| Güllaççı Berun Bey |
| Melih Özuysal | ||||
|
“Cennetin anahtarı Berun Bey’e verilecek ve sonra geri alınacak” Uyandı. Daha doğrusu gözlerini açtı, çünkü dalmış mıydı, dalmamış mıydı, anlayamadı. Sesi tanımaya çalışacaktı ama hemen vazgeçti bundan, kim olduğunu bulmaya çalışarak uykusunu açmamalıydı; bugün tatildi ve iyice dinlenmeliydi, gözlerini yumdu. Peki, neden böyle bir şey denmişti ki kendisine? Boşvermeli, aldırış etmemeliydi. Evet ama nereden çıkmıştı bu şimdi, ne kadar anlamsızdı. Aklının kenarından, “Cennetin anahtarı bir tane değildir herhalde…” diyerek geçen bir düşünce, şöyle yarım tur kadar atıp öteki yandan geri geldi ve turu tamamlayıp da bir şey anlamayınca, “Yani kapısı bir tane midir ki?” dedi. Tam bu sırada, yatağın kenarına iki gölge oturdu. Gözlerini açmadı tabii, ama emindi, çünkü yatağın o tarafı alçaldı, Berun Bey de onlara doğru meyillendi. Gölgeler fısıldaşıyordu; “Karısını cennete aldırabilecek mi ki?” dedi biri. Berun Bey onların varlıklarından çok, yükledikleri sorumluluktan huzursuzlaştı. İki gündür güllaçların tadındaki değişikliğin nedenini düşündüğünden; hemen konuya sığındı; gözlerini daha da yumarak, “Daha az kaynatmalıyız sütü”, dedi. “Ya da sütçüyü kaynatmalıyız.” Kendini ciddiyete davet etti; evet kendini veremiyordu ama yine de şaşırmamalıydı. “Yani tembihlemeliyiz sütçüyü.” diye devam etmeye başladı, “Hayvanlara kuru ot vermeye kalkmış olmasın sakın.”, “Peki güğümleri her gün temizliyor mu, sorulsun.”, “Yeni aldıkları ineği de aynı damda mı sağıyorlar yoksa?” “Lim veriyor olabilirler, bak bunu da kesin sormalıyız.” Gölgeler fısıldaştıkça, Berun Bey de ara vermeden küçük diliyle konuşuyordu. Birden bir buluşla -gözlerini açmış gibi- içi aydınlandı, “Demek ki benim cennete gideceğim kesin.” dedi, küçüklük haliyle gülümseyerek. O gülümseyince, gölgeler kalktı, yatak hafifçe sarsılıp eski haline geldi. Sinirlenmişler miydi? Belki de. Biraz bekleyip gözlerini açtı, etrafa baktı, sonra doğruldu. Odanın karanlığında görünmese de, -yani gidenler ve kendisi- karanlığa bakmaya devam etti. Sonra karanlığın da kendisine baktığını hissetti ve ürpermekten daha önce davranmak isteyerek, “Niçin aldırmak gerekiyor? Hem aldırılabilen bir yer mi ki?” dedi, biraz da seslenir gibi. Ama karanlıktan yanıt gelebilirmiş gibi beklemeye başlayınca, karanlık da yanıt verebilirmiş gibi geldi ona ve saçlarından bir iki tel yukarı doğru dikildi. Yanıt beklememesi gerektiğini biliyordu ama artık beklemeye başlamıştı bile. O zaman, an uzayıp bekleme biçimini alınca, yüzünden ince ince teller geçmeye, yüzünü yukarı çekmeye başladılar. Nasıl tuttuğunu bilmediğinden, daha fazla tutamayıp, ürperdi. Ürperince de, yanıt beklemesi, daha doğrusu yanıt gelmemesi, ürkütücü olmaya başladı. Sanki içerilerden, derinliklerden, karanlık kuytulardan ona gülüyorlardı. “Kim?” diye sordu, karanlık bir köşeye çömelmiş olan cüce. Bu sesle bütün vücudu, içinden aniden çıkıp uzayan hava dikenlerinin üzerinde yükselirken, kuruyup dudaklarına yapışan bir fısıltıyla “Hiç kimse.” demeye