| Kars, 25.03.08 |
|
|
| Ali Can Yardım | ||||
|
Havaların ısınmasıyla kuş sesleri ve doğanın uysallaşan yüzünü görmeye başladık Kars’ta. Denetlemeleri atlattık derken yenisinin hazırlıkları başladı. Eylül ayında gerçekleşecek olan Kara Kuvvetleri Denetlemelerine şimdiden hazırlanmamız gerekiyor. Lakin en önemli denetleme bu olacak. Ve biz gene uzuuun zamanlar çarşıyı unutuyoruz. Fırsat buldukça kitaplara gömüyorum kafamı. Ayvalık’ta yaşayan Bulgaristan göçmeni olan arkadaşım Sinan’la birlikte yemeklerden önce ve sonra yaptığımz yürüyüşlerde ya da akşam yatmadan önce okuduğumuz kitaplar hakkında, eskiden izlediğimiz filmler hakkında konuşuyoruz. Kendisini Küçük Prens’e benzetiyorum. Ne kadar Türkiye’de doğup büyüse de bu kışlaya uçağının bozulması sonucu düşmüş gibi duruyor. Seni kocaman öpüyorum Mourice’m. Maurice, “Güneşi Uyandıralım”da Zeze’nin hayal arkadaşı. Bir film yıldızı, ona şefkat gösteren, masal diyarlara götüren, seven, okşayan yegane dostu. Bir erkek karakter. Zeze onun hep babası olmasını istiyor. Maurice, ilerde bana ihtiyacın olmayınca, olgunlaşınca ve daha önemlisi aşkı keşfedince bana gereksinimin kalmayacak ve gideceğim, diyor. Sonraki kitapta, büyüyünce, bir konser sonrasında tanışacak gerçek hayattaki Maurice’le ama Maurice onun hayallerinde yaşayan küçüklük dostu olduğu ve gerçekte tanımadığı için onu hatırlamayacak ve Zeze büyük bir hayal kırıklığıyla göz yaşlarına gömülecek. Sen benim hiç gitmeyecek ve kadın olan Maurice’msin. İyi ki varsın anneciğim. Görüntüleme sayısı: 395 | Yazdır | E-Posta
1. 30-04-2008 21:02 Zeze'ye Sevginin ilmeklerini sabırla, şevkatle, iyilik dilekleriyle, esenlik dualarıyla dokuyanlar birbirlerinde her dem kalırlar sevgili Zeze Maurice Misafir 2. 30-04-2008 23:31 sevgili Ali Can'a Umarım bize kızmazsın. Ama bu mektubu okuyunca paylaşmamak elimizden gelmedi. İstedik ki herkes okusun, hissetsin bu güzel yüreği. Resmini basmadık, bu yüzden gülünce içi gülen o duru mavi gözlerini göremeyecek kimse, sesini yayınlayamadık, bu yüzden o sıcaklığı ama "abi abi" konuşma tarzını da duyamayacaklar. O güzel yüzünde hep bir köşede saklı tuttuğun hüznü de farketmeyecekler. İnsanın elini kavrayan elini, yaslanmak duygusu veren göğsünü, bağıra basmak isteği uyandıran o sarı kafayı da bilmeyecekler. Olsun. Yüreğin yeter seni anlatmaya. Hayat zor, acımasız... Kelimeler ağır, taşımak, bir hizaya koymak gönül enginliği istiyor. Sen galiba büyüyorsun Zeze. Ne güzel :) Misafir 3. 30-04-2008 23:38 kucaklıyoruz Sevgili Küçük Prensi ve Zeze'yi kucaklıyoruz gönülden. Ama en çok Maurice'i. O olmasa sen böyle olur muydun delikanlı? Ah bu anneler... Ne sonsuzdurlar ve ne inanılmaz... Kimse ama hiç kimse gereksinimi bitmeden Maurice'siz kalmasın. Kars güzel bir şehirdir. İnsanı bağrına basar, korur, kollar. Şanslısın. Güzellikler görmeni ve güzellikler yaşamanı diliyorum. Misafir 4. 01-05-2008 01:39 insan olmak kısacık bir mektuba bunca şeyi, hem de bu denli güzel, bu denli yüreklerimizin en ücra köşelerine dokunacak şekilde sığdırmak...inanılmaz. Burada herşey var. Kitaplar, filmler, izlenimler, buram buram dostluk, kucak dolusu sevgi şefkat, duyma ve hissetme ihtiyacında olduğumuz herşey. insana insan olmayı sevdiren bir mektup. şahane. sevgiyle kal sevgili Ali Can.. Misafir 5. 01-05-2008 09:44 Ali Can'a... Hayatın bütün ayrıntılarının, inişli çıkışlı bütün engebelerinin arasında görünen tek gerçeğin, -içi tamamen boşaltılsa da- sevgi olduğunu düşünüyorum ben. Mektubun bana bu gerçeği bir kez daha anımsattı sevgili Ali Can. Yaralarına rağmen hiçbir yere gitmeyen, hep yanıbaşımızda bekleyen sevginin orada olduğunu bana/bize anımsattığın için çok teşekkür ederim. Buzlarım eridi, ısındım ki hem nasıl... Kalkanlarım indi, çıplak kaldım hem nasıl... Bir de umut, saklandığı yerden başını çıkarıp gülümsedi günüme, hem nasıl... Seni o güzel gözlerinden öpmeme izin ver:) Misafir 6. 