Otobüs Notları 3
Zehra Başar   
Karışık Otobüs Notları

    van_02.jpg Yazdığım oyun geliyor aklıma. Unutmuştum. Kayalıklarda bıraktığım insanlar, hâlâ beni bekliyor oysa.

    Ağrı’dan, 110 km. uzaklaşmışız. Haydi, sıcak bir dağa…

    Orta yaşlı kadına bir türlü ısınamadım. Bir yabancı olmayı sürdürüyor oyunda. Sanki onu oraya ben koymadım da, kendiliğinden gelmiş gibi. Hemen çıkarmalı. Tehlikeli…

    Tüflü toprak… Tüf neydi ? Araştırılacak bir sürü konu oldu.

    Çektiğim fotoğrafların nasıl olacağını merak ediyorum.

    Muradiye şelalesine gidiyoruz. Tendürek dağları… Volkanik kayaların, lâvların sınırındayız. “Biraz ısı…” “Yakında bulacaksın,” diyor dağ… Yola devam…

    Hakikî sıcaklık nerede? Belki de, toprağın en derininde.

    Ovada, çobanların ahır olarak kullandığı taş surlar…

    Volkanik kayaların, toprağın rengini sevdim.

    “Gideceği yere kadar gider…” , ne demek ?

    Ressam, oyunda kalmalı. Çizdiği gemi resmi, gemiyi bekleyenlerin hayaliyle gerçeğin sınırını ortadan kaldırıyor. Nasıl inanıyorlar resme, nasıl da karıştırıyorlar gerçekle hayali…

    Askeri kontrol noktası. Tanklar, toplar, dağlara çevrili. Yolun ortasındaki ‘Dur’ levhasını sapladıkları büyük varilin toprağını, renkli plastik çiçeklerle süslemişler. Bunları gördükçe, kimliksizliğim geliyor aklıma…

    Büyük dağı gözden yitirdik artık. Yumuşak bir yükseklik, bir ilişkisizlik olarak, muhteşem güzelliğiyle, unutulmayacak Ağrı. Bir gün ısınsam da… Hâlâ üşüyor olsam da…

    Solumuzda İran sınırı. Rehber, bu kez arada bir nehir olmadığını söylüyor. Sınırlarda geziniyoruz.

    Sınır, bizi duraklatan yer mi, gerçekten?

    Pırıl pırıl bir güneş. Geniş ova öyle aydınlık ki… Yalnızca, Tendürek dağlarına büyük bir bulutun gölgesi düşüyor. Yas mı ?

    Hayalleri küçümseyen, kayalıklarda oluşlarını bütünüyle gerçeğe dayandıran, ressama kızan, kazanç hırslı , öğretmen edalı orta yaşlı adam, oyunda kalmalı…

    Sarıkamış’daki çobanı unutma.

    “Her şey öyle gerçek ki, “ diyor ‘gerçekçi’ adam. “Düşündüğünüzden de fazla.” “Ne demek o?” diye soruyor genç kız. Yaşlı adam, “Boşuna bekliyoruz, demek. Gidemeyeceğiz, o zaman.” “Neden ? “ “Düşüncenin ucu bucağı yoktur ki... Gerçek, düşünceden daha fazla olamaz. “ “Boş lâf bunlar.” diyor kadınlar. “Birkaç gün içinde, bizi almaya gelecekler. Adı ne olursa olsun; gerçek ya da hayal. Göreceksiniz, gideceğiz buradan.”

    Bir hindi, bir at ve bir horoz, asker gibi yanyana dizilmişler, önlerinden geçen otobüse bakıyorlar.

    Okul önlüklü iki erkek çocuk, çantaları sırtlarında, bozkırın büyüklüğünde küçücük kalmışlar. Bir duraklayıp bir yürüyerek, eğlenerek evlerine gidiyorlar.

    Ev nerede ?

    Eski devrimci mühendis bey, “ Okudunuz mu? Dağın üzerine, ‘Türk Milleti Bölünmez’ yazmışlar,” diyor. “Ben kürdüm. Bu sloganın neresindeyim ?”

    Çaldıran…

    Murat Çayının yanından geçiyoruz.

    Bu geziden kalan ne olacak, nasıl değişeceğim, bilinmez. Değiştireceğini biliyorum ama... Çıldır’lı adamın bilmediği bu… Buralara, boşuna gelmedim ben.

    “İtiraf etmek lâzım ki, geçmişte çok hata yaptık,” diyor eski devrimci . “Hâlâ da o yanlışı sürdürenler var.”

     Geçmiş deyince, artık biraz fazla olmadı mı, sadece hatalardan söz etmek ?

    Şu otobüsün uzağı nasıl yakın ettiğini, gözlerimle görüyorum. Tekerleklerin yola düşen gölgesine bakarken…

    Kars’ta olmak… Doğubayazıt’da, Van’da olmak… Öyle uzak, öyle yabancıydılar ki! Hem de bizim… Ufukta, belli belirsiz görünen, terkettiğimiz yerlerimizdi.