çalıştı. “Kim gülüyor peki?” dedi cüce, korkutacağını bilerek, cırtlak ve muzip bir içsesle. Aslında çocukluk haliydi bu, az önce gördüğü rüyasından çıkmış, -belki kayırıp, yatağın içine kaydırıp uyumasına izin verdiğinden- şımarıklık yapıyordu. Berun Bey de ona kızıp babası gibi davrandı; yanıtlamadı; akan düşüncelerinin içinde bıraktı onu. Sonra hemen, bir pozla, yataktan çıkmaya karar verdi, ama tam doğrulup ayaklarını yere koymak üzereyken, başıboş bir dil, içindeki bir yeri yaladı ve bütün vücudunu titretti. Neresini yaladığını tam kestiremediği için de ayakları havada kaldı. Tekrar yalamadan, dili bulup atması için cüceden çare umacaktı ki, “Ama ya onun diliyse?” diye, aklından geçmek isteyen bir düşüncenin yüzüne kapıyı çarptı ve hemen içeri dönüp, “Şu yarın için ısmarlanan güllaçlar kaç taneydi” diye sorarak, kendinden yardım istedi. Ama soru da, gerçekten sorulmadığını anladığı için ayakları gibi havada kaldı. Berun Bey biraz küsmüş halde, kendini geriye bıraktı. O zaman cüce, bilgiç bir pozla yanı başına gelip tepesine dikildi. Berun Bey ona tersten bakıyordu ama doğru görüyordu. Ve sanki ‘sabah’, cücenin arkasında sakladığı bir şakaydı da, eğer bu girdaptan bir kaç salise içinde çıkmazsa, onu kafasında paralayacaktı. Önce uyandığını unutur gibi oldu, sonra da telaşlanıp kendini kaybedince, bir ‘saçmalık’, ayaklarını toplatıp, onu yorganın içine tıkıştırarak uyku kabuğuna benzetti. Ama cüce onu, kafasını çıkaracağından emin olduğu yorgan kabuklu bir kaplumbağaya benzetmeyi daha uygun buldu. Ve Berun Bey düşündü ki, bir tatil günü daha yorganın altında zehir olmaktaydı. Karısı onu kahvaltıya çağırdığında, havasızlıktan ölmüş olmayı umuyordu. “Aaa!” dedi küçük dili, “Demek ki sadece karın var seni bulmak isteyebilecek, ya da bulabilecek, ya da en kötü olasılıkla, bulmak zorunda kalabilecek.” Yorganın bir yerinden hava deliği açtı ve “Cennete aldırma konusu...” diye not aldırdı aklına havadan. Berun Beylerin çocuğu olmamıştı. “Berun Beylerin çocukları yoktu.” Bu daha iyi. Çünkü bir nedeni yoktu, sadece, olması için çaba göstermemişlerdi. Hatta olmaması için bile. Bu konu hiç konuşulmamıştı. Berun Bey, nadiren de olsa, çocuklarını hayal ederek, güllaçların sayısını bir tane, iki tane, bazen de üç tane fazlalaştırırdı. Ve bu fazla güllaçları yiyerek severdi onları. Ayrıca bunların dışında her gün tabii güllaç yerdi. Önceleri, yani gençlik dönemlerinde, kaç tane yediğini saymazdı, ama evlendikten sonra karısının “Neden bu kadar çok yiyorsun anlamıyorum.”, demesine karşılık, karısının anlaması için gerekçeli yemeğe başlamıştı. Kahvaltıdan önce bir tane, güne başlamak için. Öğle yemeğinde, yemeğin ardından tatlı yendiği için, tatlı olarak. Öğleden sonra bir tane sadece güllaç yemek; güllacın tadına varmak; güllaç yemenin keyfini çıkarmak için. Akşam yemekten sonra, yenmemesi için bir neden bulamadığından. Bir tane de, o gün artık başka güllaç yeme şansı kalmayacağı için yatarken. Bütün bunların dışında, yine her gün mutlaka, zamanı, günün şartlarına göre değişebilen