuş, börtü böcek, ağaç hışırtısı ve
kendi ayak sesimin dışında en ufak başka bir ses duymuyor burada
kulağım. Issız gibi! Ama müthiş bir devinimin, hareketin,
sesin, yani bir kaosun işaretlerini topluyorum yürüdükçe.
Bütün hücrelerim algılıyor sessizliğin sesini.
Algılıyorum da sadece bilemiyorum ne
yapacağımı. Çünkü
insanların cehenneme çevirdiği Dünya örgütlenmesinin
bütün o içinden çıkılamaz, anlaşılamaz,
görülemez, bilinemez kaosuna alışkınım! O
sahteleş(tiril)miş dönenceye!.. (Ah,
sözlerim! Dünya dili...)
Oysa
buradaki kaos anlaşılmaz değil. Basit bir kozmik dengenin çığlığı.
İçinden çıkılır, anlaşılır, görülebilir,
bildik... Hayatta kalmak ve üremek içgüdüsünün,
hatta ölümün yalınlığı... Her şey burada kendi
için var, kendi için yok oluyor. Kendi için
olan, başkasının da kendi için var ve yok olduğunu
biliyor. Ve hiçbir şey hiçbir şeyin
önünde-arkasında, sağında-solunda, doğusunda-batısında
değil. Burada her ses, her renk, her tını, her aroma olağanüstü
bir uyumla birbirlerine sevdalı. İnsanın edindiği anlamları ters
yüz eden bir anlamlar bütünü burada aşk, burada
erotizm... (Ah,
sözlerim! Dünya...)
Lykia'nın
gece büründüğü kılığı anlatmaksa ancak dünya
dilindeki ve yaşayışındaki bir durumu betimlemekle olanaklı:
Gece tam bir kadındır Lykia! (Kadına yüklenen bütün
anlamların dışında belki de “dişidir” demeliyim.) Gündüz
işinde gücünde olan "kendi halinde" bir kadının,
gece, herkeslerden gizli orasını burasını abartıyla süsleyip
en güzel parfümleri sıkarak, en açık saçık
elbiseleri giyip en şuh halini takınarak ve bastırdığı bütün
fantezileri ancak gece yaşayabileceğini (Çünkü
gece örter ya çirkinlikleri.) bilerek sokağa çıkması
gibi... Ancak bir kadın bu kadar çarpıcı, bu kadar estetik,
bu kadar dayanılmaz, bu kadar içi gıcıklayıcı, bu kadar
erotik, bu kadar ulaşılmaz, bu kadar hüzünlü, bu
kadar ürkütücü, bu kadar davetkâr, bu
kadar..bu kadar..bu kadar.. olabilir! Çünkü hayatı
oldurandır kadındır. Hayatın bu olmaklığının diğer adı
erotizmdir. (Ah,
sözlerim! )
O
gökyüzünü parlak noktacıklara boyayan
yıldızların flörtü, o birbirine karışmış,
birbirinde erimiş, birbirinde çoğalmış, insanı
çıldırtan aroma, o ayıpça konuşan siluetler, o
gölgeler, o kendini alıp bir yerden bir yere atan esintinin
iniltisi, o esintinin arzusuna arzuyla karşılık veren ağaçlardan
duyulan derin ve utanmaz hışırtı, sevişmek bir çiy tanesi
ıslaklığında, o büyülü orgazmın kasılmalarında
düşmek toprağın arsız kayganlığına, bir sigara tüttürerek
dinlenmek sonra... Bu erotizm değil de nedir? (Ah,
söz!.. )
Evrenin
herhangi bir yerinde, herhangi bir yerin herhangi bir gezegeninde
olabilir, ama kesinlikle dünyada yoktur kendini böyle
ortalığa seriveren başka bir uzam. Olsaydı, bir sevişmeyle yürek
bu kadar zamandışı vurmaz, zamandışılığı bu kadar zamandışı
olarak algılamaz ve erotizm bu kadar hüzünlü, hüzün
bu kadar çekici, varoluşsal sancımız bu kadar derin ve
zavallılığımız bu kadar ezici olmazdı. (Ah!)
Ölüm burada güzel! Ölmekse varlığımıza
hapsolup kalmış sonsuzca yankılanacak olan bir şarkı...
Ben
ölmeliyim! Evrene ancak buradaki kapılardan karışabilir,
aşkın ve sevişmenin
kendisi olabilirim. Çünkü
ölüm, bedensel bir yokoluşun resmi değil burada. Ancak
bir üst boyut algılayışında anlamını bulan, orada
ışıldayan başka bir hayat. Enerjiye dönüşen, enerjinin
kendisi olan, o enerjiyle taşa toprağa hayat veren, yani hayatı
hayatla besleyen bir varoluş. Mezartaşsız! Sonsuzluğun,
zamansızlığın ve uzamsızlığın mezartaşı olmaz! Sözsüz,
sözcüksüz, ağırlıksız; dünü-bugünü-yarını,
öncesi-sonrası, altı-üstü olmayan; boşlukta öylece
salınır olma, bu salınımla tanrılaşma, tanrılara karışma
hali... Yani aşk..yani ateş..dölleyenin ve dölletenin
kendisi olan...
Ama ölemiyorum ölemiyorum böyle
durmadan ölürken!
(Denizi,
ateşi (evreni) içime salan Lykia'nın tanrıları değil mi
zaten? Oturmuşlar
Olympos'un heybetine, hiç işleri yok
benimle uğraşıyorlar! Hiç işleri yok düşleri salıp
salıp içime dayanıklılık testi uyguluyorlar! Ne
dayanırmışım ama ben de bu zavallı bedenimle! Aşka, aşksızlığa,
denizin fırtınasına, durgunluğuna, suskunluğuna, çığlığına,
bu kadar çok ölüp de ölmemeye... Yani
ateşe diyorum A-TE-ŞE, ne de çok dayanırmışım!)
Devam edecek...
Görüntüleme sayısı: 503 | Yazdır | E-Posta
powered by AkoComment Tweaked |