| Opré Roma ! |
| Derya Cebecioğlu | ||||
|
Jan Yoors’un “Çingeneler-Opré Roma” kitabı böyle başlıyor. Bu kitap bir çingeneler tarihi kitabı değil. Bu kitap ansiklopedik bilgiler veren bir kitap da değil. Hatta bu bir roman bile değil. Bu, 12 yaşında bir çocuğun –hiç de aklında böyle bir fikir yokken- evinden kaçıp 10 yıl birlikte olduğu Roman toplumuyla yaşadığı baş döndüren serüvenini bizlerle paylaştığı sıcacık anılar dizisi. Batı basınında şöyle bir yargı vardır: Çingeneler üzerine kitap yazan birinin George Borrow’dan etkilenmemesi, alıntı yapmaması, tekrarlara düşmemesi mümkün değildir. Bu kitap bize bunun mümkün olduğunu kanıtlıyor. Çünkü tamamen orijinal. Kendinden sonrakiler için bir çekirdek oluşturan ve onları etkileyen eserler için “seminal” diye bir deyim kullanılır. “Çingeneler” kesinlikle seminal bir yapıt. Kitabı benzerlerinden ayıran önemli özellikleri var: Bunlardan ilki, içeriden yazılmış olması. Çünkü Yoors, ailesinin 12 yaşında bir çocuğun bile tercihine saygı göstermesiyle, 10 yılını bir çingene kumpaniasıyla birlikte geçirmiş. Üstelik bir gajo (çingene olmayanlar) gibi değil, içlerinden biri gibi. İkinci olarak Yoors’un, resim, heykel, fotoğraf, cam işleme gibi güzel sanatların bir çok alanı ile uğraşmış bir sanatçı olarak kullandığı dil. Bu dil inanılmaz bir görsellik içeriyor ve aynı zamanda da çok sıcak ve çok canlı. Üçüncü özellikse kitabın asla didaktik tarzda olmaması. Yaşanarak edinilen bilgiler, durum ve olaylar ekseninde paylaşılıyor okuyucu ile. “Şu şiir onları en iyi tanımlayan resimdir aslında” diyerek şu dizeleri almış Yoors: Yabancı ülkelerde gezip duran, Bu cepleri falla dolu baldırı çıplaklar Gelecekten başka birşey taşımazlar yanlarında… Haydi, itiraf edelim. Düzene en çok boyun eğenlerimizin bile içinde bir yerlerde, büyük bir kıskançlıkla yaşattığımız bir özlem vardır: Onlar gibi yaşamak… Kafamıza sokulmuş nice yanlış öğretiye rağmen, çingeneler, içten içe haset ettiğimiz, iç geçirerek baktığımız bir hayatı temsil ederler. Onların dünsüz ve yarınsızlığı, yurtsuzluğu, mülksüzlüğü, sözlüklerinde bile yer almayan ödev ve sahiplik kelimelerinin boşluğu, biz yerleşik, düzen boyunduruğu altında yaşayan, planlı, programlı insanlar için ne kadar da çekicidir. Bu kitap bize, bildiğimizi sanıp aslında yalan yanlış bildiğimiz, ya da hiç bilmediğimiz bir dünya için kocaman bir pencere açıyor. “Farkında olmadığımız hayatlar toplumundayız. Duyarsızlığın kol gezdiği yoğun zamanların uykulu yolcularıyız”, deniyor kitabın girişinde. Belki tam da böyle olduğu için önem kazanıyor Romanların hayat karşısındaki duruşları. “Romanların yaşamı, sonu gelmeyen bir doğaçlamadır aslında; sonsuz bir beceriklilik ve kurnazlık gerektirir…” “Hangisi daha büyüktür, bir meşe mi yoksa karahindiba mı? O bilge duruşları ile bir roman için doğru yanıt: O anda hangisi işe yarıyorsa’dır.” Modern zamanlarda biz gajolar için inanılmaz önem arzeden bir çok kavramdan hemen aklıma geliveren mülkiyet ve para konusunun bir Roman için anlamına değinmek istiyorum öncelikle: “Milyoner kavramının ne kadar komik bir duruma düşebileceğini görmek için bir Roman’ı tanımak yeterli bir nedendir… Bu tanımlama sanki mülkiyete, maddiyata, paraya vurulan ağır bir yumruğu andırır aslında. Öğreticidir. Romanlar, ne şeylerin biriktirilmesine inanırlar ne de sahiplikte bir güç görürler. Onlar için sahip olunan şeylerden zevk almanın tek yolu onları harcamaktır.” Kitap, bazen son derece bilgece dersler içerirken (“… yarı tatmin olmuş özlemlere ayırdığım duygu selini kaldığımız yerin zevkini çıkarmakta kullanabilecektim. Zamanla, geçen tek bir ana, daha bir tutkuyla, dolu dolu, pişmanlık duymadan sahip çıkmayı öğrenebileceğimi söylemeye çalıştı. Hatıralar, hayaller, arzular, açlıklar, bir