başka bir tane daha yerdi. Bu, “Dünkü hakkımdan.” dediği bir taneydi ki, bunu hiç unutmazdı. Unutmuşsa ve tam yatarken aklına gelmişse ve üstelik yatarkenki hakkını henüz yemişse bile, yine de kalkıp onu yerdi. Çünkü bu dünkü hakkıydı; yerine koyma şansı yoktu. Bu hak, nikâhlandığı gün, yiyecek zaman bulamadığı bir güllacın telafisi olarak bugüne kadar süregelmişti. Ve tabii bu kadar güllacı yemesinin asıl nedeni, mesleğini çok sevmesindendi. Mesleğini çok sevmesinin nedeni de, güllacı, ama iyi ve güzel güllacı, yani kendi ustalığı ile yaptığı güllacı çok, çok, çok sevmesiydi. Akşamları dükkanı hep kendisi kapatırdı. Çalışanları -ki bu en çok üç kişi olurdu- gönderdikten sonra, her yeri gezer, yapılması gerekenleri ve eksikleri saptar, son olarak da, dolabı açıp kaç güllaç kaldığına bakardı. Hiçbir zaman artmazdı, en iyi öğrendiği şey buydu, çünkü en dikkat ettiği şey buydu. Artmışsa bile yiyebileceği kadar artmış olurdu. Eğer üç tane ise, hemen bir masaya oturur, isimlerini, karakterlerini merak ederek çocuklarını hayal eder, bir yandan da hangisini düşünüyorsa onun güllacını yerdi. Bu iki tane ve bir tane kalınca da yaptığı bir şeydi ama o zaman, hangisinin güllacını yediğine karar vermek onu yoruyordu biraz. Hele kazara daha çok kalmışsa, o zaman kalabalık içini bayıyordu, çocuksuz olduğuna seviniyordu. Bu sabah evden çıkıp yola koyulduğunda, içinden bir şarkı, kendisini söyletmek için uğraşıyor, ama Berun Bey bunu kendine yakıştıramadığı için mırıldanmamakta direniyordu. Birden şarkı, yerini nefis bir fırın kokusuna bırakmak için, algılarının arasında sessizleşti ve koku sabahın tazeliğine karışarak geldiğinde, ona rüyasını da getirdi. Berun Bey, çağrışımın hızından bir an dalgalandı, duraksar gibi oldu, sonra heyecanla rüyasında, güllaçlarla ilgili, elektrikli fırının içinde geçen bir roman okuduğunu anımsadı. Elektrikli fırındaki güllaçlardan bir tanesi, adlarının nereden geldiğini, daha doğrusu bu adı kimin koyduğunu biliyor ve diğerlerine anlatıyordu. Kitaptaki aşçı, henüz kapadığı fırının ışığının neden yandığını merak edip yaklaştığı için bu konuşmayı görüyor ama duyamadığı için fırının kapağını açıyordu. Bu sırada birden karşısına dükkanı çıktı ve uzaklığa karşın, kapı camında buluşmaya sözleştiği yansıması, ona rüyasını bıraktırdı. Birbirlerini gördükleri andan itibaren gözlerini kaçırmaksızın yaklaşırlar ve birbirlerinin tam yanından geçerlerken -nöbet değişir gibi, biri çıkarken diğeri dükkana girerdi- son anda, gözucuyla da olsa mutlaka selamlaşırlardı. Çok telaşlı olduğu, işlerin ters gittiği, kabuslar içinde uyanıp kahvaltı yapmadan evden çıktığı günlerde bile birbirlerini görmezlikten gelmezler, birbirlerini selamlamadan geçmezlerdi. Sırtındaki nemin hatırlatmasıyla, “Of, yine ne sıkıcı bir hava!” dedi kalfa içinden. Ve o an iki çatalı bir arada tezgahın üzerine bırakan Berun Bey’in, onun bu yakarışını duyamayacak olmasına sevindi. Asıl sevinen Berun Bey’di oysa bilmese de böyle bir yakınmayı duymaktan asla hoşlanmazdı. Ama kalfa da, onun bunu