     Oralardayız şimdi.

    Muradiye şelalesi.

    Süphan dağı… Van gölü görünmeye başladı.

    Gölün yanından geçiyoruz. Dedikleri kadar varmış. Alabildiğine geniş bir koyu mavilik. Sakin. Sessiz.

    Rehber, “Gölün kıyısında villalar, gölde sürat tekneleri olsa, ne yakışırdı,” diyor…

    Şelâle çekimleri…Yüksek enstantane… Düşük enstantane…

    Süphan dağı, gözden kayboldu.

    Göründü! Bu ne ağırbaşlılık…

Büyük Ağrı, hoppaydı biraz.

    Çevresinde dağ yok. Böyle yalnızlık… Mağrur.

    Şeytan Köprüsü…

    Şeytan Kanyonu’nu ve Şeytan Tepesi’ni unutma…

    Şeytan Tepesi’ndeki köylü çocuğu Ferhat’ı unutma…

    Eski devrimci, mühendis beyin dedesi, Dersim’de katledilmiş. Unutma…

    Gedikbulak tabelası. Kontrol noktası. Jandarma. Kimlik…

    Yol kenarlarında, İran’dan gelen kaçak petrol, tırdan tıra aktarılıyor. Litresi, 2 ytl.

    Süphan görünüyor gene.

    Dönüşe üç gün kaldı. Dönüş yolu korkutuyor. Ankara aktarması, yolu uzatıyor. Yorgun ve uykusuzum.

    Dağ ne ? “Bende ne görüyorsan, dağ o,” diyor Süphan… “Başka bir şey arama. “

    Şahin, Ağrı dağının ‘eteklerine çıkma’ düşüncemizi ciddiye almış. “Ben, tepesine çıkacağım,” diyor, mesajında. ”Önce, şu suratsız Fransızlarla bir Mont Blanc’a çıkayım da…” Hırslı oğlan...

    Kendimizle dalga geçmek yerine, Ağrı’ya çıkma düşüncemizi biz de mi ciddiye almalıyız, yoksa? Gruptaki dağcı bey, belli bir yere kadar tırmanabileceğimizi söylüyor. Hiç de erkek tavrı göstermedi!

    İshak Paşa Sarayı’nda kadın, kocasına yalvarıyordu : “Ben de çekeyim, n’olur… Basit çekimleri yapabiliyorum…”

Şeytan ne dedi ? Al, o makineyi adamın elinden…

Ver kadının eline.

    Londra’da, parkta, kadının elindeki fotoğraf makinesine durmadan müdahale eden adam geliyor aklıma. Kadının, hiç fotoğraf çekemeden, ağlamaklı bir biçimde makineyi adamın eline tutuşturması sonra…

    Sistemin sürekli tekrarlanması mı gerekiyor? Sürekli acı çekmek mi ?…

    Ah, yalnızlık…

    Van’a yolculuk sürüyor. Süphan dağı eşlik ediyor şimdi. Yol, giderek dağa yaklaşıyor.

    Yürüyüş ayakkabılarımın içinde ayaklarım pişiyor. En azından onlar ısınıyor işte…

    Ah, doğuda bahar. Mor, sarı çiçek tarlaları. Saksağanlar, şahinler, leylekler, serçeler, kargalar…

    Özleniyormuşum…

    Göl kıyısında martılar…

    “Karlı Süphan Dağı… Öyle yalnız görünüyorsun ki! Ağrı’ların ilişkisi kıskandırmıyor mu seni ?” “Neden kıskanayım ? Yalnızlığım öyle güzel ki… Kıskanmak için, ne yaralı bir benliğim var… Ne de, ölesiye kabul edebilirim birisini. “Eee… Biraz… Kendi içine kapalı görünüyorsun…” “ Bir kez daha, bir kez daha bak bana o zaman. Düşün. Beni görüp, kendi gerçeğini iyice anla.” “Kıskançlıkla bir işim yok…Yalnızlıkla da… Düş kırıklığım için ihtiyacım olan ısıyı verecek misin bana? “ “ Ben veremem. Hem uzaklaş benden, üşütüyorsun beni. Uzun, alabildiğine soğuk bir kıştan sonra… Doğu’ya bahar, daha yeni geldi. “

    Küçük kızı oyundan çıkartmalı. Dedesi, yaşlı bir adam olarak, kalmalı…

    Van’a geldik. Önce yemek, sonra Van Müzesi ve Kalesi. Uyuyamadım gene... Yorgunum

    Bir kamyonda büyükçe bir yazı : ‘Manken 2005’

    Şehrin girişinde, Vantaş Un Fabrikası, Yem fabrikaları ve üniversite kampüsü.

    Kars’ın sembolü, at heykeli. Van’ın girişinde ve çıkışında, semaver ve Van kedisi heykeli.

