Gar
Derya Cebecioğlu   

gargece1.jpg“Birgün de şu iskeleyi yazmalı”, diye indim vapurdan. İskelenin hemen sağındaki siyah şimendifer gülümsetti beni. Tarihi değil de oyuncak gibi. Kafamı kaldırıp heybetli gar binasına baktım ilkin. İki güzel kuleyi ve ortalarına aldıkları saati seyrettim. Girişteki merdivenler eski Türk filmlerini getiriverdi aklıma.  Burası İstanbul’un kapısıdır ya. Öyle yerleşmiş ki zihnime, gözüm, elinde tahta bavulu ile merdivenlerde dikilip şaşkın şaşkın etrafına bakınan kızı aradı. Ama bugün kimse Anadolu’dan büyük şehre gelmemiş.

Camlardaki şark desenlerini içerinin sarayvarî tavan motiflerine yakıştıramadım. Sahile palmiyeleri yakıştıramadığım gibi.

Bilet gişeleri elektronik numaratörlü olmuş. Gişelerin üstündeki saate de sinir oldum. 14.04. Başımı sola çevirince pirinç bir siniyi andıran tanıdık gar saati yatıştırdı beni. O anda bir kuş girdi içeri. Tam da saatin üstüne kondu, gözlerimin orda sakinleştiğini hissetmiş gibi.

gar1.jpgAltı mermer, üstü süslemeli beton kolonlar kocaman. Dört insan kucaklasak ellerimiz birbirine kavuşmayabilir. Gerçi herşey kocaman bu yapıda. Kapılar, camlar, gişeler.

Kapı ve bankların mutlak ahşap olması gerekirdi. Ahşaplar zaten. Bankların birine oturdum. Etrafa bakınıyorum. “1. Ordu Ulaştırma Kısım Komutanliği” yazısına da sinir oldum. Olumsuzum bugün. Koca binada bir tek duvar, tavan ve kiriş süslemelerinde kullanılmış mavi tonu sevdim. Eski Rum evlerinde kullanılanlar gibi canlı bir ton. Bilet alınan bölümde, kısa süre arayla, 14.30 Eskişehir-Ankara trenine bilet alıp, çantasız, valizsiz yola çıkan iki kişiye rastladım. Sadece kalkış saatini sordular, biletlerini aldılar ve trene doğru gittiler. Bu kadar planlı biri olmaktan nefret ettim. Ben en son ne zaman evden öylece çıkıp, ilk trene atlayıp, bir başka şehre gittim ki? Cevap: Asla.

karatren.jpgDışarı çıktım, sigara içiyorum. Üsküdar motoru geldi. Bir sürü insan, hem de acele acele gara koşturuyor. Bizim siyah şimendifer de benim gibi bir yere gitmeyenlerden. Biz onunla buraları bekliyeceğiz. Sağda limandaki konteynerler solda Kadıköy’ün göbeğine kondurulan şu sarı balon arasında gidip geliyor gözlerim. Deniz ne güzel bugün.

Yine içeri giriyorum ve gözlerime inanamayarak siyah başörtülü, mavi önlüklü bir kadının elinde plastik bir kova ve kirli bir bezle o kocaman kapıları silişine bakakalıyorum.  Hiç aklıma gelmemişti. Öyle ya, buraları da temizleyen birileri olmalı. Kadının temizlediği kapıdan peronların oraya geçerken, yukarıya astıkları tren resimleri beni güldürüyor. Yarışmalar için istenen resimleri hatırlıyorum. Bir boy, bir cephe yüz, bir profilden gibi. İşte bu tip yerlerin vazgeçilmezi! Mekanik bir kadın sesi Eskişehir-Ankara treninin kalkmasına 5 dakika kaldığını bangırdıyor. Doğrusu seviniyorum. Bunu kaçırmak istemezdim. Bir tren dolusu insana, onlar hiç farkında olmadan, “güle güle” diyeceğim. Sonra da şu restoranda bir kahve içerim.

Lacivert, kırmızı, beyaz boyanmış trenler tüylerimi diken diken etti. Amerikan bayrağı gibiler. Oysa trenler ne güzel, ne estetik  araçlardır. Tabii vapurlardan sonra.

Treni yolcu ettim. Öyle yavaşca hareket etti ki o bildik sesi duymak mümkün olmadı. Bekleme salonuna doğru baktım ama içine girmeyeceğim. Bekleme salonlarından da beklemekten de nefret ederim. Arkamı döndüm ki o da ne? Bir kitapçı var. “Riyâz’üs Salihin Tercümesi” ve “Marifetname” ilk göze çarpan kitaplar. “Anlaşıldı”, diyordum ki haksızlık etmişim. Bir taraf boydan boya Bordo Siyah yayınlarının klasikleri kaplıymış. O an, çingene olduğunu tahmin ettiğim bir kadın, üç çocuğuna ciyakladı: “İşte o kitapları burdan almıştım size. Bi gün bile dayanmadı, hemen yırttınız.” Demek çocuk kitapları da varmış.

Restorana girdim. Girdiğim yerin tam karşısında bir kapı daha var ve denize açılıyor. Duvarlardaki çiniler çok güzel. Burada kullanılan mavi daha solgun ama daha şiirsel. Oturdum ama kahve değil şarap içiyorum. Ne oldu şimdi gündüz vakti demeyin. Bir tren dolusu insanı yolcu etmek kötü bir duygu. Onlar gitti. Kimi hazırlıklı kimi hazırlıksız. Ama biz kaldık. Ben ve kadim dostum şimendifer.

Zeki Müren’den şarkılar dinliyoruz bu arada. “Senden sadece beni sevmeni istiyorum” diyor. Daha bundan öte ne istenir ki? Sadece’nin kullanımındaki abesliğe bakar mısınız?          

Mekanik kadın, sesi ile buraya da ulaştı ama şimdi o kadar etkili değil. Zeki Müren’imiz bizi ondan koruyor.

Omuz hizasından tavana kadar yükselen camların önünü boydan boya bitkilerle bezemişler. Yeşil maviye ne de yakışıyor. Yalnız, denize açılan kapının iki yanındaki aslan heykelleri çok karikatür gibi. Hiç yakışmamış. Bir de sağa sola, özellikle de kasanın etrafına koydukları plastik çiçekleri yolup atmak gerek.

Burada gereksiz bir şekilde tam üç tane televizyon var. Bu dev ekranlara diyecek birşey yok maalesef. Çağın hastalığı digitürk. Çağın afyonu futbol. Kimse bunlarla başa çıkamaz. Tarihi gar lokantaları bile.

Yine de çıkmadan restorana uğradığım için çok seviniyorum. Burası bana iyi geldi. Haydarpaşa  İstanbul’a ne kadar iyi geliyorsa o kadar hem de.


Görüntüleme sayısı: 1255 | Yazdır | E-Posta

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 22-05-2009 23:23
...
Yüreğinize sağlık...bir gar ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi....okurken oralarda gezindim...orayı düşledim...şarap ve zeki müren de harika olmuş...hayatta en kötü şey değil midir gidenlerin arkasından baka kalmak???
Misafir
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.
Basit işlemi yapmanız gerekiyor: 7 + 7 =

powered by AkoComment Tweaked