duymadığını çok iyi bildiğinden, asıl sevinenin kendisi olduğu konusunda emindi. Elindeki iki tabağı rafa yerleştirirken, Berun Bey için, “Acaba hiç maymun görmüş müdür?” diye, içinden geçirdi. Sonra ellerini, omzundaki tertemiz beze silerken ona bakmak için fırsat kolladı. Maymun görmüş bir yüz aradı, ama Berun Bey belli etmiyordu. Yakalanma korkusuna karşın, içindeki merakı yenemeyip -tabii artık gözünü iyice karartmış olarak-, yeniden baktı. Sonra da, “Hayır görmemiş!” diye kararını kendisine bildirdi ve zafer kazanmış gibi gülümsedi -neyin zaferi olduğunu düşünmedi bile. Ama eğer bakışlarını yakalasaydı, bir maymunla güllaç arasında nasıl bir bağlantı kurduğunu sorardı ona Berun Bey. Ve onu beyinsiz bir güllaç kadar bile sevmediğini kendisine anımsatıp, kendisini de kötü hissetmesine neden olduğu için üzülürdü. Tabii ardından azarlama anı gelirdi: “Çırağın kulağını bükmüyor musunuz yoksa şu dolap altlarını temizlemeyi unuttuğu için?”. Bunu anlamak için tepedeki büyük pervaneyi çalıştırır, altıncı kademesine kadar yükseltirdi. Berun Bey’in bu hava akını, o kadar büyük olurdu ki, eğer tozlar dolapların altına saklanmışsa hemen kaçışıp uçuşmaya başlarlardı. Kalfanın yüzünün hafiften kızarmaya başladığını görünce, sert davrandığını düşünüp hemen yumuşardı; “Maymunlar, sizin miydi? Peki, güllaç yedirdiniz mi onlara?” diye, sorardı. Kalfa önce irkilir, sonra çalıştığı yerin önemini çabuk kavrayıp, “Çok severler...” diye yanıtlardı, hafifçe sırıtarak. Ardından hemen şımarırdı, “Güllacı hangi hayvan sevmez ki, tavuklar bile yer. Yani bilse aslan bile yer, yani bilse…” derdi. Ama ustasının gözlerinde donar kalırdı sırıtışı; “Seni maymun!” derdi, Berun Bey, harfleri maymun gibi dişlerinin arasında hoplatıp zıplatarak, “Nasıl da oynattın lafı!” Berun Bey hiçbir zaman, hiçbirine çok kızmazdı ; “Şunun kapağını kapar mısın?” derdi, “Ağzını kapa.” yerine. Ya da, “Duydunuz mu” diye, sorardı, “Sessiz olun!” demek isterse. Sonra, hazırlanmış güllaçlara bakınarak, geze geze yapım yerinden çıkıp, servis tarafına geçerdi. Buraya gelince, az önce içerdekilere ne kadar kızdığını, yani ne kadar vicdan azabı çekmesi gerektiğini, serviste çalışan garsonun yüzüne bakarak anlamaya çalışırdı. Berun Bey bir gece rüyasında, uykusundan uyandı. Çünkü güllaçların sayısı, bir iş yeri için ısmarlanmış miktara yetmiyordu. Telaşlandı, ama arada bir uyku daha olduğu için bir şey yapamıyordu; rüyasında, keyfi kaçmış olarak yeniden uyudu. Belki orada olduğu için, yine aynı rüyanın içine düştü ve güllaçları baştan saymaya başladı ta ki, sabah iki uyku birleşip onu uyandırıncaya kadar. Saymaktan hiç yorulmamıştı, ama rakamı anımsayınca şaşırdı, “Üç yüz otuz üç mü?” dedi. Hafifçe gülümseyecek gibi oldu, ama hemen, “Gülünecek ne var bunda!” diye azarladı kendini. Berun Bey’in -kimsenin eline geçmesini istemediği, atıncaya kadar çekmecenin içine serilmiş olan takvim yaprağının altına sakladığı, tek sayfa, yazacak yer kalmayınca hiç okumadan, düzgün bir biçimde katlayıp makasla ince ince keserek püskül yapıp