yarına duyulan tutku, hepsi şimdiye kök salmıştı. Şimdi olmadan sonrası olamayacağı gibi öncesi de olmazdı.) bazen de son derece komik geleneklerin anlatımıyla süslenmiş olarak çıkıyor karşımıza. Tuvalet kültürleri çok farklı mesela. “ … bizim evde sadece bu iş için ayrılmış bir oda olduğunu ve buna göre belli bir tesisatın döşendiğini duyduklarında şoka girdiler. “Ama” diye karşı çıktılar, “senin oraya gidişindeki amacı orda bulunan herkes bilirken, nasıl hâlâ saygılı ve nazik olman mümkün olabilir ve bu yere nasıl gidersin?” Mahremiyet hakkında söylenenler de çok dürüst ve samimi. “… mahremiyetin ilk önce akılda olduğunu söylerdi; akıllı Gajolar muhtemelen tecrit edici bir mahremiyet yaratmak için duvarlar dikmişler, birinin gizli saklısını daha iyi araştırmak için duvarlara kapılar, kapılara da anahtar delikleri yapmışlardı. Romanlar için mahremiyet, herşeyden önce herkesin herkese gösterdiği incelikti ve diğer insanların hayatlarını araştırma veya hayatlarına karışma arzusundan imtina etmekti. Bununla beraber mahremiyet diğerleriyle aynı olmanı kesinlikle gerektirmezdi, daha ziyade onlara duyduğun saygının veya gerçek bir şefkatin işaretiydi.” Biz ve diğerleri düşüncesinin romanlar için inanılmaz baskın olduğunu da söylemek isterim. Gajolara karşı “dürüstlük” dahil hiçbir yükümlülük hissetmeyen Romanların bir sözleri var ki bence çok çarpıcı: Gerçek ancak Romanca anlatılır. Gajolar karşısında yapacakları herşeyi ya da söyleyebilecekleri tüm yalanları haklı gösterecek bir söz bu. Bazen hoş ama genelde hor gördüğümüz insanlar bizlerle çok sıkı dalga geçiyor aslında. Çocuklarımızı kaçırdıkları gibi bir yargımız var ya hani, sanırım çocuklarımız onlara sunduğumuz konfora arkalarını dönüp gidiyorlar. Çünkü bu sorumsuz ve sınırsızlık, bu özgünlük ve özgürlük en çok da çocukluk dönemiyle benzeşiyor. Bir de avuçlarımızı avuçlarına teslim ettiğimiz kader okuyucularının “fal” hakkında neler düşündüklerine bir göz atalım isterseniz: “Esasen falcılık hevesinin bir kişinin kendi kaygıları ile başa çıkamamasından kaynaklandığını, falın bu kaygıları gidereceğine, kehanette bulunmak için kendini yenileyen bir hırs yarattığını anlattı; bu kumarbazlığa benzerdi, sadece çok daha zararlıydı çünkü biri belki parasını kaybetmiyordu ama kesinlikle sağduyusunu yitiriyordu. Bir kişiyi sorunlarının nedenleri karşısında kör ediyordu ve bu ‘delilik’ti. Manevi dürüstlükle ilgili sorunlara elverişli bir çözüm üretmek söz konusu olduğunda, boş ve kendi kendini tuzağa düşüren bir arayıştı ve falda çözüm aramak hayatı olduğu gibi karşılama cesaretini gösterememekten kaynaklanıyordu. Çoğu insan, aslında, umutlarından ziyade korkularını onaylatmak için falcılara giderdi. Korku bir dileğin babası olabilirdi; çünkü çoğu, bilinçaltında en çok korktukları şeyin gerçekleşmesini isterdi. Keja, kaderin kabulü zenginleşirken, korkunun güçten düştüğünü söylerdi.” Korku çok önem taşıyan bir sözcük romanlar için. Kitapta “korku veya fiziksel acıdan dolayı istediği şeyi yapmamayı veya bir şey yapmaktan kaçınmamayı” öğretmek amacıyla çocuklara oynanan bir oyun geleneği var ki bence hepimiz böyle bir dersten geçerek büyümeliyiz. “Çingeneler” kitabı farklı bir kültürü tam da olduğu gibi tanımak açısından güzel bir kitap. Belki de hepimizin böyle farklı bakış açılarına, tüm kavramlarımızı şöyle sıkı sıkı bir silkeleyip yeniden düşünmemizi sağlayacak görüşlere çok da ihtiyaç duyduğumuz bir döneme rast geliyor. Haydi kolaycılığı boş verip yanıtların peşine düşelim. Bu kitaba bir göz atalım.
Jan YOORS Çingeneler- Opré Roma Chiviyazıları Yayınevi (Mjora kitaplığı) 352s.
Görüntüleme sayısı: 457 | Yazdır | E-Posta Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||