    Rehberimiz, “Van kedisinin sağ gözü maviyse erkek, sol gözü maviyse, dişi olur.”diyor. Melahat’ın sağ gözü mavi ve dişi…

    Van Müzesi’nde, ‘Katliam Odası’na geniş bir salon ayrılmış. Türklere ait olduğu söylenen kafatasları… Fotoğraflar, mektuplar, belgeler…

    Müzenin vitrininde, polyester üstü yaldız kaplı kedi figürleri. Vitrin, yarı karanlık. Tripodsuz fotoğraf çekimiyle net olmaları olanaksız. Öyle hoşlanıyorum ki kedilerden, uzun uzun çekim yapmaktan kendimi alamıyorum gene de...

    Fotoğrafçılık bazen, sonuç ne olursa olsun, sadece çekmenin tatmin edebildiği mi?

    Van Kalesine çıkmadan önce, dağın altındaki çay bahçesinde dinleniyoruz. Bahçe, çimenlerle kaplı. Altı su. Bataklığın üzerindeyiz. Oturduğum sandalyenin ayakları, yavaş yavaş ıslak toprağa saplanıyor. Yavaşça alçalıyorum.

    Kaleye tırmanıyoruz. Van Gölünde gün batımı izlenecek. Bu kez, sırtımda tripodum, hiç de hafif olmayan fotoğraf çantamla, yorgunluğumla öyle ağırım ki.

    Biraz tırmanınca, Süphan ve Nemrut’u rahatça görebileceğim küçük bir düzlükte kalmaya karar vererek gruptan ayrılıyorum. Güneşin batmasına, yaklaşık yarım saat var. Hazırlanmaya başlıyorum.

    Gün batımından önce Eski Van’ı, gölü ve dağların fotoğrafını çekiyorum. Grupla tepeye çıkmaktan vazgeçen birkaç yaşlı geliyor yanıma. Ardımdaki uzun, alçak kayaya yanyana dizilerek oturuyor, sohbete başlıyorlar. Birkaç köylü çocuğu da, aralarında.

    Yaşlı dul adam, karısı öldükten sonra kendini gezmeye verdiğini söylüyor. Yaşlı dul kadın, kızıl saçlı ve çok süslü. “Ben, günde üç kez takı değiştiririm,” diyor. O da, gezmeyi çok sevdiğini söylüyor. Çok gülüyor ve gülerken, sesi aşağıdaki ovada yankılanıyor gibi… “Kocam öldükten sonra, evlenmeyi hiç düşünmedim,” diyor. “Çünkü, benim kadar gezmeyi seven adam, nerede?”

    Karısını grupla kaleye gönderip yanımıza gelen orta yaşlı şişman adam, muzipçe cevabı yapıştırıyor: “E, siz de bir gezide, çok gezen biriyle karşılaşırsanız…” diyor. “Size uygun biri… Gezen…” Yaşlı adam, başını göle çeviriyor. Tuhaf bir sessizlik oluyor.

    Ben de, makinenin bağlı olduğu tripodumu onlara çeviriyorum. Sadece dinlemeye değil, görmeye ve hatta göstermeye değecek, hoş bir an. Şişman adam, göbeğini hoplata hoplata gülüyor. Gülmemek için, kendimi zor tutuyorum.

    Yaşlı adamla kadın, zor durumda. Kadın, kırıtarak sessizliği bozuyor: “Aman, yok canım…” Yaşlı dul adamın çekingen bakışları, uzun süredir gölde. Ölen karısının anısıyla yüzyüze gelivermiş olmalı suyun üzerinde…

    Aralarında oturan köylü çocukları fısır fısır konuşup gülüşüyor. Konuştuklarının, o anın gerilimiyle ilişkisi olduğunu sanmıyorum. Ama ortama öyle iyi uyuyor ki…

    Fotoğraflarla bir kısa film çeker gibi, kayanın üzerine sıralanmış karakterlerimi kayda alıyorum. Bir öykü anlatmasını istediğim fotoğraflara bakanlar, öyküyü bilmeyecek olsa da… Ben biliyorum ya…

    Bir buçuk saattir buradayım. İki makara film kullanarak, gün batımını, öncesini ve sonrasını çekiyorum. İyi ki gökyüzü bulutlu. Batan güneşin solan renkleriyle kızaran, kararan bulutların tuhaf biçimleri, fotoğraf karelerimi zenginleştirebilir.

    Görüntünün hakikisi için ne söyleyebilirim ki ! Aslında burada hepimiz, mükemmel bir fotoğraf karesinin içindeyiz sanki.

    Önceden olsaydı, çıplak gözle her anı içime çeker, olabildiğince etkilenmeme izin verir, bende yaratacağı dönüşümü beklerdim.

    Şimdi Van Gölü’nde, Süphan ve Nemrut dağları arasında, dayanılmaz güzellikte renklerle gün batıyor ve ben açıkçası bir iş yapıyorum.


    Devam edecek...


Karışık Otobüs Notları
Görüntüleme sayısı: 854 | Yazdır | E-Posta

RSS yorumları

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 1 + 5 =

powered by AkoComment Tweaked