01-05-2008 17:00 Ali Can'a... İçimin demek isteyip de diyemediği, daha doğrusu beceremediği işte bu sıcaklık, içtenlik, samimiyet. Bu mektup benim mutlu olmamı, umudun yakamızı istesekte bırakmadığını gösterdi bana. Bir annenin bir dostun alabileceği daha ne olabilir ki. Misafir 7. 04-05-2008 10:04 Voila Eh şimdi ben ne diyeyim. Gerçekten sürpriz oldu. Utancımdan kıpkırmızı olan yüzümün halini ise anlatamam. Bahse konu olduğu üzere "Sevgi ve İçtenlik" huzur bulduğumuz duraklar. Ve şu anda içinde bulunduğum, bulunmak zorunda olduğum, pek de renk taşımayan bu dünyayı bu iki kilit kelimeyle boyamaya çalışıyorum. Gerek mektup gerekse Graham Bell amca sayesinde sesli olarak yaptığımız görüşmelerde bana kutsal bir güç veren Mouricem, seni çoook seviyorum. Gerçi son mektubumda değindim ama buradan tüm "Bizim Kızlar"a çiçekler dolusu sevgilerimi, bulutlar dolusu selamlarımı yolluyorum.Eğer birisi ismimin altına konulan resmin hangi ressama ait olduğunu söyleyebilirse çok sevineceğim. Misafir 8. 10-05-2008 14:54 güzellik sen ne kadar güzel birisin Alican... Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Sevgili Anneciğim,
Kendisi burada Psikolojik Danışma Merkezinde görev yapıyor. Kısa dönem askerlik yapacak. Sosyoloji mezunu kendisi, bir de Bugar nişanlısı var. Birinin daha bir şeyler okuyup, içindeki çocuğu öldürmeden, yapmacık olmadan, olduğu gibi olması bana mutluluk veriyor. Sanırım gidince özleyeceğim. Geçen gün Teoman ve Okan Bayülgen’in oynadığı Sinan Çetin’in çektiği “Romantik” isimli filmi izledik. Konu berbat mekanlar güzeldi. Başında Molier’in bir sözü yazılıydı, çok hoşuma gitti. “İnanç perdesi ne kadar kalın olursa, aklın uyanması o kadar geç olur” demiş sevgili düşünür. Geçmişte körü körüne inandığım, bağlandığım, inancın ve bağlılığın ateşli savunucusu olduğum zamanlar geldi aklıma. Bir de şimdiki halime baktım sonra. Sanırım kendimde gördüğüm değişim beni mutlu etti. Vasconselos’un Güneşi Uyandıralım ve Delifişek’inde Şeker Portakalı’ndaki Zeze’nin büyüme evrelerini görüyoruz. Hayalleri, serseriliği, duygusallığıyla okul sonrası ise seçtiği işler ve yaşam tarzıyla kendime o kadar benzettim ki. Tolstoy’un ise saptamalarını hikayelere dökmesi, güzel örneklemeler vermesi hoşuma gitti. Halit Refik’in öykülerinde uzun betimlemeler var ama hayatın içinden ve insanların içine düştükleri durumları bu küçük hikayelerle, abartısız ve olağan anlatması ve sonlandırması her hikayeden sonra düşünmeme ve tebessüm etmeme sebep oldu. Zaman olarak eski ve yer olarak kırsal yerlere ağırlık vermesi aklıma geçenlerde bitirdiğim “Yaban”ı getirdi. Yaban’ın başlangıcında yazdığı ufak bölümde Yakup Kadri’nin kırsala, bizim saf, temiz ve iyi yürekli olarak bildiğimiz Anadolu insanını neden bu kadar yerdiğini anlayamamıştım. Ancak düşündüğümün aksine bağnaz, yobaz, mülk egemen, kaderci ve renksiz taraflarını okudukça hayal kırıklığına uğradım, düşündüm, sorguladım ve hak verdim. Şimdi hafta içi olduğu için Zweig’ın kitabına konsantre olamıyorum ama Atilla Birkiye’nin hazırladığı Yirminci Yüzyıl Türk Edebiyatından Seçmeler isimli antoloji kitabı aralarda imdadıma yetişiyor. Bişeyler yazıyorum ama hala düz yazıya geçme isteği yok. Şiirlerden devam anlayacağın. Ve anladım ki el yazısıyla yazmaktansa bilgisayarda yazı yazmayı daha çok seviyorum.