attığı, sonra da yenisine başladığı- notlarından: Pazartesi 14:34 -“Ateşin karşısında oturup ısınmayı, onu seyretmeyi sevdiğini hiç belli etme” dedi, dün gece rüyamda X. Ne demek istedi; öteki alemle bir ilgisi var mı düşünmemeli. -Son günlerde çıkan ateşimin güllaçların fırında biraz fazla kalmalarıyla ilişkisi olup olmadığı düşünülmeli. -Perşembe öğleden sonra. İstatistik hayalim: Bu gün, Sivastopol’de 8, Şangay’da 43, Raykejevik’te 0, Gdansk’ta 0, Tire’de 14, Zepçe’de 4, Kamçatka’da 2, Aşkabad’da 9, Goa’da 2, Kalküta’da 5, Brunei’de 2 (herhalde kralın aşçısı kendine yapmıştır ikisini de, diye düşündü), Riga’da 2, Cakarta’da 5, Kiliya’da 3, Tralles’te 1 kişi Güllaç yemiş. (Bu bir kişiyi de merak ettim, kim acaba?) Evlendiğimiz gün de, dünyada toplam 1800 pastane iflas etmiş, 2800 de yeni açılmıştı. (Bu bin fark neyi ifade eder düşün!) Açılanlardan sadece ikisinin aklına güllaç yapmak geldi, ama onlar da satamadılar. -Cuma 14:45, İstatistik hayalim: Bugün yazılan iki masal kitabında güllaç adı geçti. Ayrıca 15 kişi güllacı gördü ama denemedi. Hemen hemen aynı zamanlarda, dünyanın çeşitli yerlerinde 5 kişinin canı güllaç istedi ama hiç yemedikleri için, ne istediklerini bilemediler. -O, iki gündür aç karnına güllaç yemeğe başladı. Ve önceki gün, “Hamile olabilirim.” dedi, yüzüme bakmadan. Yine rüyamda. Üstteki notu yazdıktan sonra, bir oğlunu fırından güllaç alırken canlandırmış ve gülümsemişti. Ama parmağını içine sokup tadına bakınca sinirlendi. Çocuk onu geri koyup yeni bir güllaç almak üzereyken Berun Bey hayal etmeyi kesti. Sonraki birkaç gün hep hayalinde o oğlunu fırının önünde güllaçlara parmak sokarken yakalamaya çalıştı. Yakalasaydı kulağından tutup, fırına güllaçların yanına kapatmakla uyaracaktı onu, orda hepsinin içine artık rahat rahat parmağını sokabilirdi, yanmış parmağıyla tabii. İçi sıkıldı, “Neden bu çocuklar yorucuydu ve güllacın zarafetini anlayamıyorlardı?”. Aynı günün akşamına kadar hayalinin etkisinde kaldı. Gece yine uykusu kaçtı ama sonunda daldığında, bu kez kızı oldu rüyasında ve sabah uyanınca yere baktı. Kızını, yer karolarındaki motiflerin üzerinde yalınayak, parmak uçlarına basarak yürüyüşünü hayal ederken, karısı girdi odaya ve kızının yolunu kesip hazır mama yedirmeye çalıştı. O güzelim güllaçlar dururken hazır mama yedirilmesine dayanamazdı; motife bakarak bitirdi hayalini. Berun Bey dükkanı kimseye devretmeyi düşünmedi, çünkü hiç kimse harika güllaçlarının tadını sürdüremezdi. Bu nedenle dükkanın kapanması ve anılarda yaşaması uygundu. Artık çalışacak gücü kalmamasına karşın, dükkanı kapatmaya kıyamıyordu. Ta ki, haftada iki üç gün uğradığı parkta, yine gezip kanepede soluklanırken, bir karıncanın ölmüş bir böceği taşımaya çalışmasını izlemek için iki büklüm olduğu sırada, “Dost Eli Sosyal Çalışma Derneği” nden tanıdığı iki üyenin; Azmi Bey’le, şeyin (ötekinin adı şimdi aklına gelmiyordu), konuşmalarına tanık oluncaya kadar. İşte o an karar verdi; ‘artık bu iş uzamasın’ dedi. Onu görmeden yanından geçerlerken Azmi Bey, ötekine şöyle