Kentliler ve Objeler üzerine bir "İlk" Deneme
Feyza Kerestecioğlu Dinç   

20objects.jpgObjeler yaşamımız boyunca hemen her an yanıbaşımızda, karşımızda, elimizin altında, aklımızda, özetle her yerde bizimle beraberler. Çoğu zaman uzun süreli birliktelikle, alışkanlık kelimelerini birbirlerinin yerine geçirebiliyoruz, çoğu zaman da biri diğerini akla getiriyor. Objelerle ilişkilerimiz de bu kelimelerle birlikte yaşıyor. Örneğin yemek tabağıyla ilişkimiz o kadar erken yaşlarda başlıyor ki, "ilk" ne zaman gördük, hayatımızdaki yeri, anlamı ve benzeri soruları bu obje için hiç sorgulamamış oluyoruz. -Sorgulamadan kabullenme –

"İlk" kelimesini bir obje için kullanıyor olmamız ona bir anlam katıyor, hayatımızda bir yeri olduğunu anlatıyor. İlk oyuncağımız, ilk kitabımız, ilk rugan ayakkabımız, ilk uzun pantolonumuz, ilk saatimiz, ilk bisikletimiz, ilk fotoğraf makinamız, ilk buzdolabımız, ilk bilgisayarımız, ilk arabamız... Listeyi uzatmak mümkün , ama "alışkanlık kelimesiyle tanımladığımız " objeler kalabalığının içinde ,  "kumun içindeki çakıl taşları"  gibi kalıyorlar. Ama azınlık da olsalar, yaşamımıza kattıklarıyla çoğunluk oldukları duygusunu hissettiriyorlar bize.

Onlarla çevrili olmamıza rağmen, çoğunluk objelerimiz ise, yaşamımızı "mânâ " olarak ıskalıyorlar.

80' li yılların sonrasında  yaşadığımız obje patlaması ve zenginliğinin , bu düşüncelerin ışığında anlam kısırlığına yol açmış olması ise hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Kentli bir çocuğu düşünün, daha doğmadan yatak, dolap, oyuncak ve giysilerle donanmış bir oda onu bekliyor. "İlk" kelimesiyle tanışma şansı elinden alınmış olarak doğuyor. Objelerle çevrili ama "yoksun" bir hayata adımını atıyor ve çocukluk, gençlik, erişkinlik dönemlerini "manasız bir hayat" cümlesiyle geçirmeye mahkûm oluyor.

Barbi bebeklerle dolu bir odada bebeklik çağını geçiren bir kız çocuğunun, ileri yaşlarına taşıyabileceği bir "ilk" bebek öyküsü olabilir mi ? Kısası, uzunu onlarca pantalona sahip bir erkek çocuk "ilk" pantalonunu hatırlayabilir mi? Yürümeden bisiklete oturtulan, konuşmadan fotoğraf çekmeye özendirilen çocukların yarınlara taşıyacakları ne gibi "ilk"leri olabilir?

 "İlk" deneme yazısını "ilk" bebeğine 5-6 yaşlarında sahip olabilen bir küçük kızın öyküsüyle bitirmek istiyorum:

Aslında dönemine göre şanslı bir çocuk, en azından dedesinin el becerisiyle yaptığı tahta oyma oyuncakları var ama bebeği hiç olmamış, hatırlamıyor. Ve bir gece, aylardır denizlerde olan babası çıkageliyor ve bavulundan neredeyse küçük kızın boyuna yakın bir bebek çıkıyor... Bir yanda sevgili babası, bir yanda kocaman, ağır, gerçek gibi bir bebek… Heyecanı öylesine büyük ki, babasının denizde geçen aylarını ve  bebeğini aldığı adanın –Malta adası –öyküsünü dinlerken uyuya kalıyor.

Sabah, diğer sabahlardan o kadar farklı ki… artık onun da kucağına alıp gezdirebileceği bir bebeği var. Alıyor bebeğini, başlıyor evin içinde gezmeye, ama annesi sürekli -dikkat et düşürme- diye uyarıyor küçük kızı. Biraz dinliyor annesini, oturuyor, biraz dolaşıyor, öğlen saatlerine kadar varsa yoksa bebeği... Bir ara, gene bebeğini kucaklayıp annesinin yanına, mutfağa gitmek için odadan çıkmak istiyor ama bir anda ayağı takılıp boyluboyunca yere düşüyor ve tabii sevgili bebeği de... ama... o ne ?... kendisi ayağa kalkabiliyor ama bebeği paramparça !...

Önce inanamıyor gördüklerine ama gerçek, sevgili bebeği onlarca parçaya ayrılmış... Ağlıyor... gecelerce için için ağlıyor... Annesinin babasına kızgın kızgın söylenmelerini işitiyor – hiç küçücük çocuğa alçıdan bebek alınır mı? – .

Yıllar sonra öğreniyor, babasının plastik bebek almaya parası yetmediği için alçıdan bebek getirdiğini.

O günden sonra bir daha hiçbir  bebekle oynamıyor - üzülmesine dayanamayan dedesinin aldığı  bebeklerde dahil -  kız çocukların favori oyunu "evcilik"  küçük kızın hayatından ebediyen çıkıyor. Karanlık ve soğuk kavramlarıyla özdeşleştirdiği Malta adasının, aslında Akdeniz'de sevimli, sıcak bir ada olduğunu ise yıllar ve yıllar sonra kabulleniyor.

Sevgili babasının yerine, bebekleri protesto etmeyi tercih eden küçük kız, oyuncak bebeklerin yerini öykü kitaplarıyla doldurunca, bütün yaşamını anlamlı kılan dostlarına kavuşuyor... Kırılmayan, parçalanmayan, kırmayan, parçalamayan...  sessiz dostları "kitaplarına".

Hüzünlü bir öykü, kabul ediyorum.... Ama...  mutlu bitiyor sonu…

Hüzün ve mutluluk kelimeleri de, birbirlerine yakışıyor zaten !... 

İlk"lere sahip olmak mı, obje kalabalığına sahip olmak mı hayata zenginlik katıyor?

Karar sizin ...

 

f.k.d. 04/08 /şehir
Görüntüleme sayısı: 362 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 23-05-2008 00:39
eyvallah
Tabii ki ilklere sahip olmak. Ne güzel ve iyi ki ilklere sahip olmak...
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 1 + 9 =

powered by AkoComment Tweaked