diyordu, “O iki cücenin çalışabilecekleri tek yerin Güllaççı Bey olduğunu söyledim başkana. Önerimi olumlu karşıladı. Peki, madem siz uygun görüyorsunuz, dedi. Ben de, evet dedim. Hatta hemen başlamaları gerek, dedim. Çünkü oldukça hırpalanmış sinirleri, bu zavallı şeylerin, dedim.” Berun Bey, kızarmış bir yüzle yavaşça doğrularak, onlar uzaklaşana kadar arkalarından baktı. Sonra ne hayal edeceğini bilemeyip önüne döndüğünde, iki cüce karşısındaki banka oturmuş, ona bakarak ayaklarını sallayıp sırıtıyorlardı. Sanki işe alınacakları kesinmiş gibi. Sinirlenmedi, sadece biraz alınmıştı. Yavaşça kalktı ve yürürken yolda, böceği taşımaya çalışan arkadaşlarına yardım etmeye gelmekte olan disiplinli üç karıncayı ezdi. Ama yine de onun için hep, “Hayatında bir karınca bile ezmemiştir” dediler, çünkü karıncaların üçü de ayakkabısının altına yapıştığından cüceler görmemişti. Artık adını anımsayan yalnızca bir avuç insan kalmıştı. Aynı sokakta yıllarca oturmuş terapist Necib Bey -ki burada söz konusu edilen güllaçların ilk tarifini ondan almıştı. (Ayrıca çok güzel örgü örerdi; bir keresinde, Berun Bey için baktığı kahve falında gördüğü bir kadın için atkı örmüştü, Berun Bey’in bir gün, faldaki o kadına hediye etmesi için.) Oyuncu Jiji, karşı komşuları oyun düşkünü yazar Mazar, şair ve udi Ulus Efendi, temizlik ürünleri mağazası sahibi ve müdüresi Mükerrem Hanım, çalgıcı ve gezgin Bulgar Ceyhan, bahçeli evdeki Muamma Hanım ve kimsenin bilmediği -sizler gibi- birkaç kişi daha. Çarşı esnafı ondan sözederken, “Güllaç Bey” derdi. O da içinden gülümserdi. Gülümseyince gölge onu hafifçe omzundan dürttü, “Hadi Berun Efendi, yatağına yat artık, ağzın şapır şupur, neler yiyorsun kimbilir.” dedi. Gölgenin ne dediğini anlamadı ama gözlerini açar açmaz, ağzının kenarından biraz akmış olan tükürüğünden utandı. Sonra, diriliğinden, yeni kapatılmış olduğunu anladığı pencerenin camında kendini görmek için baktı, ama göremedi. Başını yukarı uzattı, yine yoktu. Biraz sinirlenerek, oturduğu koltukta kendini geri çekti ve meraklandı. Şimdi yeniden baktığında, yansıması da dikkatle eğilmiş ona bakıyordu ve elini sallayıp Berun Bey’e selam verdi. Berun Bey, ne yapacağını bilemediği için karşılık vermedi. O zaman yansıması seslendi, “Hadi,hadi git yat, bir gün daha bitti kabul et artık. Berun Bey kalktı, terliklerini sürüye sürüye karanlık yatak odasına doğru giderken, aklına nerden geldiyse kendi kendine şöyle mırıldandı: “Gelmişim ve Güllaç Bey’i selamlamışım, ama Güllaç Bey selamımı almamış. Biraz sonra sen dönmüşsün ve kapıda Güllaç Beyi selamlamışsın, ama sen de sonra selam verdiğini hatırlamamışsın.” Görüntüleme sayısı: 326 | Yazdır | E-Posta
1. 18-07-2008 23:57 Kıvrak bi zeka akıcı bi anla- tım dili ve okurken yarı aralan mış ağızı yanlara doğru kaydıran ironi...Gülten Akın'ın 'durup vaktimiz yok ince şeyleri anlama ya'dizesini hatırladım Berun Bey'i okurken. Öykü kendine çeki yor farkettirmeden zihindeki bi yığın çer-çöpü süpürüveriyor. Kutlarım Misafir Yorum yaz powered by AkoComment Tweaked |
||||